18 Kasım 2017 Cumartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Yılmaz Güney’i göstererek ‘Bu Rum, Türkler kaçırdı’ dediler”
08 Temmuz 2012 Pazar 10:50

“Yılmaz Güney’i göstererek ‘Bu Rum, Türkler kaçırdı’ dediler”

Kıbrıs Türk kadınının en güzel, en özel temsilcilerinden, kökleri Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya kadar uzanan bir ailenin ferdi Latife Birgen

Yurdagül BEYOĞLU

Bu haftaki Pazar sohbetimizin konuğu Kıbrıs Türk kadınının en güzel, en özel temsilcilerinden, kökleri Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya kadar uzanan bir ailenin ferdi Latife Birgen. 10 parmağında 10 hüner lafının kendisini ifade etmede çok sakil kaldığı bir kişilik. Sohbeti neresinden alırsak alalım, anlatacak çok şeyi var. Bilgi dolu, neşe dolu, sevgi dolu bir insan.

 

Eğitim mi konuşacağız, sonuna kadar… Siyaset mi, aynı şekilde... Anıları mı deşeceğiz, güle oynaya…

 

Köşklüçiftlik’teki evinde buluşuyoruz Latife Hanım’ın. Kahve yaparken bir yandan da açıklıyor, “ben yemek yapmayı sevmem…” Ekliyor, “ama kendi ekmeğimi kendim yaparım. Yemeğime de dikkat ederim. O yüzden kimse acımasın beni…”

 

Fotoğrafların tanıklığında geçmişe uzanırken Aydın Hanımla (Denktaş) ilkokuldan sıra arkadaşı olduğunu öğreniyoruz. Celal Bayar, Adnan Menderes, Emel Korutürk ve nice tanıdık yüz göz kırpıyor aralardan.

 

Ve  California’da Nükleer Tıp konusunda doktora yaptığını, Amerika’dan annesinin eski Türkçe yazdığı bir mektup üzerine döndüğünü, Kıbrıs Türk Federe Devletinin kuruluşu ile Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’na atanan 5 müdürden biri olduğunu, Kayıp Şahıslar Komitesi’nin kuruluşunda ve çalışmasında görev aldığını, Rum ve Yunanlı kadınların 1975’de yürüyüş yaparak dünya kamuoyuna yanlış mesaj vereceklerini öğrenmeleri üzerine Kıbrıslı şehit annelerini, eşlerini, kızlarını 20 gün içinde örgütleyip aynı gün karşı yürüyüş yaptıklarını…

 

“Başkanlık” adıyla anılan KTFD’den başlayıp, uzun yıllar Rauf Denktaş’la çalışmasını, Denktaş’ın “bir gün ölürsem mezar taşıma ‘iyi adamdı ama etrafındakileri seçmeyi bilmezdi’ yazacaklar” deyişini…

 

Kayıp Şahıslar Komitesindeyken Rumların “bizim erkeklerimizi Türkiye’ye götürdüler, damızlık yapacaklar iddiasını, Türkiyeli sinema sanatçısı Yılmaz Güney’i gösterip, “bakın bu Rum’dur, Türkler götürdü” dediklerinde BM yetkilisine “hayır… O Türkiyeli bir sinema sanatçısıdır” açıklamasında bulunduğunu ve daha neler neler  anlatıyor Latife Hanım.

 

 Sizi tanıyabilir miyiz?

Ben Dali’de doğdum. Güney’den bebekken ayrıldım. Dolayısıyla orayı bilmiyorum. Biz 8 kardeştik. Ben yedincisiyim. Köklerimiz 1822’de Kıbrıs’taki isyanı bastırmaya gelen Hasan Paşa’ya kadar uzanıyor. Bir dakika bilim insanı olarak soyacağına bakmam lazım. (Soyağacını getirerek anlatıyor) Annem Hüsniye Hanım’ın dedesi, Hasan Paşa’nın torunu. Hasan Paşa Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kardeşi. 1818’de ikinci Mehmet tarafından Kıbrıs’a gönderildi. Nenemin babası Ahmet Mülazım ile Emir Ayşe’nin oğlu.

 

“Kral Faruk’la akrabalık”

O da Hasan Paşa ile Mahan Sultan’ın oğluymuş. Mahan Sultan Kıbrıs mutasarrıfının kızı. Akrabalarımdan biri (halamın oğlu) Necati Sırrı’nın babası Ahmet Necati Sırrı Kral Faruk’la akrabaydı ve krala çok benzerdi. Kral Faruk Limasol’da gemide durduklarında akraba olduğunu bildiğinden kendisini aratmış. Şaşılacak bir benzerlik vardı aralarında.

 

“Aydın sıra arkadaşımdı”

Babamın görevi dolayısıyla bulunduğumuz Lefkoşa’da okula başladım. Aydın (Denktaş) sıra arkadaşımdı. Çok güzeldi. Kutu bebeği gibi… Babam çok özgür ruhluydu, memurluk emirlere uymak demektir, o yüzden bir süre sonra polislikten ayrıldı. Benim yetişmemde, iyi eğitim almamda özellikle büyük ağabeyim Mustafa Kemal Birgen’in büyük etkisi olmuştur.

 

 İsimleriniz Latife, Mustafa Kemal. Özellikle mi seçildi?

Annem babam milliyetçi insanlardı. Dolayısıyla çocuklarına da tarihsel kimlikleri olan kişilerin isimlerini verdiler. Mustafa Kemal, Atatürk’ten, Mehmet, Mehmetçik’ten, Namık, Namık Kemal’den, İsmet, İsmet İnönü’den, Latife ise Atatürk’ün eşi Latife Hanım’dan. İlkokula Selimiye İlkokulu’nda başladım, Ayasofya Kız okulunda tamamladım. İlkokuldan sonra Viktorya Kız Okuluna yazıldım. Daha sonra ağabeyimin desteği ile lise sonrası sınavları için özel dersler aldım. Diğer kardeşlerimin de dersleri iyiydi ama özellikle bana çok destek oldular.

 

“İlkokula gitmeden matematiği öğrenmiştim”

Okulda hep birinci gelirdim. Derslerde arkadaşlarıma da yardım ederdim. Oyun kağıtları sayesinde okula gitmeden matematiği öğrenmiştim. Diğer kız çocukları gibi bebekle oynamazdım ben. Elime bir top oyun kağıdı alır, onunla oyalanırdım. Spastra dediğimiz bir oyun vardı. O oyun sayesinde toplama çıkarmayı öğrenmiştim. Matematiğin yanında edebiyatımda çok iyiydi. Üniversite dönemine geldiğimde fen mi, edebiyat mı kararsızlığını yaşadım. O zaman şimdiki gibi rehber öğretmenler olmadığı için kendi kararımı kendimin vermesi gerekti. Bende “edebiyatı kendinde öğrenebilirsin ama Fen’in temelini bilmezsen gelişmeleri izleyemezsin” diyerek Fizik okumayı seçtim.

 

“Toplumdaki görüşe meydan okumaktı niyetim…”

Niyetim bir yandan da toplumdaki genel görüşe meydan okumaktı. Çünkü o zaman büyüklerimizin yanında olduğumda erkek kardeşlerinin matematikte çok başarılı oldukları yönünde sözler duyardım. Sanki kızlar yapamazmış gibi… Bende “zamanı geldiğinde matematik okuyacağımı göstereceğim” diye düşünürdüm.

 

“Altın portakal alamadım ama…”

Okulda bir problemi çözdüğümüzde portakal ile ödüllendirilirdik. Daha sonra Altın portakal ödülleri çıktığında “bizde portakal alırdık” demiştim. Sanırım edebiyat okusaydım o altın portakallardan bende alabilirdim.

 

“Döpiyes giyen öğretmene hayranlıkla bakmıştım”

Atatürk devrimlerinden sonra bir hocamız döpiyes giymeye başlamıştı. Ben merak ederdim nasıl bunu giyiyor diye. Çünkü öbür hocalar hırka giyerdi o zamanlar. Müdüremiz ise ilk kadın milletvekilimiz diyebileceğim Kadriye Hulusi Hacıbulgur’du.

 

“Annem eski Türkçe bilirdi”

Ailem eğitime önem verirdi. Annem eski Türkçe okuyup yazabiliyordu ama daha sonra Latin harfleriyle gazete okuyacak duruma gelmişti. Babam Rumca da bilirdi. Kızsın, okuyamazsın demedikleri gibi beni teşvik ettiler.

 

“İngilizler Türklerin eğitim görmesini istemezdi”

Viktorya Kız Okulundan sonra Karma Kız Öğretmen Koleji’ne girerek öğretmen oldum. Mezun olduğum okula 1953 yılında öğretmen olarak atandım. 2 yıl öğretmenlik yaptım. Daha sonra üniversite tahsili için İngiltere’ye gittim. Şunu da söyleyeyim, o zaman Kıbrıs İngiliz yönetimindeydi. İngilizler Türklerin eğitilmelerini istemezdi. Çünkü eğitilen sorgular. Sömürge idaresinin kendi çıkarları söz konusudur her zaman. Ama ara sıra burslar vermeye başlamışlardı. Özellikle okullarda öğretmen yetiştirmek için burslar veriliyordu. Bir bursa müracaat ettim ve fizik, matematik okumak üzere İngiltere’ye gönderildim. Okulda derslerim çok iyiydi.

 

“Mücahide olmak için yemin verdim”

Fizik ve matematik eğitimimin ardından Kıbrıs’a döndüm. Adaya gelir gelmez yine öğretmenliğe başladım. Kız Lisesi ve İngiliz Okulu’nda matematik ve fizik dersleri verdim. Adaya döndükten sonra bazı zorluklarla karşılaştım. Eğitimimden çekinen bazı kişiler bana olmadık zorluklar çıkarıyorlardı. Rüzgara karşı bir süre savaştıktan sonra Namık Kemal Lisesi’ne gitmek istedim. 1961 yılıydı sanırım. 1961 yılında mücahitlik vardı. Bende yemin vermiştim.

 

“Kadınlar mahrem yerlerine kadar aranırdı”

Ben Mağusa’dayken 1963 olayları başladı. Makarios yolları kapattığı için Mağusa’dan Lefkoşa’ya gitmek için barikatları geçmek gerekiyordu. Yine barikatta durdurulduğumda benim tipim yabancıya benzediği için önce çekindiler, Türk olduğumu öğrenince de beklettiler. Daha sonra duyduklarımıza göre kadınların mahrem yerlerine kadar kontrol ederlermiş. Saldırılar başlayınca Namık Kemal Lisesi eğitimini Surlariçi’nde sürdürmek zorunda kaldı çünkü Surların dışı Rum saldırılarına açıktı. 1965 yılında Maarif Koleji kurulunca beni de matematik ve fizik dersi vermek üzere oraya çağırdılar.

 

“Reagan okulun ödeneğini kesince…”

Dolayısıyla 1963 yılında gitmeye niyetlendiğim Amerika’ya olaylar yüzünden 1967 yılında gidebildim.1963 yılında gitseydim nükleer fizik okuyabilecektim. Ben nükleer fiziğin tıbba uygulanmasını seçtim. California’ya gittim. Berkeley Üniversitesi’ne… O zaman Amerika’daki üniversitelerin başındaydı Berkeley. Daha sonra Reagan vali olarak gelince üniversitenin ödeneğini kesiyor ve üniversite zor durumda kalıyor. Nobel ödüllü öğretim üyeleri vardı okulumuzda. Dünyanın tanınmış hocaları ders verirdi.

 

“Annemin mektubuyla döndüm”

 İngiltere ve Amerika’da kalmayı düşünmediniz mi?

İngiltere’de iken kalmamı istemişlerdi ki hala yazdıkları teklif mektubu durur. Kıbrıs’a döndüm. Ağabeyim Kıbrıs’tan ayrılmama sıcak bakmıyordu. Ağabeyimi de çok sevdiğim için, gelemeyeceğimi bildirdim. Amerika’da da 5 yıl kaldıktan sonra da geleyim- kalayım çelişkisine düştüm. Amerika’dan dönüşümde ise annem rol oynadı. Annemden aldığım eski Türkçe mektup Kıbrıs’a dönüş kararı almama neden oldu.

 

“Arapça sözlükle annemin mektubunu okuyorum”

Annemin mektubunu okumak için önüme bir sözlük aldım. Birleştire birleştire ancak “sevgili kızım Latife”yi çıkarabildim. Latife’nin yazılışını bildiğim için tabi… Sonrasında Lübnanlı Arap bir doktor vardı, ondan yardım istedim. Nasıl olsa okuduğunu anlayamayacaktı. Doktor mektubu okudu. Annem ölmeden önce beni görmek istiyordu. Tabi şimdiki gibi gelip gitme yok. Uzağa giden yıllarca ailesini göremiyor. Anladım ki dönmem gerek. Dönersem herkesi daha çok memnun etmiş olacağım, döndüm.

 

 Bundan yarım asır önce nükleer tıp okudunuz. Amerika’da kalsaydım bambaşka bir yerde olurdum diye düşündüğünüz olmadı mı hiç?

Şimdi geriye dönüp baktığımda her şeye rağmen ‘iyi yapmışım’ diyorum. Ben başkaları için iyi olacak şeyleri yapmayı çok severim. Orada belki bir bilim insanı olarak ilerleyebilirdim ama burada insani değerlerimi tatmin edecek bir yol çizmiş oldum. Karşılaştığım tüm olumsuzluklara rağmen mutluyum. Zaten olumsuzluklar aşılır. Siz her zaman inançla doğru bildiğinizi yaparsanız aşamayacağınız engel yoktur. Ben yükseklerde olmayı gaye edinmemiştim ama karşınızdaki sizin öyle düşündüğünüzü sanıp çekiniyor. Ben destekle bir yere gelmedim. Zaten destek ve hatırla bir yerlere gelmenin insanı küçük düşüren bir durum olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla ben yapabileceğimi isterim. Yapamayacağım bir üst düzey görev verdiklerinde kabul etmem.

 

 Siyasetin ve siyasi kurumların içinde olmanıza rağmen aktif siyasette yer almamanızın sebebi nedir?

Siyaset öyle bir şeydir ki, sizin gibi idealleri olan, menfaat, çıkar düşünmeyen kişilerle birlikte olursanız başarılı olabilirsiniz. Benim prensibim kendime hak çıkarmak değil, başkalarının haklarını korumak. Çalıştığım sürece kendi problemlerimle uğraşmadığım kadar başkalarının problemleriyle uğraştım. Örneğin Fransız bir hanımın evi soyulmuştu. Denktaş Bey’e gitmiş. Denktaş Bey’de “seni öyle bir yere göndereceğim ki o senin hakkını senden daha iyi koruyacak” demiş. O zaman Kıbrıs Türk Federe Devletinin kuruluşu ile Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’na atanan 5 müdürden biriydim. Devlet Başkanlığında görev yapıyordum. Neyse kadın bana geldi. İlgili Bakanlarla temas ettim. Nihayet düşükte olsa bir tazminat verildi kadına. Düşük sayılırdı çünkü tüm geleceğini evdeki eşyalara yatırmıştı. Önemli koleksiyonları vardı. Eski elişleri, sandukalar vs. Daha sonra kendisiyle dost olunca bana “bunların erkeklerinden ne hayır gördük ki kadınlarından göreceğiz diye düşünmüştüm, yanılmışım” demişti. “Böyle düşündüm, az kaldı yanına gelmeyecektim. Ne iyi etmişimde gelmişim…”

 

“Türk Kadınlar Konseyi’nin nüvelerini atan para”

Sonradan bu hanım elinde kalan son eşyaları Kıbrıs Türk Kadınlar Konseyi’ne bıraktı. Maalesef eşyaları müzayede satan İngiliz bize dört bin sterlin gibi çok az para verdi ama biz o paranın üzerine yavaş yavaş koyarak konsey binası aldık. Bu para bizim binanın temelini oluşturmuş oldu.

 

 Kadın Konseyi nasıl kuruldu?

Bizim çalışmalarımız 1975’de başladı. 1974 Barış Harekatı’ndan sonra Rum tarafı muazzam bir propaganda içindeydi. Bu propagandalara kadınları da alet etmeye başladılar. 1975 yılında Rum kadınları, dünyada tanınmış bazı kadınları, Yunanlılarla evlenmiş ya da Yunan hayranı bazı kadınları toplayıp Derinya’ya yürüyüş kararı alınca bizde bir komite kurduk.

 

“Kıbrıslı Türk kadınlar 20 gün içinde organize oldu”

Merkezi Lefkoşa olan bu komitenin kollarını Girne, Lefke, Mağusa ve Güzelyurt’a kadar uzattık. Bizde Rum kadınlarına karşı aynı gün bir yürüyüş düzenleyecektik. 20 gün içinde hazırlandık. İnanılmayacak süratte organize olmuştuk. Parti siyasetinin olmadığı dönemdi ve insanlar arasında müthiş bir beraberlik duygusu hakimdi. Büyük bir heyecan vardı. Kadınlarımız harekete geçmek istiyorlardı. Şehit vermiş olanlar, ailesi Güney’de kalanlar, nüfuzlu kadınlar bu komitede yer aldı.

 

“Kolordu biz sizin güvenliğinizi sağlayamayız dedi”

Sayımız o kadar çoktu ki Kolordu “biz sizin güvenliğinizi sağlayamayız” dedi. Bizde anlaştık, Lefkoşa’dan bir grup gitmeye karar verdik. Bir grupta Mağusa’dan aldık. Diğerleri kendi bölgelerinde sembolik yürüyüşler düzenleyeceklerdi. 20 Nisan 1975’de aynı yerde bir yürüyüş düzenledik. Rumlar Derinya’dan evlerine gitmek, askerle karşı karşıya gelerek propaganda yapmak istiyorlar, “bakın evlerimize gönderilmiyoruz” diye. Bizde 1963-74 arasında çektiklerimizi dünyaya anlatacaktık. BM yetkilileri iki taraf arasında gitti geldi. Bizi sınırda bir araya getirmeyi teklif ettiler. Biz “ancak Ledra Palas barikatından gelirlerse görüşebiliriz” dedik. Andımız da vardı, biz andımızı içtik, Güney’deki Türkleri getireceğimize söz verdik. Daha sonra döndük. Biz tam arabalara yerleştik ki yağmur başladı.

 

“Yağmur başlayınca Rum kadınlar dağıldı”

Yağmur başlayınca Rum kadınlar dağılmak zorunda kaldığından Rumlar açısından tamamen başarısız bir yürüyüş oldu. Aynı yıl Kıbrıs Türk Kadınlar Konseyi’nin kurulması gerektiğine karar verdik. 1975 Dünya Kadınlar Yılı’nda Mexico City’de bir tribune düzenlenmişti. Siyasilerin katıldığına konferans, sivil toplum örgütlerinin katıldığına tribune deniyordu. Orada Avrupa Kadınlar Konseyi başkanıyla karşılaştım, derdimizi anlattım. O da Kıbrıs Türk Kadınlar Birliği diye bir dernek kurmamızı ve Avrupa Kadınlar Konseyi Derneği’yle işbirliği yaparak Avrupa ve Dünya Kadınlar Konseyi toplantılarına katılmamızı tavsiye etti. Tavsiyesine uygum ve şimdi gözlemci statüsünde bu derneklerin toplantısına katılıyoruz. Tabi maddi imkanlar ölçüsünde. Yılda iki kez Avrupa Kadınlar Konseyi’nin, üç yılda birde Dünya Kadınlar Konseyi’nin toplantılarına katılmaktayız.

 

 Sizin Kayıp Şahıslar Komitesi’nin kuruluşunda yer aldığınızı biliyoruz. Bundan söz eder misiniz?

1980 yılında Kayıplar Komitesiyle ilgili çalışmalar başladı. 1981-83 yılları arasında Kayıplar Komitesi’nin kuruluşunda ve çalışmasında görev aldım. İlk temasları ben yaptım. O zaman Amerika’dan gelen temsilciler benimle görüşürlerdi. Ben o zamandan bu komiteden bir şey çıkmayacağını anlamıştım çünkü Rumların komik tezleri vardı. “Türkler erkeklerimizi damızlık olarak Türkiye’ye götürdüler” diyorlardı sanki Türkiye’de erkek yokmuş gibi… Yılmaz Güney’in kelepçeli resmini gördüler, “bu Rum” dediler. Ben de BM temsilcisine anlattım, bu Rum değil, film artisti” diye…

 

“Kadın çalışmalarına ağırlık verdim”

1983 yılında devlet başkanlığındaki görevimden ayrıldım. Bu yıldan sonra kadın ve toplum çalışmalarına daha fazla zaman ayırabildim. Evlenmedim çünkü özgür bir ruh taşıyordum. Kendimi böyle çok mutlu hissediyorum. Hayata bakışınız çok önemli. Hayatı olduğu gibi bir süreç olarak görerek mi yaşayacaksanız ruhunuzu tatmin edecek işler yaparsınız. İllaki dünyaya sahip olmanız gerekmiyor. Sizi mutlu edecek işler yapıyorsanız tamamdır. Çok önemli olan bir başka noktada insanın kendiyle barışık olması. Kendinizi severseniz bunu çevrenize de yansıtırsınız. Bende yaşadığım hayattan zevk aldım. Büyük hayallerim olmadı, kendimi mutlu hissettiğim işi yaptım. 1985 yılında resim yapmaya başladım mesela. Onun yanında Mağusa Canbulat radyosuna ismini veren benim. Bunlar benim mutluluklarım.

 

 Uzun yıllar Rauf Denktaş’ın yanında çalıştınız. Nasıl bir liderdi Denktaş?

Bu toplumun yetiştiği en büyük değerlerden biridir Denktaş. Çok zekiydi. Neler çektiğini yakinen gördüm. Rumlar propaganda makinelerini iyi çalıştırırlardı. Bir yerden bir kuruluş gelir, “1974’e kadar olanlar bizi ilgilendirmez” der. Halbuki 1974’ü hazırlayan önceki yaşananlar. Denktaş Bey bunları anlatmaya çalışır, kıpkırmızı olurdu. Kararlı bir insandı. Ani ama isabetli kararlar alırdı. Ancak iyi yürekliliği yüzünden zorda kaldığı olurdu. Bir gün yanına girip bir şey söyleyeceğim, içeride danışmanı, çıkmak bilmiyor. Sabırsızlıkla çıkmasını bekliyorum. Nihayet çıktı. Ben yanına girince yüzümden bir şeyler anlamış olmalı ki, gülümseyerek “bir gün mezar taşıma ‘çevresindekileri seçmeyi bilmezdi’ diye yazacaklar” dedi. “Aklımdan geçeni nasıl okudunuz” diye sordum bende.

 

“Denktaş 500 lira çıkardı verdi”

Bir gün bir kız çocuğu geldi. Ortaokulda okuyor. Okula gidip gelmek için parası yok, yardım istiyor. Ben bunu Denktaş Bey’e söylediğimde cebinden 500 lira çıkardı, verdi. “Kimden olduğunu söyleme, götür ver” dedi. O kadar merhametli biriydi. İnsani yönü çok güçlüydü… Bir dehaydı. Kıbrıs Türk halkı için muazzam bir kayıptır.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ