17 Ekim 2017 Salı
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Siyaset değil Horoz Güreşi”
15 Temmuz 2013 Pazartesi 09:50

“Siyaset değil Horoz Güreşi”

Bu hafta Haberdar Sohbet’in konuğu olan Ümit İnatçı, siyasetten, sosyal ve ekonomik yapıya, sanatçı olmaktan öğretim üyeliğine kadar birçok konuda öyle içten ve kendine has yaptığı yorumlarıyla bir aydın olarak toplumun içinde bulunduğu durumun adeta rönt

İsmet ÖZGÜREN

Fotoğraflar: Onur Evrensel

Ümit İnaçtı. Toplumda ‘aykırı’ diye nitelendirilebilecek söylem ve eylemleri ile tanınan önemli bir sanatçı. Resimden şiire, köşe yazarlığından, akademik makalelere, atölyeden seminerlere, hatta zaman zaman siyaset arenasında bağımsız adaylığa varan dinamizim içinde kendi duruş ve söylemleriyle 20 yıla yakın bir dostlukta hep saygı duyduğum yazdıklarından çizdiklerinden feyz aldığım bir değerli sanat adamı.

Bu hafta Haberdar Sohbet’in konuğu olan Ümit İnatçı, siyasetten, sosyal ve ekonomik yapıya, sanatçı olmaktan öğretim üyeliğine kadar birçok konuda öyle içten ve kendine has yaptığı yorumlarıyla bir aydın olarak toplumun içinde bulunduğu durumun adeta röntgenini çekti.

Bugün ülkede ‘Siyasetten öte horoz güreşi gibi bir ortam’ olduğunu kaydeden İnatçı, “Biz hep siyasilerin kötü olduğundan, karnedeki notlarının düşük olduğundan bahsediyoruz. Ama toplumun karnesi nasıldır o da ayrı bir konu” diyerek halkın kendini sorgulamasını istedi.

 

“Siyasiler baskın olma arayışı içerisindeler”

Havaların sıcaklığının üzerine bir de siyasette sıcak günler var. Bu parçalı bulutlu basık sıcak ortamı Ümit İnatçı kendi penceresinden nasıl görüyor?

Siyasetteki bu yalpalanma ve bir siyasi yarış var. Rakipler birbirini üzerine çıkmaya çalışıyor. Hatta tartışmalarda biraz da tiyatro yaparak, öfkelenir gibi yapmak, karşısındakini ezmeye çalışmak gibi bir durum neticesinde horoz güreşi gibi bir olay var ortada. Ama acaba insanlar bunu mu bekler yoksa siyaset bunu yaparak mı bir şeyler elde etmeye çalışır? Hep böyle mi oldu da böyle devam ediyor. İlk intiba siyasetin bu ikna etme çabası, retoriği, duruşunu davranışını, düşüncesini belirtme biçimi biraz hayvansı geldi bana. Hala eğitilmemiş kaba bir yönümüz var. Birilerine sesimizi yükselterek sanki daha doğru algılanabiliriz diye düşünülüyor. Belki de bir kahramanlık algısıdır bu. İnsanların bilinçaltında ben ne kadar kahraman olursam toplum beni o kadar benimser ve kabullenir ben de o kadar başarılı bir politikacı olurum. Bunu yaparken siyasiler, ne kadar doğruyu söylerim ya da karşıdakinin görüşlerine ne kadar karşı bir söylem geliştiririm yerine gerçekten fiziksel olarak baskın olma arayışı içerisindeler.

 

Popülizm dedikleri anahtar kelimenin içine girer mi bu anlattıklarınız?

Ben televizyonlardan bahsediyorum. Televizyon tuhaf bir vitrindir ve insanı biraz da rol yapmaya zorlar. Kendi gibi görünmek yerine başkaları beni nasıl görmek ister biraz da onu düşünerek bir çeşit kostüm içine bürünme, role bürünme gibi bir durum ortaya çıkar. Tüm bu olumsuzlukların içinde olumlu bir yön de vardır. Yeni nesil siyasete soyunanlarda her ne kadar çelişkili argümanlar gözlemlesem de fena değil. Hani bir çocuğun eline bir parça kil verirsin ona biçim vermeye çalışır. Belki bir yerini zorlar, bir taraftan atar, bir taraftan toplar ama sonunda bu kil bir biçime gelecek.

 

Umut var yani…

Umut var. Değişik bir seçim olacak aslında. İdeoloji var mı yok mu o da belli değil. Belki BKP’nin her ne kadar da o gruplar arasında tam bir uyum sağlamış olarak görünmese de ideolojik bir arka plan sezinlenebilir. Diğer partilerde neredeyse hep aynı düzlemde bir siyasi restleşme var. Aslında bu restleşmeler arasında siyasi mevki olarak çok fark yoktur. Sadece iktidara taliptirler. Hükümet olmak istiyorlar biri öbürünün üzerine çıkarak o yere varmaya çalışıyorlar. Bir hedef belirlersin ve oraya varırsın. Sonunda bir parti oraya varacak. Aslında amaç oraya varmak olduğu için aralarında çok fark yoktur.

 

“Jenerasyonlar arası bir mücadele var”

Sloganlardan söz edecek olursak. Yollarda afişler görüyoruz bunları nasıl okumak lazım?

Bu seçimde jenerasyonlar arasında bir mücadele var. Eskiler ve yeniler arasında bir mücadele var ve bu çok belirgindir. O ilk olarak göze çarpıyor. Yeniler eskilerden daha iyi olduğunu kanıtlama çabası içerisindedir. Daha ilgili daha konulara hakim… Eskilerde ise kendi konumlarını koruma çabası vardır. Ama siyasi literatürleri de çok zayıftır. Çünkü bugüne kadar hep arka sıvazlamayla siyaset yaptılar. Birazcık ezber bozuldu.

 

Parti sloganları...

Sloganlara gelirsek belirgin farklılıklar taşıyan bir retorik var. Ama bu retorik aslında yine arka plana baktığınızda, mesela CTP’yi ele alırsak bir tümce kullanıyor ondan sonra tek parti var, başka bir tümce kullanıyor sonra tek parti var. Tek partiyi seçmek durumunda olan bir seçmen kitlesi vardır ve o seçmen kitlesine sen diyorsun ki tek bir parti vardır başka yoktur. Sen topluma başka yoktur beni seç diyorsun. Bununla herkesin birbirine benzemesini talep ediyorsun. CTP bu eylemiyle tek tipleşen bir kitleyi temsil etmek istiyor.Bu aslında çoğulcu demokrasiye karşı çoğunluk demokrasinin dayatıldığı bir retoriktir ve çok da sağlıklı değil.

Diğerine bakalım ‘Davana Sahip Çık’… Bu çok eski ve kayıp bir söylemdir. Davanın da ne olduğu belli değil. Dava derken TMT’ci zihniyetten mi bahsediyoruz yoksa yeni davadan mı bahsediyoruz. Yani federal bir çözüm, iki toplumlu iki bölgeli olan davadan mı bahsediyoruz. KKTC’nin ilelebet yaşaması gibi retorikler büyük bir yalandır öyle bir şey olmayacağını onlar da biliyor. Bu söylem üzerinden siyasi rant sağlayabileceklerini düşündükleri için ya da bu söylem üzerinden kitleyi avlayabileceklerini düşündükleri için aynı söylemi devam ettiriyorlar. Bu aslında büyük bir handikaptır. Bu neyi gösterir, biz değişmedik, başka laf da bulamıyoruz, eski söylemleri ısıtıp ısıtıp önünüze koyuyoruz ama bulgur ekşidi.

DP: ‘Biz Geleceğiz’… Bunun ikircikli bir anlamı vardır. Biri biz geliyoruz, ikincisi biz sizin geleceğiniz. Bizden başka akıllı yoktur, sizin geleceğiniz bizim elimizde gibi bir anlam çıkıyor. Bu da kitlelere biraz yukardan bakan, megalomanik bir retoriktir.

TDP: ‘Zamanı Geldi’… Bu söylem de her seçimde var. Demek ki sen her zamanı geldiğinde zamanı yakalayamadın, yine zamanı kovalamaya çalışıyorsun. Yani sen aslında bir zaman kovalayıcısın. Zamanla tutmaca bir yapın var hiçbir zaman o zamanı yakalayamadın. Bu sakıncalı bir söylemdir. Çünkü her zamanın zamanı ve yakalama biçimi vardır. Her başka zamanın da bir başka zaman yakalama biçimi vardır. Çünkü geçmiş geçmiştir ve zaman şimdiki zamandır. Onun için kaçırdığın şeyleri unutacaksın ve yakalamaya çalıştığın şeylerin derdinde olacaksın. Bunun altındaki başka bir ifade de, hiçbiri zamanı yakalayamadı, ben zamanı en iyi yakalayanım, en iyi tutmaca ben oynarım.

 

“Hep en iyi üzerinden bir söylem var”

Dikkat ederseniz hep en iyi üzerinden bir söylem vardır. Kimi zamanı yakalamada en iyi, kimi davasını savunmada en iyi, kimi tek parti olmada en iyidir. UBP devam ediyor. Neye devam edeceksin yıktın kırdın ortalığı bırak devam etme artık.

BKP’nin bir sol söylemi var. Orada bir deneme var. Çok deneysel bir oluşumdur. Kitleler buna nasıl yanıt verecek ben de merak ediyorum. Radikal duruş sergileyen tek partidir. Biz seçim yapıyoruz dediğimiz zaman, ve insanlara seçenek sunduğunuz zaman radikal anlamda tek farklılaşan BKP’dir. Toplum bunu nasıl içselleştirir onu göreceğiz.

Biz hep siyasilerin kötü olduğundan, karnedeki notlarının düşük olduğundan bahsediyoruz. Ama toplumun karnesi nasıldır o da ayrı bir konu…

 

“Dışta kalmakla bunu çözemezsin”

Toplum bugün itibariyle sürçte çok hareketli görünmüyor. Ama sivil toplum örgütlerinin yürüttüğü bir kampanya var. Sandığa gitmeyin, giderseniz karma oy kullanın diye…

Seçime katılan siyasilerin yaptıkları arasında bir fark yoktur. Çünkü birisi sisteme dahil olarak siyasi bir güzergah seçti. Diğerleri biz sisteme dahil değiliz diyerek sisteme müdahale etmeye çalışıyorlar. Sisteme müdahale etmek de dahil etmek demektir aslında. Bu ikircikli durum karşısında bir seçenek koymak lazım. Ya içerisindesin ya dışarısında, ortasında olmaz. Dışındaysan da tamamen umursamayarak, vurdumduymaz davranacaksın yok sayacaksın. Çünkü sen zaten devamlı seçime katılmayın diye kitleye çağrı yapıyorsun. Bu ters de tepebilir. İnsanlara akıl verip kendi fikrini dayatıyorsun. Bu daha despotik bir tavırdır. Hiç olmazsa seçime katılanlar kendilerini sunarak, ya beni seç ya diğerini seç diyor. Ama diğer kesim hiçbirşeyi seçme bunu yap diyor. Çok demokratik bir yaklaşım değildir bu. Seçimlerin psikodinamik yönünü incelemeye çalışırım, ideolojik değil. Dışta kalmacı bir tavrın mı var? Peki bu tavrı neye göre geliştiriyorsun. Mesela ben bu rejimi tanımıyorum katılmıyorum diyor. Ben onu da anlamam. Eğer bir şeyi eleştiriyorsan, onun değersiz olduğunu, işlevsel olmadığını kanıtlamaya çalışıyorsan gerçekten sen onun dışında değil o senin dışında olmalı. Bunu da kanıtlayabilmen için çok sağlam siyasi bir dil ortaya koyman lazım. Tamam bir işgal rejimi var bu söylemi geliştirelim. Tamam kukla bir meclis yönetimi var bu söylemi de geliştirelim. Ama senin sağlık, çevre, eğitim, ciddi bir nüfus sorunun var. Senin ciddi bir ateşkes rejimi altında kıskaca alınmış bir yaşam sorunun vardır. Bunu nasıl çözeceksin? Yani bunu hangi ne tür bir sosyo-kültür  ve gerçeklik planlamasıyla çözeceksin? Dışta kalmakla bunu çözemezsin. Ancak eleştirebilir, beğenmediğini söyleyebilir, dalga da geçebilirsin. Ama bu sadece bir eğlenceye dönüşür. Eğlenebilirsin sövüp sayıp rahatlayabilirsin. Ama o taraftan bir şeyler gidiyor. Toplum gene gidip oy verecek.

 

Toparlanıyoruz’da narsist söylemler görüyorum”

Diğer taraftan Toparlanıyoruz Hareketi… Orada da ciddi narsist eğilimler görüyorum. Eleştiriyorsun ve diyorsun ki hukuk yürümüyor, ekonomi yürümüyor, siyaset yapanların hali kötü, toplumda duyarlılık ayarlarının düzelmesi lazım diyorsun. Tamam o kötü bu kötü ama bunu bilmeyen mi var. Sokaktan geçen adamı çevirsen bu kötü bu kötü diye sayacak. Yani bilinen bir şeyi bilinmezmiş gibi yeni keşfetmiş gibi davranmak, sen onu keşfettin gibi gelir. Peki siyasilerin kötü yönü ve beceriksizlikleri varsa beceri nedir? Onu örnek teşkil etmek için sen çıkacaksın ortaya. İnsanlara bir model sunarak, siyaset böyle olur deyip çıkıp televizyonlarda konuşacaksın. Küçümsemeyeceksin hiçbirşeyi, küçümsediğin anda ortaya narsist bir durum çıkar.

 

 “Ciddi ahlâk sorunu vardır”

İşlemeyen bir meclis, kararlar üretemeyen hükümetler, rüşvetlerle anılan milletvekilleri böyle bir dönem geçiriyor KKTC…

İşte ahlâk… Ben her zaman siyasi sorunların da ötesinde ciddi ahlak sorunu olduğuna inanırım. Siyasetçi de, patates satan da, avukatı da, doktoru da, toplumu oluşturur. Hepsini bir araya toplayınca Molotof kokteyl ortaya çıkar. Birini dışlayıp da şu dışarıda olursa toplum olur, ya da şu içeride olursa toplum olmaz denilemez. Hepsi birden toplumdur. Toplumun iyi ve doğru üzerinden bir yargı üzerinde kıyaslama yapma becerisi ya çok azdır ya da hiç yoktur. Çünkü inkar etmekte zorlanır. 30 senedir bir partiye oy verdiyse onu inkar etmekte zorlanır. Çünkü onun bir parçasına dönüşür. O siyasi organın sermayesine dönüşür. Yani nesneye dönüşen bir benlikten bahsediyoruz burada. Bireyler siyasi organın nesne benlerine dönüşüyorlar. Toplum psikolojisinde buna benin eğrilmesi derler. Benim özneden nesneye doğru eğrilmem. Kıbrıs Türk toplumundan benin nesneye doğru eğrilmesi çok ciddi bir sorundur. Kişilik sorunudur.

 

Bunu kim düzeltecek?

Ben doğrusunu biliyorum diyorsan çıkacaksın ve doğru benin nasıl olduğunu göstereceksin. Bu yüzden dışta kalmacılığa karşıyım. En kötü, en ağır, ölümle burun buruna yaşadığımız rejimlerde bile çıkıp bir ben olarak kendini ortaya koymazsan dışta kalmaya çalışırsan, sonunda dışında kaldığın şey bir canavar  gibi çıkıp seni yer. Eğer karşında bir canavar varsa ya kellesini alacaksın ya da evcilleştireceksin. Bunun başka yolu yoktur, uzaktan bakmayla, bakakalmayla olmaz eylemin içinde olacaksın. Bu sosyolojik bir doğrudur. Dünyanın her yerinde böyle oldu. En kötü durumlarda bile hatta kitlesel katliamlara maruz kalmış siyasi ortamlarda bile insanlar çıkıp ben buyum dedi. En basit dönemi İtalya’da partizanlar döneminde o faşist baskıya rağmen, Musolininin askerleri tek tek insanları evlerinden çıkartarak katletti. Ama hiçbir zaman ben onlardan değilim demedi insanlar. Biz de biraz sıkıya gelince ben onlardan değilim diyip sıyrılma çabası var. Dışta kalanlar aslında ben onlardan değilim diyor.

 

Bu yeni jenerasyon yarın adına bizdeki parti zihniyetini değiştirebilecek bir tetikleyici unsur olabilecek mi? Bu insanlar uzun vadede ben öznesi olabilir mi?

Ben umut var diyorum. Her söylediklerini benimsiyorum diye bir şey yok. Belki tartışmaların içerisinde daha fazla bulunarak pişmek lazım. Ama bu kötü bir şey değil. Hamlık olacak, çiğlik olacak ama bir şeyler olacak. Bu yönüyle olumlu bakıyorum. İktidara kim gelirse gelsin nesiller arası bir çatışma vardır ve bu seçimlerden sonra o düzelecek gibime geliyor.

 

“Kıbrıs Sorununda bir gelişme olursa, öyle veya böyle bir çözüme varırsak taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başlayacak”

Her seçim bir umuttur aslında. 28 Temmuz bu ülkede bir şeyleri değiştirebilecek bir sandık mıdır?

Radikal olarak hemen değişecek diye görmüyorum. Yeni bir sürecin başlangıcı olabilir. Ama bu değişim aslında Kıbrıs Sorununa da bağlıdır. Gerçekten Kıbrıs Sorununda bir gelişme olursa, öyle veya böyle bir çözüme varırsak taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başlayacak. Elenen elenecek, filtre bazılarını kusacak. Filtre ve elek dediğimiz şeyin dokusu daralacak. Şimdiki elekte delikler büyüktür ve çalkaladığında hepsi aşağıya geçer. Ama bir normalleşme sürecine girdiğimiz zaman eleğin geçirgen kısımları daralacak, üstte kalan kalacak, diğerleri geçecek. Bu bir süreçtir. Bu konuda çok radikalim. Hani paket tartışmaları yapıyorlar ya… Seçimlere girsem derim ki al kardeşim paketini istemiyorum, askerini de al istemiyorum derim. Tabii ben zırdeli olduğum için peşime kimse düşmez… Yüzde 100’ü hedef koyarsın 20’si bile bir kazançtır. Ama o öfkenin yüzünü göstermen lazım. O özbenliğin, duruşun şeklini şemalini göstermen lazım. Burada bir koloni düzeni oluşturdular ve seni ezecekler. Hayır diyeceksin kardeşim. Bunu yapabilecek bir toplum var mı, toplum fedakarlıklara hazır mı, toplum maaşımın yüzde 30’unu vermeyin demeye hazır mı? Demez, çünkü 40 bin sterline araba aldı, her ay taksit yatıracak. Etik açıdan bozulan bir şeyleri tedavi etmek, yeni bir siyasi toplumla, yeni bir anlayışla ortaya çıkmak çok zor bir şeydir. Ciddi bir liderlik ve fedakarlıklar ister.

 

“Kasım’da Erbil’de sergi açıyoruz”

Biraz da Danat diyelim. Ümit İnanç çok üreten bir sanatçıdır. Nasıl gidiyor çalışmalar?

Ağustos’ta Amerika, Eylül’de Viyana, Kasım’da da Erbil sergisi var. Bu arada yazdığım kitaplar, üzerinde çalıştığım işler var. Yazarlar Birliği’nde bazı aktiviteler düzenliyoruz.

 

İki toplumlu etkinlikleri çok önemseyen bir sanatçısınız…

Önümüzdeki günlerde 23 Temmuz’da Baf’ta bir sergimiz var. Bu sergi kalelerde olacak. Baf’ta başlayacak, Limasol’dan Mağusa’ya kadar uzanacak. Kıbrıs’ın kale bulunan kentlerinde olacak. Kıbrıs Türk tarafından ben varım, 5 de Rum sanatçı var. Viyana’daki sergi de çağdaş Kıbrıs sanatından bir örnek sergi. 5 kişi gidiyoruz. Kıbrıslı olarak ortak etkinliklerim devamlı sürüyor.

 

“Adın deliye çıkar”

Sanatçı duyarlılığının ortak bir paydada buluşması, birlikte bir şey üretmesini çözüm açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bazı sanatçıların özeleştiri yapması lazım. Sanatçılar siyasete bulaşmamayla büyük bir iyilik yaptıklarını zannediyorlar. Bence sanatçı sözünü sakınmadan söylemeli. İki yıldır siyasi yazıları bıraktım ama hiçbir ortamda siyaset konuşmam demedim. Sonuçta bu toplumun bir parçasıyım, bu toplumda bir düşünür ve sanatçı olarak beğendiğim ve beğenmediğim şeyler var. Kendi fikirlerimi açıklamak zorundayım. Fikirlerimin birinin hoşuna gidip gitmemesi kaygısı da taşımıyorum. Gizlenmek saklanmak, saklambaç oynamak bir fayda getirmez. Bu yüzden sanatçıların biri memur, öğretmen olanları görmüyorsun ortalıkta. Siyasi bir kimlik ön plana çıkarıp toplumun önünde bir davranış sergileme huyu yok ne yazık ki. Sadeci biz de değil bütün Kıbrıslılarda var. Güney’de durum bu şekilde. Acaba ben aktif oldum, yaramaz çocuk oldum da bir halt mı ettim. Öyle bir toplum yapısı var ki maalesef adın gelip deliye çıkar, geçimsiz, huysuz, kimseyi beğenmez olursun.

 

“Yeni neslin merakı çok az”

Öğretim üyeliği devam ediyor mu? Yeni nesillere bu noktada aktardıklarınız ve yeni nesil ne kadar meraklı?

Öğretim üyeliğim devam ediyor. Benim kişisel olarak bir şeyler verme çabam çok. Ancak yeni nesilin merakı çok az. En büyük derttir bu. Üniversite ortaokul ve liseye değişik bir kültür ortamıdır. Orada sen arayacaksın, sen bulacaksın hocan da senin kılavuzundur. Yani  orada yalnızca bilgi edinmeyeceksin, kişilik de geliştireceksin. Entelektüel bir yapın olacak, okuyacaksın. Derse gelip gitmeyle üniversite diploması almakla olmaz. Maalesef bu eğitim sisteminin getirdiği bir durumdur. Öğrenciler üniversiteyi lisenin devamı gibi görürler. Gerçek anlamda üniversitedeki öğrenim sisteminin ne olduğunun farkında değiller. Belki de bunun sorumlusu yalnızca onlar değil, üniversitenin sistemidir. Çünkü akademik bir sistem yerine bürokratik bir sistem vardır. İşte şu kadar kredi alacan, şu dersi alacan, hep öğrenciyi sistemin içine sokuyorlar. Sonuçta bir paket şeklinde geldiği gibi gidiyor. Ama pek iç açıcı değil.

 

Yakın gelecekte, hedefler projeler neler?

Yazarlar birliği olarak birkaç etkinlik düzenlemeye çalışıyoruz. Çağdaş Kıbrıs Türk Sanatı koleksiyonu. Kişileri adresleri belirledik, yazışma aşamasındayız. Kasım’da düşünüyoruz ve bir kitap halinde olacak. Onun metnini yazıyorum. Kendim için çalıştığım zamanlar azdır aslında. Gençlere biraz da bencil olun kendinizi düşünün diyorum çünkü zamanla azalırsınız. Aslında nasihata da gerek yok. Büyük bir çoğunluğu öyledir aslında. İnsanın kendi içerisinde şöyle bir denge kurması lazım. Evet başkalarına bir şey vereceksin, ama başkalarına verdiğin kadar kendine de vermen lazım. Çünkü kendine vermediğin zaman başkalarına verecek bir şeyin kalmaz. O dengeyi kurmak lazım.

 

“Bazıları gerdan kırarak gazetecilik yapar”

Geçtiğimiz günlerde 11 Temmuz Basın Günü’ydü . Basında yazıları yer alan bir isim olarak neler söyleyeceksiniz?

İlk yazımı 1983’te Kıbrıspostasında yazdım. O günden sonra her hafta çeşitli yayınlarda yazdım. Güney’de Politis’de yazdım. Fileleftoros’ta sanat eleştirileri yazdım. Basındaki yerim bir köşe yazarlığı ya da eleştirmenliktir. Gazetecilik yapmadım. Basın etiği, basın tekniği, basın sosyolojisi, basın psikolojisi laflarını söylerken altını çizmek lazım. Çünkü bütün bunlar birbirleriyle etkileşim içerisindedir. Etik bir yerde yazılı bir şey değildir. İstediğin kadar akademik metinler düzenle etik bir kere insan davranışlarında gelişen ötekiyle empatik bir ilişki kurabilen bir beceridir. Bizim basınımızda ne yazık ki pek yok. Basının içinde bulunduğu psikoloji, bir kişi vardır ve yazıyla bir şeyler üretir.

 

“Sağlıklı basından söz edemeyiz”

Bir yazılı kültürün ürün veren akıl yürüten bireyleri olarak basıncılar böyle bir yaşam ortamının içerisindedirler. Nasıl bir psikolojidir bu? Bir yerde patron, bir yerde toplum, bir yerde siyasetçi, bir yerde herkesin birbirini tanıması… Bütün bunları gözeterek doğru adına bir şeyleri savunmak güçleşir. Çünkü zemin kayması, benlik kayması tehlikesiyle yüz yüze kalırsın. Sen kendi kendini muhakeme etmeye başlıyorsun. Ben bunu yazarsam şu olacak, bunu yazarsam şuna dokunurum, ya da şunu yazayım da şuna dokunayım… Böyle bir psikoloji içerisinde sağlıklı basından söz edemeyiz. Ciddi bir sorundur bu.

 

“Basının incelenmesi apayrı bir konu”

Basının psiko-sosyal açıdan incelenmesi apayrı bir konudur. Çünkü insan sadece bilgiyle yazmaz, insan içinde bulunduğu ruhsal durumla yazar. Ne kadar da akılcı davranacağım dese, ne kadar da temsil ettiği ideolojiye uygun yazacağım da dese bunu başarabilmek zor olduğu için orada o psikolojik rahatsızlık başlar. Sosyolojik olarak da yazarın bir konumu vardır.

Bazı yazarlar vardır, gazeteciliği sosyal statü olarak görürler ve o statü üzerinden bir kabullenme tesellisi arayışı içerisindedirler. Hatta bazıları göğüs gererek, gerdan kırarak gazetecilik yaparlar. Burada da bir arıza var. Hani özneden nesneye eğrilen benlikten bahsediyoruz ya o tehlike çıkıyor ortaya. İnsan sahici olmayı unutuyor. Sahicilik tehlikeye dönüşüyor. Ben kendimi satamadım, öldüm bittim… Ben malzeme olarak iyi bir tüketici kitlesine sahip olamadım. Burada basın mensubu kendisini ürün olarak görebiliyor. Tüketilebilen, en fazla izlenen bilinen bir ürün olması lazım. Böyle derin analizler yaptığımızda çok da sağlıklı bir ortamdan söz edemiyoruz. Böyle bir ortamda çok da sağlam duran insanlar da var. Ama bir yerde etik açıdan, psiko-sosyal açıdan ben neysem oyum diye bir yerde durmaya çalışan insanlar da maalesef itilir kakılır.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ