22 Kasım 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Tarih bizi affetmez”
09 Mayıs 2011 Pazartesi 11:34

“Tarih bizi affetmez”

Kurucu Cumhurbaşkan Denktaş ile geçmişi ve bugünkü siyaseti konuştuk...

Yurdagül BEYOĞLU

Bir ömrü Kıbrıs davasına adamış bir insan… Adı bir dönem Mr. No’ya çıkmış, uzlaşmaz olarak tanımlanan bir lider Rauf Raif Denktaş.  Geçen yılların haklılığını teslim etmesine hiç aldırmıyor. O’na göre önemli olan toplumu için uğraş vermiş olmak. Zaten “Hiç umurumda değil. Ben görevimi yaptım. 1960 anlaşmalarında kurucu ortak olan, bağımsız ve egemenlikte Rumlar kadar hakkı olan halkımın bu hakkını, garantilerini sonuna kadar korudum” sözleriyle bunu gayet güzel vurguluyor.

 

Bir ömrü siyasete adamış, UBP’yi kurmuş, yıllarca siyasetin içinde yer almış birisi olarak bugünkü siyaseti nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben yüksekten bakıyorum, bireyi görüyorum. Yani KKTC’yi kazandığımı görüyorum. Buna sahip çıkan bir kitlenin varlığını görüyorum. Bence bu kutsal bir binadır. Sadece şeref ve namus meselemiz değildir. Egemenliğin kanıtıdır. Kıbrıs’ta Rumlara denk ayrı bir halk olduğunun kanıtıdır. Türkiye açısından Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili bir toprağın savunulmasıdır. Dolayısıyla binanın içindeki aksaklıklar, eksiklikler, bazı siyasilerimizin diplomatik standarda uymayan girişimleri, parti değiştirmeler, Bakanlık sevdasıyla kendi partilerini sarsmalar beni üzmektedir. Bu olayların ve sarsıntıların binayı çökerteceği endişesi uykularımı kaçırmaktadır. Biz siyasete girmedik. Dr. Küçük’te siyaset yapmadı. Milli bir davaya sarıldı ve etrafında toplandık. Siyaset arkadan geldi. 60 anlaşmalarından sonra üniversite mezunlarımız çoğaldı. Devlet tecrübesi, hükümet tecrübesi, Meclis tecrübesi gören insanlarımız çoğaldı. Buna rağmen kendi binasına bakıp, bütünü görerek şükretmeyen, eksiklik ve çirkinlik arayıp halkımıza “her şey bitti, mahvolduk” mesajını veren insanlara hayretle bakıyorum.Ateşkes anlaşmasıyla devam eden bir durumda, ambargolar altında, Rumların tehditi karşısında olduğumuz unutuluyor ve ayağımıza kurşun sıkmak marifet oluyor. Sanki geçmiş hükümetlerde, bugünkü hükümet zamanında olan eksiklikler, aksaklıklar yokmuş gibi, olmamış gibi bir hava yaratılıyor.

 

“Tehlikeli bir zaman dilimi içerisindeyiz”

Halbuki çare, halkın ihtiyaçlarını gündeme getirmek ve bunların halli için formüller üretmek olmalıdır. Her şeye rağmen tehlikeli bir zaman dilimi içerisindeyiz. Birlik ve beraberlik şarttır. Hepimiz bunun için uğraşmalıyız.

 

1974’den sonra TC’ye bağlı bir sistem ve ekonomi yaratıldı. Son dönemde ise sıkıntılar baş gösterdi ve hoş olmayan suçlamalar var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Nimetlerini anlayın diyorum. Onsuz olamayacağımızı bilin diyorum. Bir serçenin kartal ile kendini eşit sayarak kanat çırpması gülünçtür, yazık olur. Anavatansız yokuz. Anavatana dil uzatmak kimsenin haddi değildir. Görüşülecek, tartışılacak konular efendice görüşülür, tartışılır ama Rum’un ağzı ile anavatana söz söylemek kahpeliktir, kabul edilemez bir terbiyesizliktir, oturduğumuz dalı kesmektir. Bizi anavatandan ayırmayı siyasi hedef bilen ve çekinmeden bunu açıklamış olan Hristofyas’a uşaklıktır. Geçmişte bir her derdimizi anavatanla görüşerek hallettik. Müzakere ettiğimiz konularda anavatanın görmek istediği hususları kabul etmişsek bu bizim anlaşmamız olmuştur, hükümetimizin icraatıdır. Anavatanı suçlamanın gereği yoktur. Dolayısıyla bu tür müzakerelerde de istekleri, eksiklikleri mertçe anavatanın önüne koymak lazımdır ama müzakere sonunda ortaya çıkan belge KKTC’nin belgesidir.

 

1968’te Beyrut’ta başlayan ve yarım asırdır süren bir müzakere süreci var. Bir dönem adınız Mr. No’ya çıkmıştı. Ancak son kamuoyu yoklamalarına baktığımızda Kıbrıslı Rumların da çözüm istemediğini görüyoruz. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Rumlar o zaman istiyorlar mıydı şimdi açıkladılar? Tabiatıyla değişen bir durum var ve bunu kale almayan taraf biziz. Makarios-Denktaş, Kiprianu-Denktaş anlaşmasını benimsediklerini söylüyorlar. 2 toplumlu federasyon görüşülüyor diyorlar. Bu anlaşmalar yapıldığında AB üyeliği yoktu. Garantiler gündeme alınmamıştı, alınamazdı. Memleket bağlantısızlarda üyeydi. Tek taraflı Nato’ya girip girmemesi bahis konusu bile değildi. İki kesimlilik AB normlarına tabi bir durumda da değildi. Yani iki kesimlilik, bizim kotamızla alınabilecek sayıda Rum içerecekti. Şimdi talep ettikleri gibi. AB normlarına göre bütün Kıbrıslılar yani AB üyeleri bu Yunanlıyı da kapsar.İstedikleri yere gidip yerleşmek suretiyle iki kesimliliği ortadan kaldıramayacaklardı. Bütün bu değişikliklere rağmen Annan Planına ‘evet’ deyişimiz dünyaya kendi devletimizden, egemenliğimizden, ikinci bir halk olduğumuz gerçeğinden vazgeçebileceğimizi göstermiştir. Büyük bir seviye kaybıdır. Bunun acısını çekiyoruz ve yarattığı zorlukla karşı karşıyayız. Annan Planına evet demekle itibar kazandığımızı söylerler. Bu itibarı ayrı devlet ayrı egemenlik istemediğimiz için Rum’a yamalanmayı kabul ettiğimiz için kazandığımızı söyleyen yok.Devletten, egemenlikten, garantilerden vazgeçersek üç-beş yıl içerisinde Kıbrıs’ta Türk kalmaz.

“Tarih bizi affetmez”

Kıbrıs Türk’ünün referandumda ‘evet’ demesinin müzakere masasında Cumhurbaşkanının elini güçlendirdiği söyleniyor. Siz bu görüşe katılmıyorsunuz sanırım…

Evet dememiz için bize vaat edilenlerin verilmesi halinde biz hakikaten devletimizden, egemenliğimizden, Türk garantisinden vazgeçecek olursak tarih bizi affetmez. Bunlar artık geride kalmıştır. Bugün müzakerelerin hedefi Rumların Kıbrıs’a hakim olmalarına engel olan KKTC’den ve garantilerden kurtulmaktır. Ne anlaşma yaparsak yapalım kağıt üzerinde bize verilecek hakların 1963’de olduğu gibi ‘işlevi yoktur, değişmelidir’ diyerek bir kenara atıldığı an kendimizi 1963-64 yıllarında buluruz ve bu kez garantilerimizin de var olup olmayacağı meçhul.

 

“Kıbrıs meselesinin halli Kıbrıs’ın gerçeklerini kabulden geçer”

Garantilerin olmaması için, Yunanistan çekileceğini açıklamış, İngiltere müzakereye açık olduğunu duyurmuştur. Rum tarafı da ‘asla istemeyiz’ demiştir. Şimdi de Avrupa Parlamentosunda garantilerin geçersizliği hakkında karar üretmek için girişimler başlatılmıştır. Yani, Kıbrıs sanki Rum-Yunan adasıymış gibi bir yaklaşım içerisine girerek Kıbrıs meselesini halletmeye çalışıyorlar. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri bile hala Kıbrıs halkından bahsetmektedir. Kıbrıs halklarından değil. Taraflara eşit muamele yapılmamaktadır. Güvenlik Konseyi’nin yüzde 85’ini reddettiğimiz, köhnemiş, tek yanlı kararları çerçevesinde uzlaşma istenmektedir. Bunları iyi değerlendirmemiz lazım. TBMM’de oybirliğiyle alınmış kararlar vardır. Bu kararlara göre Kıbrıs meselesinin halli Kıbrıs’ın gerçeklerini kabulden geçer ve bu gerçeklerde iki halkın, iki devletin varlığıdır. Garantilerin dokunulmazlığıdır.Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Bakan Cemil Çiçek Anadolu’dan su getirme projesinin ilanı gününde yaptıkları konuşmalarda bu milli görüşü vurgulamışlardır. Dolayısıyla bizim burada uzlaşmacılar-uzlaşma istemeyenler diye birbirimizle uğraşma yerine, bu milli çizgiye dört elle sarılmamız gerekir.Tekrar ediyorum, 28 yaşına gelmiş bir devlet, 48 yıldır kendi kendini idare etmiş olan bir halkın hür iradesiyle ilan edilmiş bir devlet ortadan kalktığı taktirde biz Hristofyas’ın dediği gibi tek halkın içinde Ermeniler, Maronitler ile birlikte azınlık olmaya mahkumuz. Adam zaten açıkça devleti, halkı, toprağı, ekonomiyi, kurumları birleştireceğini söylüyor. Bunun anlamı üniter devlettir. Rumların hakim olacakları üniter bir devlet…Biz üniter devlet içerisinde bazı haklarla donatılmış bir cemaat statüsünü kabul edersek, TC, AB üyesi olmadan, 60 Anlaşmasındaki en kadim hakkı delerek Rumlarla birleşip, toprağımızı da AB toprağı yaparsak, Kıbrıs’ta Türklüğün sonu gelmiş olacaktır. Bu görüşmelerin Rumlar açısından bütün gayesi, maksadı, hedefi KKTC’den ve garantilerden kurtulmaktır.

Geçtiğimiz günlerde bir takvim gündeme geldi. Downer Mart 2012’yi müzakerelerin sonu olarak gösterdi. Takvimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

2012’de her iki tarafın seçimi bitecek. Rumların AB başkanlığı da o zamana geliyor. Güya o takvimde ısrar etmek suretiyle Rum baskı altına alınıyor. Bu saçmalıktır. Rum’un baskı altına alınması için BM Güvenlik Konseyi’nin veya hiç olmazsa Genel Sekreterin, ABD’nin garantör İngiltere’nin Rumlara şu ikazlarda bulunması lazımdır;

1: Kıbrıs meselesi 1974’de başladı, işgal meselesidir yalanından vazgeçin.

2: Kıbrıs Türk Halkının hükümeti değilsiniz. Bu halkın hükümeti olma hakkınız yoktur.

3: Bu halkın ortaklık cumhuriyetinden ayrılması ve devlet kuracak duruma kadar gelmesi siz Rumların eseridir. Bizden 28 yaşına gelmiş bir devleti yok farz etmemizi beklemeyiniz.

4: Bundan böyle her iki tarafa her konuda eşit muamele yapacağız ve BM askerleri bundan böyle her iki tarafın rızasıyla görev yapacaktır. Aksi taktirde Çin ile bile savunma anlaşması yapacak kadar kendini bilmez hale gelmiş olan Rum idaresinin Kıbrıs’ın gerçekleşmesini kabul ederek bir anlaşma yapma ihtimali sıfırdır. 48 yıldır olduğu gibi…

48 Yıllık müzakere sürecine baktığınızda nasıl bir fotoğraf görürsünüz?

1968’den bu yana devam eden ve büyük bir kısmını yaptığım görüşmelerden bir sonuç alamadık. Nedeni gayet basittir. Türk halkının kurucu ortak statüsünden, Türkiye’nin garantörlüğünden taviz vermedim. KKTC ilan edildikten sonra egemenliğimizden ve devletten taviz vermedim. Halbuki milli konseyin oybirliğiyle aldığı kararlarda -ki bunlar Cumhurbaşkanlarının elini ayağını bağlar- Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti devam ediyor. Rumların meşru hükümetidir. Bunlardan taviz verilmez. Türklerin ayrı egemenlik hakkı yoktur. Ayrı devlet kabul edilemez. Garantiler geçersizdir. Yerleşikler gitmelidir. Kıbrıs tamamen askersizleştirilmelidir noktalarında yenileme ihtiyacı duymuyorlar.

Dış dünya da, Kıbrıs’a bakıp meşru bir hükümet gördüğü sürece, ‘tek devlet’ dediği sürece bizimle uzlaşma gayretleri yoktur. Egemenliğimizde, devletimizde, uzlaşma olur diye düşünmek hatadır.

Hristofyas’ın “Talat masaya oturduğunda önce Kıbrıslıydı, sonra Kıbrıslı Türk oldu, sonra da Türkleşti” sözleri ve Talat’ın Rumların uzlaşmaz tavrı ile ilgili eleştirileri sizin haklılığınızı ortaya çıkardı. Sizi uzlaşmaz olarak nitelendirenler zaman içinde haklılığınızı teslim etmek zorunda kaldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hiç umurumda değil. Ben görevimi yaptım. 1960 anlaşmalarında kurucu ortak olan, bağımsız ve egemenlikte Rumlar kadar hakkı olan halkımın bu hakkını, garantilerini sonuna kadar korudum. Rumların tüm Kıbrıs’a sahip çıkma hedefleri doğrultusunda durumu dengeleyen federe devletten tam devlete kadar geldik. Herkes bu mücadelenin kıymetini bilmelidir. Devletten yoksun, tek egemenlik, tek devlet esasına dayalı bir anlaşma bizi üniter bir Rum devletine götürür ve bu da sonumuz olur.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ