24 Kasım 2017 Cuma
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Solun adayı Talat, sağın adayı Küçük”
12 Temmuz 2012 Perşembe 09:37

“Solun adayı Talat, sağın adayı Küçük”

“Yeni dönemde Başkanlık sistemi ile ilgili olarak sağda (Başbakan) İrsen Küçük, solda da ikinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın adı telaffuz ediliyor”

Yurdagül BEYOĞLU

Atatürkçü Yaşam Derneği Başkanı Ahmet İşcan, sadece Atatürk ilke ve inkılaplarının korunması değil, toplumsal tüm olgularda fikir sahibi olan bir aktivist. KKTC’deki sistemin bu şekilde devam edemeyeceğini kaydeden İşcan, “hasta kan kaybediyor. Bir an önce hastalığı teşhis edip tedaviye başlamak gerekiyor” diyor.

KKTC’de başkanlık sistemine geçilmesi gerektiği fikrini savunan İşcan, yaptıkları araştırmalara göre başkanlık için sağın adayının İrsen Küçük, solun adayının ise Mehmet Ali Talat olduğunu söylüyor.

 

Soru: Atatürkçü Yaşam Derneği ne zaman kuruldu? Derneğin faaliyetleri neler?
Derneğimiz 3 Haziran 2000 tarihinde faaliyete başladı. Atatürk devrimlerini gelecek nesillerinde yaşaması için hayata geçirdik. Tüm kurumlarımızla işbirliği içerisinde Atatürkçü düşüncenin yaşatılması, yaşam biçimi olarak benimsenip devam ettirilmesi amacındayız. Yalnız şunu da söyleyelim derneğimizin adı “Atatürkçü Yaşam Derneği” olmasına rağmen bu ülkeye hizmet etmiş liderlerimizin düşüncelerini yaşatmak, Türkiye de dış ülkelerde tanıtmakta görevlerimiz arasında.  

 

“Diyanet İşleri Başkanlığını kuran Atatürk’tür”

Atatürk yıllardır yanlış bir zeminde tartışılıyor.  Örneğin, din konusunda… Oysa Atatürkçülük dinin zırhıdır, savunucusudur. Diyanet işleri başkanlığını kurarak, dinin ehil olmayan kişilerin elinde farklı amaçlar için kullanılmasını engellemiş,  bu yolla laikliği ve dini korumuştur. Bu noktada gerçek Müslüman’ın Atatürk olduğunda ısrarcıyım.

 

“Dünyada dini eğitim”

TC Anayasasında dinin siyasi görüş ve düşüncenin dışında kalması ibaresi var. Yani dinin siyasete müdahale etmemesi. Dünyanın çeşitli ülkelerinde dine nasıl bakılıyor? Fransa ve Almanya’da Anayasa garantisi altında. Yunanistan’da üçüncü sınıftan itibaren din dersi mecburi. Belçika’da Kuran dersi veriliyor. İtalya’da seçmeli, İngiltere’de eğitime duayla başlanıyor ama kabul etmeyen aileler buna katılmamalarını isteyebiliyor.

 

“Din konusu doğru zeminde tartışılmadı”

Burada din konusu doğru bir zamanda tartışılmadı. Maalesef din adına gelen/ görev yapan insanların çoğu dini bilgiden yoksun olması yüzünden ülke insanının dini algılaması mümkün olmadı. Dini vecibeleri zorla yerine getirmeye çalışan din adamları yanlış algılar oluşturmuştur çünkü Kıbrıs Türk halkı Osmanlı’dan itibaren Türklükten ziyade Müslümanlıkla anılmıştır. O yüzden dini konularda zorlama olmaması gerektiğine inanmaktayız. Şayet donanımlı, Atatürkçü din adamlarının ülkemize gönderilmesi mümkün olsaydı Kıbrıs Türk Halkı bugün dine bu denli reaksiyon göstermeyecekti. Doğru bilgilerin doğru zeminde ve doğru kişiler tarafından verilmesi durumunda ülke insanının dinine bağlılığı herkes tarafından görülecektir. Tabi bu karşılıklı anlaşarak, laiklik ilkeleri çerçevesinde yapılmalıdır. Çünkü biliyoruz ki din kötüye kullanılırsa tehlikeli bir silah, iyiye kullanıldığı takdirde manevi hayatı yükselten, huzur veren bir olgudur.

 

“Siyaset her kapının ardında”

Soru: Sizin birçok siyasi ve sosyal konuda da çözüm önerileri sunduğunuzu biliyoruz. Daha çok hangi konularla ilgilisiniz?

Bu gidiş doğru bir gidiş değil. Sonunun ne olacağını kestiremiyoruz ama yetkililer kestirsin istiyoruz. Ülkemizde ciddi sorunlar olduğu yadsınamaz bir gerçek. Siyaset her kapının ardında. Günlük yaşam, güvenlik, yargı, ekonomi ve sosyal ilişkiler siyasetle çok iç içe. Bu durum günbegün büyüyor ve insanları iç içe çekiyor. Böyle olunca da herkes siyaset kurumundan bir menfaat, kişiler avantajlar bekliyor. Güven tam anlamıyla erozyona uğramış vaziyette. Bu durumda aklın yolu birdir. Herkes, toplumun her kesimi elini taşın altına koyarak bu yapıyı değiştirmeli. Atatürkçü Yaşam Derneği olarak faaliyetlerimizi adına uygun bir şekilde sürdürüyoruz ancak Atatürkçü düşünceyi ifade etmenin yeterli olmadığı kanaatindeyim. Yaşamın her alanında da çözüm önerileri ortaya koymak gerekiyor. Toplumun nabzını tutmak, ihtiyaçları tespit etmek, dünle bugünü harmanlayarak geleceği planlamak bizim görevimiz. Bu bağlamda konuları iç ve dış konular olarak ikiye ayırmak lazım. İç konularda ekonomiyi, sosyal hayatı, nüfus planlamasını, dış konularda ise Kıbrıs konusunu ve TC ile ilişkiler konusunu alabiliriz.

 

“Ürettiğimizi ihraç edemeyince…”

Ülkemizin -maalesef- yıllardır ambargolar altında olması dolayısıyla ürettiğimizi ihraç edememe durumuyla karşı karşıyayız. Ülkenin lokomotif sektörlerinin turizm ve eğitim sektörü olduğunu düşündüğümüzde ülkemize gelen turistlerin Rum propagandaları nedeniyle ne kadar baskı altında konakladıkları görülüyor. Ayrıca Türkiye’ye açılan üniversiteler, Ortadoğu ve Balkanlardaki üniversitelerin çekici alternatifler sunması dolayısıyla istediğimiz hedefe ulaştığımızı söyleyemeyiz. Tarım ve hayvancılıkta da Devlet yeterli geliri elde edemez hale gelmiştir. Mahalli giderlerin düşmesi, cari bütçe açığının büyümesiyle gelir ve gider dengesi arasındaki makas daha da açılmıştır.

 

“Yardımlar yetersiz kaldı”

Bütçe açıklarını kapatmakta TC’den gelen hibe ve desteklerin yetersiz kaldığını görebiliyoruz. Önerimiz şu ki devletin cari transferini gerçekleştirmek için 4 buçuk katrilyonluk iç borcun zamana yayılarak ödenmesi gerekme. Peki ödemeyi nasıl yaparız? Kamu sektörünün yükünün ne kadar ağır olduğunu biliyoruz. Devlet, 62 bin kişinin maaşını ödemekte zorlanıyor. O zaman özel sektörün üzerine düşeni yapması gerekiyor. Bu ülkenin kaynaklarını kullanan ve servetine servet katan zenginlerimiz bankalarda bulunan mevduatın en azından bir kısmını yatırım amaçlı ortaya koymaları gerekiyor çünkü Merkez Bankası raporlarına göre 8 buçuk milyar TL’lik mevduat var. Bunun bir kısmının yatırıma dönüştürülmesi halinde hem piyasaya para girecek, hem de gençlerimize iş imkânı sağlanmış olacak.

 

“Zenginler kendi güvenlikleri için paralarını yatırıma harcamalı”

Sadece bu değil, zenginlerimizin kendi güvenlikleri açısından da bunu yapmaları gerekiyor. Yunanistan’da ve dünyanın bazı ülkelerinde ekonomik krizlerin bankaları yağmalattığını hatırlayalım. Paranın güvenliğini sağlamak için istikrarı korumak zorundayız. Çalışma barışı güvenli bir şekilde sağlanırsa sosyal barışta sağlanmış olur.

 

“Yerel üniversitelere ayrıcalık”

Ayrıca Hükümetin de yüksek öğretime daha fazla destek vermesi gerektiğine inanıyoruz. Yerel üniversitelere ayrıcalık gerekiyor. Bilime ve araştırmalara kaynak ayrılmalı. Anayasanın da yetersiz olduğu kanaatindeyiz. O nedenle Anayasanın süratle tadil edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Özellikle yargıda tıkanıklık var. Mahkemelerde artan davalara karşın yargıç sayısının artırılması yanında mahkeme binasının da fiziki olarak büyütülmesi gerekiyor. İnsanların en son sığınacakları liman yargı olduğu için, yargıya kuşku düşmesi tehlikedir. Yargının süratli ve adil kararlar alması çok önemli.

 

“Seçim ve Siyasi Partiler Yasası elden geçirilmeli”

Siyasi partiler Yasası, Seçim ve Halkoylamaları Yasası elden geçirilmeli, kaynak aktarımına denetim koşulları getirilmeli. AB ülkelerinde şahsa değil, partiye yardım yapılıyor. Böyle olunca kişisellik ortadan kalkıyor. Devlet yardımının sürdürülmesi ama dışarıdan gelecek yardımın denetim altına alınması gerek.

 

“KKTC’nin tanıtılması… ”

Ülkemiz KKTC’nin tanıyamayacağını söyleyenler çok. TC CHP milletvekili ve eski büyükelçi Faruk Looğlu geçtiğimiz gün yapılan bir mülakatında KKTC’nin tanınmayacağını söylüyor çünkü 1963’den sonraki BM Güvenlik kararına, adalet divanı kararına itiraz etmedik. Dış politikada hızlı hareket edemedik. Neyse ki birkaç yıldır eskiye nazaran daha hızlı hareket ediyoruz. Şimdi İslam ülkelerinin çoğu KKTC’yi tanıma konusuna sıcak bakıyor. 56 ülkenin 55’i tanımaya hazır, Endonezya çekimser. Kıbrıs Türk Devleti tanınınca hem izolasyonlardan kurtulmuş olacağız, hem de gençlerimiz kabiliyetlerini dünyaya gösterme fırsatı bulacak. Uluslararası yatırımları da bu sayede ülkemize çekebiliriz. Dolayısıyla tanınma sayesinde ülkemiz toprak ve varlık yönünden önem kazanacak. Bunu yaparken de tespitlerimize göre bir başkanlık sistemi gerekiyor.

 

“Bu sistem çok şey anlatıyor”

Soru: Başkanlık sistemini savunuyorsunuz; Niçin?

Başkanlık sistemini savunduğumuz doğru. Biz harmanlanmış bir başkanlık sistemi düşünüyoruz. Fransa’daki yarı başkanlık sistemi, Amerika başkanlık sistemi ve Venezüella başkanlık sisteminin karışımı bir şey öngörüyoruz. Venezüella’da özellikle 1958 yılından itibaren çok sağlıklı bir sistem oluşmuştur. Bunun nedeni hem işçi liderlerinin, hem zengin işadamlarının katılımı sonunda ortaya çıkan geniş koalisyon ve uzlaşıyla oluşan bir sistem oluşu. Tüm toplum katmanları bu sistem için çaba harcıyorlar. Venezüella’da iki siyasi parti var. Bu iki parti imzaladığı protokolle (gerektiğinde) işbirliği akdi imzalamışlardır. Ülkenin çıkarları partisel çıkarlardan çok daha önemlidir. Başkan 5 yılda bir, bir dönem olmak üzere seçilir. Bu sistem siyaset kurumunun tanımlanması adına çok şey anlatıyor.

 

“Yeni dönem Başkan adayları Küçük ve Talat”

Yeni dönemde Başkanlık sistemi ile ilgili olarak sağda (Başbakan) İrsen Küçük, solda da ikinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın adı telaffuz ediliyor. Yeni dönemde bu iki aday üzerinden eğilim var gibi. Bu bizim gözlemlerimize ve görüşmelerimize göre iki favori aday.

 

“Göç ve göçmenlik konusu”

Ayrıca ülkeyi ilgilendiren her konuda çalışmalarımız var. Örneğin göçmenlik konusu. Avrupa’da yaşayan göçmen milletvekilleriyle çeşitli görüşmelere başladık. Özellikle Almanya’da yaşayan Türk kökenli milletvekillerinin ülkemizde konferans vermelerini sağladık ve bu konuda eksikliklerimiz olduğunu fark ettik. Avrupa’daki göç ve göçmenlik tanımıyla bizim ülkemizdeki göç ve göçmenlik tanımı/ kurumu çok farklı. Avrupa genelde dil, din, ırk, sosyal yaşam, kültür, gelenek, görenekler çok farklı olmasına rağmen göç almaya devam ediyor. Çünkü orada yaşlanan nüfusu dikkate aldığımızda çalışma hayatı yönünden yabancı işgücüne ihtiyaç var. Bunu da ucuz işgücüyle sağlamaya çalışmaktalar. Geri kalmış ülkelerin çeşitli vesilelerle doğal afet, işsizlik, siyasi sorunlar nedeniyle AB ülkelerine göç ettiğini görüyoruz. Bu göç olgusu ikinci dünya savaşından bu yana devam etmekte.

 

“Yaşanan göç değil, yer değiştirme”

Ülkemize baktığımızda ise bizim din, dil, ırk, yaşayış, gelenek ve göreneklerimizin bize çok yakın olduğu bir ülkeden göç edildiğini görüyoruz. 1571’de adanın fethiyle Anadolu coğrafyasının çeşitli bölgelerinden binlerce insan ülkemize yerleştirilmiştir. 1571 yılındaki rakamlara baktığımızda 30 bin asker, 150 bin insan vardır adada. 1878 Osmanlı Rus Savaşı patlak verdiğinde, Osmanlı kendi topraklarını garanti altına almak için İngilizlerin korumasına ihtiyaç duymuş ve adayı İngilizlere kiralamıştır. Bunun amacı Rusya’ya karşı İngiliz desteği almak ve Kırım savaşında harcanan parayı karşılamaktır. Kırım Savaşında harcanan paranın büyük bir kısmı İngilizlerden alınmıştır. (O zaman Osmanlı’nın çöküş dönemi olduğu için Fas, Cezayir gibi ülkeler Osmanlı’ya borç vermekten kaçınmışlardı) Ada 92 bin 799 sterline İngilizlere kiralanmıştır. Burada “mal sahibi olmak koşuluyla” denmiş ama Osmanlının İngilizlere karşı cephede yer alması yüzünden ada ilhak edilmiş ve ilhak Lozan’la yasallık kazanmıştır.

 

“Türklüğünü korumak isteyen Kıbrıslılar anavatana göç etti”

Türklüğünü korumak isteyen yurttaşlarda1926-28 yılları arasında Türkiye’ye göç etmiştir. Bu rakam kayıtlı 20 bin. Göçler 1928 yılından 1931 yılına kadar devam etmiştir. Ancak İngilizler 1931 yılından sonra anlıyorlar ki Rumlar kendilerini de istemiyor. Anadolu’ya göç etmiş insanların dönmesi için çeşitli imtiyazlar bile sunuyorlar o zaman. Çünkü Türkler onları Rumlara karşı koruyabilir. Araştırmacı Prof. Dr. Ata Atun’un bir araştırmasında yüzlerce ailenin Antalya’nın bir beldesine yerleştirildiklerini öğreniyoruz. O dönem Antalya Valisi olan Haşim İşcan ailelerin yerleştirilmesi esnasında büyük destek oluyor. Şimdi orada binlerce Kıbrıs Türkü’nün yaşadığı söyleniyor. Dolayısıyla buradaki göç olgusu nüfus hareketliliği, göç, göçmenlik, gidenin geri dönmesi, Anadolu’daki yakının geri dönmesi gibi düşünülebilir.

 

“Teşhisin konması lazım”

Kısaca biz sivil toplum örgütü olarak birçok siyasi, sosyal konuya katkı koyuyoruz. Dayanıksız bir yapımız var, dolayısıyla TC’nin gücünü görmemiz, bu güçten faydalanmamız gerekiyor. Burada sorunların tespiti çok önemli. Kan kaybeden bir hasta var ve bir an önce bu hastanın teşhisini koymamız lazım ki tedaviye başlayabilelim. 3355 kilometrelik coğrafyada sorunları aşmak zor değil, yeter ki gerçekleri tüm çıplaklığıyla ortaya koyabilelim.

 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ