18 Kasım 2017 Cumartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Üç silahlı adam ameliyathaneye daldı”
15 Mart 2012 Perşembe 10:45

“Üç silahlı adam ameliyathaneye daldı”

Adını Kıbrıs tarihine adını altın harflerle yazdıran özel bir kadın, Ayten Berkalp konuk oluyor Haberdar sayfalarına…

Yurdagül BEYOĞLU

“Ve tanrı kadını yaratmış” dedirten inanılmaz bir kişilik Ayten Berkalp… Yaşam öyküsünü hayretle dinliyorum. “Bir-bir buçuk saatte röportajımı yapar dönerim” derken, üç saatin sonunda aklım orada kalmış olarak ayrıldım içimden “yine geleceğim” diyerek. Gideceğim elbet. Konuşulacak o kadar çok şeyimiz kaldı ki…

 

Tıp Bayramı için doktor kimliğini öne çıkararak bir röportaj yapmak istediğim Berkalp, sporcu kimliğiyle de, mücahide kimliğiyle de, kadın kimliğiyle de, kitapsever kimliğiyle de, müşavir kimliğiyle de ayrı ayrı röportajlar yapabileceğim bir kadın.

 

Adı yüksek tirajlı gazetelerin spor sayfalarında geçen Ayten Berkalp Fenerbahçe Kız Basketbol takımının kurucusu. Kış gecelerinde mangalın çevresinde komşularına roman okuyan Berkalp, Makarios’a kafa tutacak kadarda cesur.

 

Soru: Bu röportajda sizin doktor kimliğinizi ortaya çıkarmak istiyoruz ancak milli mücadelede üstün hizmetler verdiğinizi ve Fenerbahçe Kız Voleybol takımının kurucusu olduğunuzu bildiğimizden bu konuları da geçmek istemiyoruz. Bize her yönüyle Ayten Berkalp’i anlatır mısınız?

1934 yılında Mağusa’da doğdum. Çoğu Limasol’da doğduğumu sanır ama Limasol’a gittiğimizde ben üçüncü sınıftaydım. Babamın görevlendirilmesi dolayısıyla gittik. Babam polis yüzbaşısıydı. İngiliz komutandan sonra iki numara. Önce yedi kardeştik, sonra altı kaldık. Altı kız iki erkek. Kitap okumayı çok severdim. İlkokul üçüncü sınıfta ağır romanlar okumaya başlamıştım. Lise sona geldiğimde 2000 kitap okumuştum. İngiltere’ye gidince birçok kitabın orijinalini okuma şansına sahip oldum. Hala daha İngiltere’ye gittiğimde 10- 15 kitap alır, onları kargoyla gönderir, daha sonra diğer alışverişlerimi yaparım.

 

“İngiliz uyruklu oluşum spor hayatımda sıkıntı yaratıyor”

İlkokulu Kıbrıs’ta bitirdim. Ortaokul ve lise tekti o zamanlar. İngiliz dönemi. Milliyetimiz Türk, dinimiz İslam, tabiiyetimiz İngiliz. O yüzden milli takıma seçildiğimde çok zorluk çektim. Burada Viktoria Kız Lisesi’ne gittim. Viktoria altı yıllıktı. Üç yılı orada okudum, daha sonra Türkiye’ye gittim. Türkçe Hocam bana “Çamlıca Kız Lisesi’ne gider misin” demişti. Babam çok açık fikirliydi. Ablam burada liseyi okumuştu. Dolayısıyla babam İstanbul’a gitmeme itiraz etmedi. Burada eksik derslerim olduğu için orta sonu bir kez daha okumak zorunda kaldım.

 

“Çalıkuşu’ndan esinlenerek, öğretmen olmak istedim”

Küçükken hep öğretmen olmak isterdim, çünkü üçüncü sınıfta okuduğum Çalıkuşu romanından çok etkilenmiştim. Elektrik yeni gelmişti; radyo yeni gelmişti. Büyük mangallar etrafında toplanırdık. Birileri iş yapar, biri roman okurdu. Komşulara kitap okuma faslı Limasol’da da devam etti. Radyodan ilk dinlediğim haber ise Atatürk’ün ölümü olmuştu. 4 yaşındaydım. Sonradan kim olduğunu kavradım.

 

“Telaffuzda zorlanıyorum”

Türkiye’ye gittiğimde Kıbrıs aksanı farklıdır ya, bazı kelimeleri telaffuz ederken zorlanıyorum. Örneğin “kanunları TBMM yapar” derken kanun sözcüğündeki a’yı uzatmıyorum. Hoca uyarıyor. Ben itiraz ediyorum “orada iki a yok, uzatma işareti de yok” diye. Liseyi bitireceğim zaman konuşma yapacağım. Cumhurbaşkanı Celal Bayar da davetli. Konuşmamda geçen ‘Müsabaka’ sözcüğünde de aynı şeyi yaptım. Hoca Kıbrıslı olduğumu söyledi galiba. Celal Bayar’ın önünden geçerken elini uzattı, öptüm. “Kıbrıslı soydaşlar nasıllar” dedi. Diplomamı Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın elinden almıştım.

 

“Fenerbahçe Kız takımını kuruyoruz”

1954'te Fenerbahçe Kız Takımı'nı kurduk. Kuruluşumuz şu şekilde olmuştu: Fenerbahçe Kadıköy Spor maçı var. Fenerbahçe takımını çalıştıran hocaya, “Hocam biz Fenerbahçe kız takımını kurmak istiyoruz bizi çalıştırır mısınız” diye sordum. Adam baktı bize. Ben devam ettim: “Biz Çamlıca’da hep başarılı olduk. İstiyoruz ki Fenerbahçe takımında voleybol, basketbol oynayalım.”

 

“Babam okulların Kasım’da açılacağını öğrendi”

Fenerbahçeli oyunculardan Altan Dinçer “Ben sizi çalıştırırım. 1 Eylül 1954’de Kadıköy Halkevi Spor Salonu’nda buluşalım” dedi. O yaz Kıbrıs’a geldim. Okullar Kasım’da açılacak ama ben babama 1 Eylül’de İstanbul’da olacağımı söyledim. Babam okulların Kasım’da açılacağını öğrendi. Ben babama durumu anlatınca bir hafta önceden beni gönderdi. Ev ev dolaşarak arkadaşlarımızı topladık ve çalışmaya başladık. Başlayış o başlayış. 5 yıl voleybolda şampiyon olduk. O yıl Galatasaray çok kuvvetliydi. Biz kurunca P.T.T ve Moda da takım kurdu. Takım az olduğu için 4-5 maçta bitiyordu. Haftada iki voleybol, iki basketbol antrenmanına, hafta sonları da maça giderdik.

 

“Milli takıma seçildim”

Milli takıma seçildim. İlk kez Demirperde ülkeleriyle maç yapacaktık. Yugoslavya, Çek, Bulgar. Müsabakalara bir hafta kala İngiliz uyruklu olduğum ortaya çıktı. İlk milli maçım. Ya oynayamayacaktım, ya da bir formül bulmamız gerekiyordu. “Üzülme. Türkiye karması yapalım” dediler. Biz İstanbul karması, Türkiye karması olarak oynadık. Herkes milli takım kaptanı olarak çağırır ama değil. 1958’de Almanya’ya ve ardından da İran’a gittik. Çok güzel maçlar yaptık. Almanya’dan o dönem beni çağırmışlardı “gel burada oku, bizi de çalıştırırsın” diye. Gitmedim. Memleketime dönüp hizmet etmek istiyordum.

 

“Yılın kız sporcusu…”

Yine 1958 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde yılın kız sporcusu seçildim. 1960’da ihtilal olunca tüm müsabakalar iptal edilmişti. Bizim maçlarımızı İzmit’e aldılar. Galatasaray’la maç yapacaktık. Sınav dolayısıyla biz geç gittik İzmit’e. Galatasaray takımı Seka’nın tesisine yerleşmiş. Sadece kendileri değil, erkek takımından da arkadaşları gelmiş. Biz geç kaldığımız için kalacak yerimiz yok. Bir otele gittik ancak orada kalmaktan çekindik. Daha sonra Vali’yi ziyaret ettik. Galatasaray takımı valiyi ziyaret etmemiş, dolayısıyla vali ziyaretimizden çok memnun kaldı. Vali “Sizi nereye yerleştirelim” diye düşünürken aklına Kimsesiz Çocuklar Yurdu geldi.

 

“Kimsesizler yurdunda kendimizi kimsesiz gibi hissediyoruz”

Ben ikinci gün Fenerbahçe Yönetim Kurulu’na telgraf çektim. “İlk kez Türkiye müsabakası yapılıyor. Biz Kimsesizler Yurdunda kendimizi kimsesiz gibi hissediyoruz. Gelirseniz size Türkiye şampiyonası hediye edebiliriz.” Uzun bir telgraftı. Çok para vermiştim o telgrafı çekmek için. Bizim yöneticiler maça geldi ve biz o maçı aldık.

 

“Gazetecilik serüveni…”

Voleybol, basketbol, atletizm ve kürek dallarında başarılıydım. O zamanlar Fenerbahçe Mecmuası ve Türkiye Spor Gazetesi vardı. Oraya yazdım. Halit Kıvanç da oraya yazardı. Necati Bilgiç’in teşvikiyle yazmıştım. Bu arada derslerimi de ihmal etmiyordum. Derslerimi ya akşam 21.00-24.00 ya da sabah 05.00-08.00 arasında çalışırdım. Bu kadar yoğunluğun içinde, yazın da stajlara gittiğim için okulum uzamadı.

 

“İki ay tiyatroları gezdim, tüm filmlere gittim”

Ekim’de okulu bitirdim ama Kıbrıs’a iki ay sonra döndüm. O iki ayda tüm filmleri izledim, tüm tiyatro oyunlarına gittim. Yıldız Kenter yeni çıkmıştı. Kendisini çok beğenirdim. Tiyatroyu çok severdim. Çok eğlenceli ve eğitici buluyordum. Ablamlar Mağusa’da ilk sahneye çıkan kızlardı. Milli piyeslerde rol alırlardı. Akın piyesi diye bir şey hatırlıyorum. Şiir şeklinde yazılmış piyeslerdi. Ablam gazetelere yazı yazardı. Romanlardan oyunlar adapte etmeye başladı. Ben de ablama yardımcı olurdum bu çalışmada.

 

“Kanlı Noel’de hastanedeyim”

Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulduğu günlerde adaya döndüm. Stajımı Lefkoşa Genel Hastanesi'nde yaptıktan sonra Nisan 1962'de Limasol Devlet Hastanesi'ne "pratisyen hekim" olarak atandım. Ocak 1963'te Lefkoşa Genel Hastanesi'nde anestezi ihtisasına başladım. 4 ay sadece anestezi yaptım. Dolayısıyla zorunlu hizmetimi yaparken gerek Türk, gerekse Rum cerrahlar “bize Ayten Hanım anestezi versin” dediler; kabul etmedim. Sağlık Bakanı “Seni nasıl ikna edebilirim” dedi. “Uzman değilim. Beni biraz geliştirirseniz olur” dedim. Beni eğitime gönderdiler.

 

“Hiç uyumadan Rum yaralıları tedavi ettik”

Kanlı Noel'de ameliyathanede görevliydim. Cuma günü başlamıştım, Cumartesi okul kurşunlanmıştı. O gün hastanede 82 Türk hasta vardı. Korkuyorlardı. Saat akşam 21.00’e kadar doktor arkadaşlarlaydık. Saat 21.00 sıralarında hastaneye telefon ettim bir şey var mı diye. Bundan 15 dakika sonra bir mide delinmesi geldi diyerek beni aradılar. Gece o ameliyatı bitirdik. 10 dakika geçmeden çatışma başladı. Çetinkaya’da atılan kurşunlar bizim hastanenin bahçesine düşünüyordu. O gece sabaha kadar hiç uyumadan Rum yaralıları tedavi ettik.

 

“Rumlar hastaneye el koydu”

İlk dakikada üç silahlı adam Türklerin hastaneye el koyabileceği endişesiyle hemen hastaneyi işgal etti. Ardından silahlı birçok kişi geldi. Hastane kaynıyor. Kimi sivil, kimi asker kıyafetinde, ağır silahlarla hastaneye girdiler. Biz hastayı uyuturken üçü ameliyathaneye girdi. Biz ameliyathane üniformasıyla. Onlar silahlı. Ben korktum tabi. Hastalarına bir şey olursa beni vuracaklar. Midem bulanıyor. Ara ara dışarı çıkıyorum ama bir yandan da “burada 82 hasta, 30’a yakın Türk personel var. Bir tek benim mi canım kıymetli” diye düşünüyorum. Bu düşünceler içindeyken baş cerraha “Sayın doktor, bunları çıkarabilir misiniz” dedim. Baş cerrah döndü, “Hanım doktor Türk’tür. Elinizdeki silahla öyle durunca korkabilir, eli titrer ve hastanıza zarar verebilir” dedi. Bunlar çıktı dışarı.

 

“Türk hastaya kan lazım olunca…”

Ben Rum hemşireden kan istemek için dışarı çıkınca bana Doktor Burhan Nalbantoğlu’ndan bir telefon geldi. Nalbantoğlu, “Hastalar şakır şakır kanamadan ölüyor” dedi. Ben “kan alamıyor musunuz” diye sorduğumda, kanı pıhtılaştıracak ilaç olmadığını söyledi. Bir kan bankası vardı ve çalışanın yarısı Türk’tü. Ameliyathanede de 10 şişe kan var ama bir tane bile alsam nasıl saklayacağım. Bunun için başhekimden izin almam gerekiyordu. Başhekim, başhemşire, müsteşar geldi. Tük klinikler kan bankasından kan istiyorlar dedim başhekime. “Onlar göreve geldi mi… Veremem” dedi Rum başhekim. Ben “Nerde kaldı Hipokrat yemininiz” deyince “Sen mi akıl vereceksin” diyerek elini kaldırdı. Ben de “Sakın bana vurma cesaretini göstereyim deme. Yoksa bende sana tekme atacağım” dedim. Bir baktım doktor arkamdan geldi, beni sardı, biz ayrıldık.

 

“Ben de Rum hastaları tedavi etmem…”

Başhekim elini indirdi. Müsteşar “ayıp ediyorsunuz” dedi. Başhekim hala “vermeyeceğim” diyor. Bu kez ben bonemi, maskeyi çıkardım, “Siz Türk hastalara kan vermezseniz, bende Rum hastalara hizmet vermeyeceğim” dedim. Ameliyathaneden doktor çıktı. “Rahat bırakın kızı. İhtiyacım var. Hastam uyanıyor ve ben kapatmak durumundayım” dedi. Doktor öyle deyince, ben maskemi geçirdim, “sen utan” diyerek ameliyathaneye girdim. Saat 02.30’da ameliyattan çıktık. Ben odama geldim yalnızım. Omzuma bir el dokundu. “Dokunmayın” diye fırladım. Bir baktım müsteşar. Özür diledim. “Gözün aydın. Doktor Küçük ile Makarios devreye girdi, 5 şişe kan gönderiyoruz” dedi.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ