29 Haziran 2017 Perşembe
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Yeni dünyayı kuracak nesil biz değiliz”
29 Temmuz 2013 Pazartesi 14:08

“Yeni dünyayı kuracak nesil biz değiliz”

Haberdar'ın bu hafta ki konuğu Tamer Öncül...

Tamer Öncül, ilk önce bir aydın, Kıbrıs Türk Toplumu adına ‘Gaileleri’ olan dinamik bir düşünce insanı. Ardından bir Yazar-Çizer-Şair. Ürettikleriyle Toplumuna Yol ve Yön vermeye çalışan üretken bir birey. Öncül bu saydıklarımızın yanında kutsal bir görevi de insanlığın sağlığı için sürdürüyor.Saymaya çalıştığımız bu özelliklerinin yanında Diş Hekimi olarak yıllardır insanımıza şifa dağıtan Öncül’le haftasonu sohbetimizi görev yaptığı özel bir hastanemizin görev yaptığı kliniğinde gerçekleştirdik.

 

Toplumda herkesin siyasete küsmüş bir görüntüsü var. Bazı sivil toplum örgütlerinin boykot çağrıları var. Ancak siyasetçilerin de bize güvenin gelin oy kullanın talepleri var. Bunu nasıl okumak lazım?

Siyasiler sonuçta uzaydan gelmiyor. Bu toplumun içerisinden çıkan insanlar. Siyasilerin birçoğu da bizim baş tacı ettiğimiz insanlar. Toplum neden o karakterdeki insanlara yöneldi? Neden genç ve temiz siyaset söylemleri ortada? Onu iyi tahlil etmek lazım. Hep 74 öncesine kadar çok temizdik, çok namusluyduk, elimiz kötü bir şeye gitmezdi gibi bir kimlik tanımlaması konulur ortaya. ‘74’ten sonra ganimet ya da yurt dışından gelenler, kapılarımız pencerelerimiz açıldı onun içerisine hırsız ve katil doldu, biz böyle şeylere yabancıyız, bizim kimliğimizde bu yoktur’ diye genellemeci bir yaklaşım var. Bu yapılırken çok da derinlere inilmemiş. 74’ten önce biz temiz bir toplum muyduk, yoksa sindirilmiş bir toplum muyduk?  Ortada, iç içe, getto bir toplum durumunda, alabildiğine fakir üretim dışı bir toplum vardı. Az sayıda zengin vardı ancak onlar da baskı unsurları olduğu için onlara yan gözle bakmak, kıyısından geçmek ya da evini soymak gibi bir düşüncenin o baskıcı ortamda imkanı olamazdı. Tırnak içinde biraz temiz kaldıysak, o temizlik bu baskıdan getto yaşamından ve toplumun genelindeki fakirlik düzeyinden, az sayıda zenginin baskı unsuru olan bey yönetimi olan unsurları mıydı? O nedenle mi toplum temiz kaldı? Bizi ganimet mi bozdu, yoksa kısmen kendi kimlik sorunsalımızı dert etmeye başlayıp da özgürleşme kavgamız mı bozulmakta? Bunları tartışmadan, eskiden ne güzeldik, trenlerimizi dizerdik, komşularımızla molihiyalarımızı temizlerdik. Bu muydu kimlik bunu sorgulamak lazım.

 

“60’lara kadar Çağdaş Kıbrıs Türk Edebiyatı yoktur diye bir tezim var”

Edebiyat alanında yazılarımda bunun üzerinde durdum. Birçok arkadaş tepki gösterdi. 60’lara kadar Çağdaş Kıbrıs Türk Edebiyatı yoktur diye bir tezim var. Çok tepki topladım. Bizim Müftü Hilmi Efendi’miz var dediler. Ancak bu insanlar kendilerini Kıbrıslı Türk olarak tanımlamıyorlar. Öyle bir ifade dahi geçmiyor. Çoğu Osmanlı’nın Kıbrıs’taki tebaaları. Müslüman kimlik, azınlık, Kıbrıs Türk’ü olarak anılıyor. İlk kullanılan dönemlerdeki kimlik tanımlamasına baktığınızda Kıbrıs Türk Azınlık Kurumu kullanılıyor ve bu da 1950’lerin başlarına denk geliyor. Egemen kesimin bile bunu ilk kez kullanırken yine azınlık diye tanımladığı bir topluluk. Kendini Kıbrıslı olarak bir yanıyla addetmeyen bir topluluk. Hep Osmanlı’nın tebaası, buradaki bir uzantısı, Türk ırkının kopmaz bir parçası gibi ifade eden insanlar ürettiği sanattan Kıbrıs Türk Edebiyatı ya da sanatı diye nasıl söz edebiliriz?

 

“Siyasetçi olacaksanız, sendikacı olacaksınız”

Bu noktaya gelene kadarki siyasi süreci toplumun her alanında çok iyi tahlil etmek lazım. Bu siyasi tabloyu toplum yaratmıştır. Birileri dayatmadı mı evet dayattı. 13’ncü maaş diye bir siyasi rüşvet verdiler hop aldık cebimize koyduk. Kazanılmış hak olarak bize verdiler ancak biz kazanmadık; bize verdiler. Her Aralık’ta sendikalar toplandı, demokratik mücadele platformu, bağımsız sendikal platformu, bu memleket bizim platformu gibi oluşumlar kuruldu.

 

“Özal döneminde, böyle bir sendikal mücadele imajı çıktı”

Tüm bunların arkasında aslında ekonomik bir kaygı yattığını Mart gelince görmeye başlıyorduk. Hükümet örneğin yüzde 30 verecek, sendikalar yüzde 50 diye kavga yapar. Hükümet yüzde 10 der ve orta yerde buluşulur.

Özellikle Özal döneminde, böyle bir senaryo ve sendikal mücadele imajı çıktı ortaya. 74’ten sonra üretim de yapan, üretim sektöründeki insanların gerçek sendikal mücadele, memur sendikacılığı ağırlıklı ve siyasi rüşvetleri kazanılmış hak diye teleffuz eden bir noktaya geldi. Bütün sendikalar ya da sendikacılar için bu suçlamayı yapmıyorum. Ama bu belirleyici bir sendikal anlayış gibi ortaya çıktı ve bu sendikaların liderleri de sendika başkanlığını siyasetin bir yerlerine tırmanma aracı olarak algıladılar. Hatta 74’ten sonra hızla gelişen sivil toplum örgütlerimizin başkanlıkları da siyasete katılma basamağı olarak görüldü.

 

“Sendikayı basamak olarak kullanacaksınız”

Politikacı olmak istiyorsanız, Tabipler Birliği’nin, Mimarlar Odası’nın ya da KTÖS’ün veya Amme MemurlarI Sendikası’nın yöneticisi olacaksınız, orayı basamak olarak kullanacaksınız ve milletvekili adayı olacaksınız. Süreç içerisinde siyasetçiyi belirleyen bu basamaklar oldu.

“Tabipler Birliği Başkanı seçilir onun için başkan olayım” anlayışında burada birinci plandaki amaç mesleki mücadele mi? Bir bakıyorsunuz bütün Tabipler Birliği Başkanları, (Bülent Dizdarlı istisnası dışında ki o da bir şekilde bu sürecin içerisine çekilmeye çalışıldı) milletvekili adayı olmuşlardır. Bunu yaparken Tabipler Birliği içerisinde çoğu arkadaş gerekli mücadeleyi verdi. “Milletvekili olacaksam bu yoldan geçeceğim” kanısı hakim.

Hekim camiasından olduğum için Tabipler Birliği’ni örnek veriyorum. Üyelerin hiçbiri de “Biz bu adamı başkan seçiyoruz, milletvekili olmayacak. Bize Tabipler Birliği için çalışacak bir başkan lazım” diye bir derde girmiş değillerdir. O siyasi hedef olduğu için Tabipler Birliği içerisinde ayrışmaya neden oluyor. Tabipler Birliği’ne en iyi hizmet verecek olan adayı değil bizim partiden milletvekili çıkacak olan adayı destekleyelim düşüncesi hakim. Yani siyasi bir ayrışım var.

 

“Sivil toplumun sivilliği zarar gördü demektir...”

Herkes her partiden olabilir. Ancak sivil toplum örgütlerinde birincil hedef kendi partime rant ve başkan yetiştirmek ülküsüyse, o sivil toplum örgütünün sivilliği zarar görmüş demektir. Sivil toplum örgütünün ne siyasal partiyle ne de devlette organik bir bağı olmaması gerekir. Bizdeki sendikal erozyonda olduğu gibi yeni yetme olan sivil toplum örgütleri de aynı erezyona maruz kalıp milletvekili yetiştirme ve bir yerlere basamak olma vizyonunu yakaladılar. Tüm bunlar sivil toplumun da, sendikanın da, partilerin de tartışılır noktaya gelmesine neden oldu.

 

“Hepimiz pisliğe bulaştık”

Siyaset kirlendi. Hep birlikte, sivil toplum örgütü olsun meslek örgütü olsun bulunduğumuz her alanda bu kirlenmeye bulaştık. Hiçbirimiz temiz değiliz. İnsanlar bu kirlenmişlik ağza burna geçmeye başlayınca, ‘aman temiz olalım, temiz siyasetçileri seçelim’ gibi bir söylem geliştirdiler. Bunun ayrımını yapmak o kadar kolay değil çünkü o pisliğe hepimiz bulaştık. Toplum olarak düzen değişsin, statüko değişsin isteriz ama bir taraftan da ‘bizim oğlan mezun oluyor, çocuğu işe alsınlar’ diye düşünür bastırır işe alırım. Benim statükom sürsün. Hekim camiasında çok tartışılan bir durum vardır. Devlette çalışan doktorların klinikleri kapatılsın mı kapatılmasın mı? ‘Bizim klinikler açık kalsın, yarım gün çalışalım ama bu statükoyu yıkalım’ anlayışı var. Memurlar için tam gün eğitim istendiği zaman, TDP Genel Sekreteri Cemal Özyiğit sendikaya karşı mücadele vererek, velileri de yanına alarak gösterdi ve o okuldaki pilot deneme bir şekilde ortadan kaldırıldı. Sendika buna el verip tamam altyapı sorunu var ama bunu bahane ederek pilotu da kaldıralım dedi. Hatta o pilotun da sürmesi eğitim eşitsizliği getirir gibi anlamsız bir savunma ile buna karşı çıkıldı. Sendikal vizyonun yıpranmasından söz ederken, bir hekim, bir öğretmen camiasından bu iki örnek bile yeterli.

 

“Çevre kirli diyorsan pet şişeyi camdan atmayacaksın”

Siyasetçi ve toplum örgütleri böyleyken bu toplumun aydınına ne düşer?

Bu toplumun aydınına tahlili çok iyi yapmak ve her şeye rağmen bunu dillendirip toplumda tartıştırmak düşüyor. Ama bunu yaparken de aydın bir duruş sergilemesi gerekir ki bu rantların ve kirlenmişliğin içine bulaşmasın. Çevreden şikayet ederken, arabayla giderken pet şişeyi camdan atarsan orada söz söyleme hakkın yoktur. Eğer aydın da bu çarkın ve statüko olarak genellenen o yozlaşmanın içerisine bir şekilde girerse aydın olarak ortaya çıkıp bir şeyler söylemesi ancak ve ancak insanları güldürür. İnandırıcılığını yitirir. Sonuçta zaten siyasetin ve toplumun kirlenmesi dediğimiz olay da siyasiler başta olmak üzere aydın olması gereken kesimlerin de inandırıcılığını bu şekilde yitirmesidir. Statükoma dokunma ama statükoyu yıkalım…

 

“Neyin mücadelesi?”

Genel tabloda ‘Türkiye burayı işgal etti parasını ödesin’ anlayışı hakim. ‘Biz de memur olalım alalım parayı, mücadeleye devam’ neyin mücadelesi! İşgalci söylemi ve ne paranı ne seni söylemi çok solda gibi görünüyor. O zaman alma. En çok artışı memur CTP döneminde aldı ve en çok kredi de o dönemde alındı. Son 4 yılda memur 1 kuruş artış almadı ancak eylemler grevler rölantide. Ses getirme yok. Başka bir ülkede olsaydı bu sendikaların değil 4 sene, 2 senede ortalığı darmadağın etmesi gerekirdi.

 

“Erken seçim UBP’nin içindeki parçalanmayla oldu”

Bugün erken seçime geldiysek, ne sivil toplumun, ne de muhalefetin başarısıyla oldu. UBP kendi içerisindeki parçalanmasıyla oldu. Bir sosyal direnç yok. Şu andaki hükümet herkes tarafından icraat hükümeti olmadığı için sempati topluyor. Henüz bir şey yapmış değil. UBP’nin yaptığı ve toplum nezdinde çok sivri tepkiler alan olayları iptal ettiği için sempati topluyor. Demek ki bu toplum neler yapılmaması gerektiği noktasında bir sinyal veriyor.

 

“Çuvaldız bize battı ve her tarafımız acıyor”

İşte sahillerimizi peşkeş çekmeyin, kirli sanayi istemeyiz diye. Bu uyanışın tek nedeni bence her aileden en az bir kişinin kanser nedeniyle bir yakınını kaybetmesidir. Çuvaldız bize battı ve her tarafımız acıyor. Enginar satalım, üzüm satalım diye verdik ilacı kendi kendimizi de kanser ettik. Tamam ortada bir işgal var ancak bize işgalci mi ‘üzümü, enginarı zehirle de eşine dostuna yedir’ diye. Tek neden bu kimyasallar da değil. Savaş döneminden kalan radyasyon, üslerde dönen dolaplar, depolanan radyoaktif atıklar, gün boyu teknolojik cihazlardan aldığımız radyasyon. Yaşam biçimi olarak bunlar bizim vazgeçilmezlerimiz. Gece cep telefonu hemen yanımızda uyuyoruz. Her an bir şey olabilir diye endişe duyuyoruz.

 

“Karanlığa rağmen parlak gençlerimiz var”

O kaygıyı yaşayarak da biriktirdik topladık değil mi?

Bu toplumun bugünlere gelişine kadar ki sosyal ekonomik organizasyondan, devlet ya da bölgesel idarelerden kaynaklanan nedenlerin sosyolojik araştırmasının yapılıp tahlilinin yapılması lazım. Bu konuda birçok çalışma var aslında. Tümünü bir kitapta toplamak da mümkün değil. Son 10 yılda ciddi sosyolojik araştırma kitapları da var. Bundan sonra da olacak. Tüm bu karanlık tabloya rağmen çok parlak gençlerimiz de var. İyi eğitim almış yeni genç nesiller var ve bu bakış açılarını yakalamaya başlıyorlar. Bizim dönenimiz Getto kuşağı. Üniversiteye gidene kadar yurtdışına çıkmamıştım. Hatta 10 yıl da İstanbul’da kaldım. Bu 10 yıllık sürede o getto kafasıyla, biraz da ekonomik nedenlerle çıkayım dünyayı dolaşayım falan gibi bir ihtiyaç duymadım. Şimdi okuyan çocuklara bakıyorsunuz, geçmişte Avrupalıların yaptığı gibi sırtına çantasını vurup dünyayı dolaşıyorlar. Siyaset kirlendi gibi söylemler bugün konuşuluyorsa bunu genç kuşaklara borçluyuz. Bu da yarınlar adına umut ve sevindirici bir gelişme. Genç kesim, az sayıdaki aydın sanatçı kesim uyaran rolü oynuyordu. Hep bu rolü oynuyordu aslında. 1960’larda Fikret Demirağ’ın şiirlerine baktığımda o da bir uyarandı. Ama kim okuyacak, kim değerlendirecek ya da o bey döneminde telaffuz edecek. Bugün insanları baskı altına almak aleyhimize olan teknolojinin sayesinde kolay değil.

 

Yakın coğrafyada bunun örneklerini görüyoruz…

Eskiden ideolojik örgütlenmelerle çok baskıcı yönetimler karşısında olan halk hareketleri bugün basit bir olaydan ama bir birikimin patlaması şeklinde ortaya çıkıyor. Örneğin Gezi Parkı’nda, Brezilya’da, Mısır’da, Yemen’de bu oluyor. Başı çeken de genç kesim. Geçmişte yol gösteren aydın rolünü bugün gençler üstlenmişlerdir. Geçmiş kalıptaki ilerici aydın tavrının ötesinde bir rol oynuyor.

 

“Kıbrıs sorununda kafa bulanıklığı var”

Siyasetlerimizi hep Kıbrıs Sorunu üzerinden yaptık. Ana konu Kıbrıs Sorunu oldu. Bugün Kıbrıs konusu ajandanın çok çok altında. Bu da mı o yılgınlığın usanmışlığın bir parçası olarak değerlendirilebilir?

Geçmiş dönemin çözüm şablonlarındaki değişme de rol oynuyor bence. 1960’lardaki Kıbrıs sorunu ve çözüm yöntemleri ile bugün tartışılan veya organize edilen hali çok farklıdır. Geçmişte şöyle bir imaj vardı; iki taraf oturacak anlaşacak, anavatanlar da anlaşacak ve bu iş bitecek. İnsanlar enformasyon eksikliğinden zannederlerdi ki Türkiye ile Yunanistan’ın aralarındaki sorundur ve biraz da İngiliz dürtükler. Halbuki şimdi Kıbrıs sorunun içine baktığımız zaman dahil olan bir sürü ülke var. Mesela bir İsrail şirketi araştırma yapıyor, Fransız şirketi platform kuruyor. Bir bacakla, iki bacakla beşli konferans önerilirdi. Anavatanlar, yavru vatan temsilcileri bir de İngiliz bitti. Bugün bu soruna müdahil olan onlarca ülke, yüzlerce ulus ötesi şirket var. Mehmet Bey’in Leymason’da bıraktığı arsasından çok öteye bu ulus ötesi şirketlerin çıkarlarının kavgası veriliyor. Yerli kendi çözümüzü dayatalım söylemi güzel bir söylem. Tam bağımsız, üslerden arınmış bir Kıbrıs. Biz bu sloganlarla büyüdük. O zamanlar bu kadar ulus ötesi bir tekel örgüsü içerisinde değildi Kıbrıs. Ancak bu planlar hep vardı. Ben dahi birçok insan Kıbrıs’ın etrafında petrol zenginliği olduğun tahmin ediyordu. Arap’ta çorakta varken bu kadar gel geç bir yerde aramanın bir anlamı yoktu.

 

Konjektürel olarak zamanı bugündü belki de…

Doğalgaz kaynaklarının bulunması, petrol çıkma umudu bile Kıbrıs Sorununun çerçevesini alt üst ediyor. Siyasi partilerde biraz da bunun şaşkınlığı vardır. 1990’larda Sovyetler dağılınca yaşanan bir şaşkınlık vardı. Hangi ideolojiyle nasıl bir yaklaşım geliştireceğiz şaşkınlığı vardı. Şimdi Kıbrıs sorununda da bu kafa bulanıklığı vardır. Bir taraftan AB yavaş yavaş olaya dahil oluyor. ABD göstere göstere dahil oluyor. Geçmişte ABD’nin olaya aleni müdahil olması bizim için çok rencide ediciydi. Bugünlerde ise çoğu siyasi partimiz talep eden pozisyondadır. Tüm bunların içerisinde insanlar çıkar ve sen ne biçim solcusun böyle çözülecekse çözülmesin derler. O zaman ne yapalım. Kendi içimize mi bakalım? Kendi içimizde bizim belirleyeceği unsur olmamız ne kadar mümkün? Gelip bizi emperyalizm mi idare etsin o da değil.

 

“Bu dik duruşu yapabilmemiz lazım”

Bu Türkiye ile ilişkilerimiz için de söz konusu. Ben burada bir kimliğim ve burada bir ekonomim olması lazım. Madem ki benim için ayrı bağımsız devlet de kurdurdunuz bırakın ben gidip Euro’yu kullanayım. Kendi Merkez Bankam olsun. Bu toplumun değeri olan varlıkları kendi adamlarına, yandaşlarına peşkeş çekme. Yani bu dik duruşu yapabilmek lazım. Bugüne kadar en eğik duruşu maalesef son UBP hükümeti yaptı. Geçmiş UBP hükümetlerini aratacak düzeyde bir işbirlikçilik ve el pençe divan pozisyonunda tamamen edilgen oldu. O edilgenliğin sonuçlarını bu yeni hükümet bir aylık kısa bir süreçte aldığı için müthiş sempati topladı. Demek ki bu insanlar biraz dik durmamızı, kendi değerlerimizi birilerine peşkeş çekmememizi istiyor. Siyasetçilerden birinci planda istediği bu. Bir an önce Kıbrıs sorununda, doğalgaz, emperyalist ülkelerle, tekellerle yeni bir aşamaya gelen soruna bizden de bir dik duruş ve müdahil olmamızı bekliyor insanlar. Biz dışındayız şu anda.

 

“Yeni bir dil geliştirilmeli”

Annan Planı döneminde insanların sokaklara dökülmesi, AB umudu, özgürlük umudu, biraz da ekonomik umut dolayısıyla oldu. Yeniden bu insanların Kıbrıs sorunundaki çözüme talepkar olması için yeni bir dil geliştirilmesi gerekiyor. Şahıs olarak sanatçıların yaptığı birkaç eylemde de bunu dile getirdim, adamın etrafında petrol ve doğalgaz aranmasını istemiyorum. Bunu engelleyecek gücüm var mı? Belki sadece Kuzey’deki 100-150 Türk değil, tüm Kıbrıs’ın toplumun tüm kurumların ve devletin buna karşı durması gerekir.

 

“Bugün Güney’de de bir dik duruş yoktur”

Bugün Güney’de de bir dik duruş yoktur. Nasıl nemalanacağızın hesapları yapılıyor. İşte sosyalizm yıkıldı tek yok kapitalizm dendi. Ancak kapitalizm o günden bugüne kaostan kurtulamıyor. Demek ki o da değil. O zaman ne başka bir dünya mümkün mü? Evet mümkün. Ama o dünyayı kurabilecek olanların bizim nesiller olduğunu düşünmüyorum. Kıbrıs’taki insanların Getto kafası, Türkiye’deki insanların feodal bakışı, CHP’nin dar ulusalcı, milliyetçi bakış açısı hakim. Yunanistan’da da aynı zihniyeti taşıyan insanların belirleyici olduğu bir dönem var. Feodal, ulusalcı, dar, milliyetçi toplum kesimi genç kuşaklarla kırılıyor. Genç kesim daha uluslar ötesi bir dil kullanıyor. Başka insanlarla konuştukları dil teknolojinin de getirdiği bir olanak olarak çok benzer ve ortak. Tümü nerdeyse İngilizceye hakim bir kuşak ve insanlar ortak bir dünya dili kullanıyor. Kimi yanları ortak olabilir ama alışkanlıkları, molihiya ayıklayan insan düzleminde tuttuğumuz kimlikle çoktan ayrışıp gitmiştir.

 

“Temiz insandan önce sivil insan arayalım”

Sanat yönünüzde yeni bir çalışma var mı? Ülkedeki sanat ve kültürel faaliyetlere devletin bakış açısı noktasında katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

90’da kurduğumuz ve kuruluşunda da başını çektiğim Sanatçı ve Yazarlar Birliği derneğimiz var. Sivil duruşu başarabilmiş ender örgütlerden olduğu için ve bu kadar uzun süre de ayakta kaldığı için sanatçılarımız adına olumlu bir işaret. Ancak 15 yıldır bu derneğin bir binası yok. Ya dışarıda toplanıyoruz, ya da Naci Talat Vakfı gibi binalarda toplanarak çalışmalar yapıyoruz. Yerimizin olmaması bir handikap ama buna rağmen ciddi üretimler yapılıyor. Bu ülkede yabancı dile çevrilmiş bir antoloji yokken, İngilizce ve Almanca şiir antoloji çıkarttık. Birçok uluslararası ilişkiler kurarak birçok şairimizin eserlerinin Rusça’dan tutun da Fransızca’ya kadar çevrilmesi, kitaplarının basılması gibi faaliyetlerde bulunduk.

 

“Ortak bir sürü etkinlik yapıyoruz”

Güney’deki yazarlar birliği ile 91’den beri kesintisiz ilişki sürdürmek, ortak projeler üretmek, ki bunlardan birisi de gençlere yönelik öykü ve şiir yarışması idi. En son da Fikret Demiray şiir yarışması açtık. Bir Rum kız ve bir Türk genç bir kız ödülü kazandı. İki dilden çeviriler yapılarak ortak bir kitap basıldı. Bunlar iki toplumun birbirini tanıması, yakınlaşması düzleminde sanatçıların yaptığı çalışmalardan bazıları. Ortak bir sürü etkinlik yapıyoruz. 7-8 yıl önce Karpaz’daki eşeklere şiir okuma gibi protest etkinlikler yaptık. Hem çevreye hem toplumlar arası kırılmasına yönelik sanatsal faaliyetler de sürdürdük.

 

“Bir çoğu geçmedi...”

İlk kez Türkiye’deki uluslararası kitap fuarında stant açılması için Eğitim Bakanlığı’na baskı yaparak 96’dan beri İstanbul Kitap Fuarı’nda bir stant açılmasını sağladık. Telif hakları gibi bir sürü tüzüğün hazırlanmasına ön ayak olduk. Birçoğu geçmedi veya uygulanmaya konmadı. Ama bir sanatçı örgütü olarak verebileceğimiz mücadeleyi verdik, vermeye devam ediyoruz. Toplumsal olaylarda da hep önde olmaya çalıştık. Kermiya’da Güney’e kılıç çeken Atatürk heykelinin şoven bir heykel olduğunu dillendirmek için eylem yaptık. BRT’nin zaman zaman yaptığı şoven programlarına karşı protestolar yaptık.

 

“Temiz insan aramaktan önce sivil insan arayalım”

Hem sosyal, hem de sanatsal alanda 50-60 kişi kadar üyesi olmasına rağmen ses getiren bir örgüttür. En önemlisi buradaki arkadaşların büyük bir çoğunluğu sivil durmayı becermiş arkadaşlardır. Bunun için de Sanatçı Yazarlar Birilği’ni önemsiyorum. Sivilleşme olayının ciddiye alınması gerekiyor. Temiz insan aramaktan önce sivil insan arayalım diyorum.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ