21 Kasım 2017 Salı
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Silahların üzerinde uyuduğumuzu bilmezdik”
18 Mart 2012 Pazar 10:55

“Silahların üzerinde uyuduğumuzu bilmezdik”

Röportaj dizimizin bu haftaki konuğu ilk kadın Bakanımız Onur Borman

Yurdagül BEYOĞLU

Hayat, ezberi bozacak kadar kutsal, ciddiye alınmayacak kadar da kuraldışı. Zaafları, hataları, acıları, sevinçleri ve zorluklarıyla bir bütün olan hayatı konuştuğumuz röportaj dizimizin bu haftaki konuğu ilk kadın Bakanımız Onur Borman. Tadına doyulmaz bir sohbet gerçekleştiriyoruz kendisiyle… Güler yüzü ve tatlı dili sayesinde bize zamanı unutturan Borman’la silah deposu olan evlerini, otomobilleriyle kaybolan aileyi, Kıbrıs’taki çatışmanın içinden, Ankara’daki çatışma içine düşmesini, eşiyle tanışmalarını, Bakanlığa uzanan yolu, kısaca tüm hayatı konuşuyoruz…

 

“Tüm hayat” derken, özet elbet. Zira “ciltler dolusu roman olur” dediği yaşam öyküsünü yazmaya başlamış bile…

 

Soru: Sizi tanıyabilir miyiz?

Limasol’da doğdum. Çocukluğum Limasol’da geçti. İlkokul, orta ve liseyi orada okudum. 19 Mayıs Kolejini bitirdim. 3 kardeştik. Babam Limasol Türk Belediyesi’nde müdürdü. Eskiden Türk-Rum karışık olduğu dönemde orada çalışıyordu. Daha sonra Türk Belediyesinin kuruluşunda kurucu başkan oldu. Belediye başkanı seçilene kadar da başkanlığa vekalet etmişti. Mutlu bir çocukluk dönemi geçirdiğimizi söyleyebilirim. Limasol’da hayat çok farklıydı. Belki de çocuk olduğum için bana öyle gelirdi. Anne baba evindesin, sorumluluk yok… Annem Larnakalı’ydı. Büyükannemin evi denize çok yakındı. Bizim Larnaka’daki evimizde denize çok yakın olduğundan deniz çocuğu olarak büyüdüm. Birde Limasol’un hayatı ayrı güzeldi sanki. Aileler Cumartesi akşamları yemeğe giderlerdi. Pazar günleri de pikniklerimiz olurdu. Tüm bu güzellikler Rumların hareketleri başladıktan sonra bozuldu. 1955’lerde EOKA kuruldu. Zaten EOKA kurulmadan önce de küçük ayaklanmalar başlamıştı. Rumların hareketleri önce İngilizlere yönelikti. İngilizler o yüzden arada örfi idare ilan ederdi.

 

“Örfi idare ilan edilince sevinirdik”

Örfi idare ilan edildiğinde hocalarımız, “hadi çocuklar eve” diyerek bizi eve gönderirlerdi. Biz okulun kapanmasından çok mutlu olur, koşa koşa eve giderdik. Bir süre sonra Türklerle Rumlar arasında da huzursuzluk başladı. Limasol’da Rumlar ve Türkler karışık yaşardı. Rumlarla Türkler arasında pek sorun yoktu. Küçük Türk mahalleleri vardı ama geneli karmaydı. Kesinkes bir çizgi yoktu. Yolun bir tarafı Türk, diğer tarafı Rum şeklindeydi. EOKA’nın kuruluşundan sonra durum değişti. Tabi Rumların Megal-i İdeası vardı ve tüm bunlar bunu gerçekleştirmek içindi. O zaman Rumların bu gayelerini bilmiyorduk. Sorgulama dönemimizde bunları anlayabildik. 1930’lu yıllarda İngilizlere karşı bazı isyanlar olmuş ama biz hatırlamıyoruz.

 

“Annem bizi eve saklardı”

Bizim evin arkasında bir kilise vardı. Papazlar kilisede vaaz verdiğinde annem bizi alır, kapıları, pencereleri sıkıca örterdi. Korkulu günler başlamıştı. İnsanlar eve çekildiğinde İngiliz askeri daha iyi kontrol altına alabiliyordu. Bir gün teyzeme gidecektik. Bir grup ellerinde kesici aletlerle Türk semtlerine dağıldılar. Bir tam dışarı çıkacaktık ki İngiliz askeri dipçiği pencereye soktu ve “girin içeri” dedi. Biz “korkuyoruz, teyzeme gitmek istiyoruz” dedik. “Ortalık yatışsın, izin vereceğim” dedi İngiliz askeri. Daha sonra biz teyzeme gidebildik ama korkudan üç ay eve dönemedik, teyzemde kaldık.

 

“Türkiye’ye gittiğimizde de olaylar karşıladı bizi”

1959-1960 döneminde yüksek öğrenim için Ankara’ya gittim. Ancak burada olayların içinden giden biz, orada da olaylarla karşılaştık. 1960 hadiselerinde de Ankara’da öğrenciydik. Olaylar bizim fakültede başlamıştı. Sürekli nümayişler oluyordu. Hep Türklerle Rumlar arasında karışıklık olabileceğini sandığımdan, okuldaki olayları görünce çok şaşırmış, yadırgamıştım. Sonra 27 Mayıs İhtilali oldu ama güzel bir öğrencilik dönemi geçirdiğimi söyleyebilirim.

 

“Kızlar erkek, erkekler kadın kılığına girdi”

Mülkiyelilerin İnek Bayramı vardır. Bu bayramda her sene eğlence tertip ederdik. Mezun olduğum yılki İnek Bayramında sınıfın erkekleri kadın, kadınları erkek kılığına girmişti. Biz erkeklere kendi giysilerimizi verdik, onlarda bize… Biz bıyık, onlar peruk takmıştı. Çok eğlenceli bir hafta geçirmiştik. 1963 yılında mezun olarak adaya döndüm.

 

“Döndüğümde de olaylar…”

1963 olayları Lefkoşa’da başlamıştı ama başlamadan önce hazırlıklar yapılmıştı. TMT’nin 4-5 yerde silah deposu vardı ve bizim ev de TMT’nin silah sakladığı yerlerden biriydi. Ancak bundan annem dahil hiç birimizin haberi yoktu. 63 olayları çıkınca mücahitler geldi, garajlar açıldı, silahlar çıkarıldı. Garajda araba olmamasına rağmen babam kilitli tutardı. Annem, babamın niçin kilitlediğini bilmediği için canı sıkılır, “araba dışarıda, niçin kilitler anlamadım” derdi. Garajda zeytinlikler, eski şilteler vardı. Annemde silah olduğunu bilmediği için kıymeti olmayan şeylerin kilitlenmesine akıl erdiremezdi.

 

“Silahların üzerinde yaşadığımızı bilmiyorduk”

Ben bir gece ses duydum. Camdan bakınca kasa taşıdıklarını gördüm ama silah olduğunu bilmiyordum. Yani, silahların üzerinde yatıp uyuyorduk. Bir gün mücahitler arka bahçemize kum döktü. Torbalar getirdiler ve yavaş yavaş evin içine kum torbaları döşediler. Mevzi olmak üzere hazırlıklar yapılmıştı. 1964 yılının Şubat ayında Limasol’da hadiseler başladı. Rumlar zaten hazırlıklıydılar. Yunan askerleri de gelmişti. Nitekim hadiseler üç-dört gün devam etti. Türkler çok büyük mücadele verdi. Kendilerinden çok üstün sayıda olmalarına ve Yunan askerlerinin takviyesine rağmen, devlet gücüyle, polis ve asker gücüyle saldırmalarına rağmen Türkler büyük bir başarı göstermişti.

 

“İsyancı Türkler bastırılıyor diyorlardı”

Radyoda, televizyonda “isyancı Türkler” olarak lanse ediliyorduk. “İsyan bastırılıyor” diyorlardı Rumlar. Oysa bu Türkleri imha planıydı. Rumlar Türkleri çepeçevre sarmış, çemberi de gittikçe daraltmışlardı. Mücahitlerin kurşunu bitmiş, atacak tek kurşun kalmamıştı. İngilizlerin araya girmesiyle çarpışmalarda daha fazla can kaybının olması önlenmişti. Türkiye bu dönemde ikazını yaptı. Mart ayında BM askerleri geldi, Barış Gücü oluşturulmasına karar verildi. Limasol bitti, bu kez Baf’a geçtiler. Kıbrıs Türkü 1963-1974 döneminde çok sıkıntılar çekti. Ada sathındaki Türkler yüzde 3’lük bir alana sıkıştırılmışlardı. Bir yerden bir yere gitmeleri kolay değildi. Ancak BM gözetiminde gidebilirdik.

 

“Eşimle okulda karşılaştık” Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

Biz eşimle aynı okulda okuyorduk. Daha önce tanışmıyorduk, okulda karşılaştık. Okulumuz o zaman şimdiki gibi kalabalık değildi. Arkadaş grubumuz vardı. Eşim de o arkadaş grubunun içindeydi. Grup arkadaşlığı içinde başlayan arkadaşlığımız evliliğe dönüştü. Dördüncü sınıfa geçtiğimiz yılın yaz tatilinde Limasol’da evlendik. Dördüncü sınıfı evli okuduk. Limasol’da evlilik hazırlıkları yaparken mobilyalarımızı Mustafa Salih diye bir marangoz yapıyordu. Eşyanın bir kısmı geldi, yollar kapandığı için eşyamızın bir kısmını getiremedik.

 

“Evlendik, ben yurda döndüm”

Evlendik ancak Ankara’ya gidince tekrar kaldığımız yerlere döndük. Ben yurtta, eşim evde kalıyordu. Son senemiz olduğu için, tekrar ev kur-boz istemedik. Eşim mücahitti. 16 yaşında TMT mensubu olmuş. 1963 hadiseleri olunca göreve çağrıldı. Çağlayan bölgesi takım komutanıydı.

 

“Arkamızdaki araçtan hala haber yok”

Ben kapıların (barikatların) açıldığı bir gün cesaretimi toplayıp Lefkoşa’ya gelmeye karar verdim. Rumlar birçok yere barikat kurmuşlardı. Arada bir BM araya girer, barikatları açtırırdı. Bazen “bugün serbest” derler, kayıplar artınca kapatırlardı. Kayıplar olurdu çünkü. Neyse biz 4 araba çıktık Lefkoşa’ya gitmek için. İki Emniyet firmasına ait otobüs, bir sivil araç, birde biz. Önde otobüs vardı. Birkaç yerde durdurdular. Rum polisler kimlik filan sordu. Biz devam ettik ancak bizim önümüzdeki araç hala kimlik kontrolündeydi. O araç hiç gelmedi. Yakalananlar arasında kime piyango vurursa o kaybolurdu.

 

“Ağlayarak 74 Barış Harekâtını karşıladık”

Kıbrıs Türkü çok acı günler geçirdi. Neyse ki 1974 Barış harekatı oldu. Ağlayarak karşıladık tabi. 1968 yılında ateşkes anlaşması imzalandığından daha rahat seyahat etmeye başlamıştık. Makarios’a darbe yapıldığı gün Limasol’a, annemlere gitmek için valizlerimizi arabaya koyuyorduk.. Annemlere gidemedik, eve geri girdik. Ertesi gün mücahitlik yapanları seferberliğe çağırmışlardı. 20 Temmuz sabaha yakın harekat başladığında uyandık. Daha doğrusu teşkilattan bir arkadaşımız geldi haber verdi. Biz heyecanla fırladık.

 

“Türk askeri geliyor diye birbirimize sarıldık”

Çocuğu da kaldırdıktan sonra “Türk askeri geliyor” diye birbirimize sarıldık. O heyecanla uçakları görmek için dama çıktık ancak için ciddiyetini anlayarak geri indik. Harekat 3-4 gün sürdü. Çok sıkıntılı ancak mutlu günlerdi. İnsanlar sevinç gözyaşlarıyla tankların önüne döküldü. Şu an kısaca geçiyorum ama yazsam roman olur. Zaten yazmaya başladım. Gençliğimiz hep olaylarla, hadiselerle geçti. Çok şükür 1974’den sonra hürriyetimize kavuştuk. İlk defa kendi sınırlarımızla devlet kurduk. Kendi kendimizi yönetmeye başladık. Meclisimizle, Anayasamızla, yönetim tarzımızla ayrı bir idareye, ayrı bir bölgeye geldik.

 

“Önce öğretmenlik sonra Cemaat Meclisi”

Soru: Çalışma hayatına ne zaman atıldınız?

Ben Lefkoşa’ya geldikten sonra önce üç yıl kadar öğretmenlik yapmıştım. 1965 yılında oğlum doğduktan sonra çok fazla iş imkânı olmadığı için öğretmenlik yapayım dedim. Çünkü 1963 hadiselerinde binlerce Türk memur işine gidemedi. Rum tarafından 3 bin kadar memur işinden atıldı. 60 Cumhuriyetinde Türk Cemaat Meclisi ve Rum Cemaat Meclisi vardı. Bu meclisler eğitim kültür alanlarında kendi toplumlarına yönelik hizmetler verirlerdi. Her iki tarafta okullarını kendisi yönetiyordu. Eğitim Bakanlığı da Cemaat Meclisi’ne bağlıydı. Dolayısıyla işe gidemeyen tüm memurlar Türk Cemaat Meclisi’nde toplandı.

 

“Moral olsun diye küçük projelerle Türk köylerine gidiyoruz”

Bu Mecliste Bakanlar Kurulu oluşumu yansıtılırdı ama ismi Bakanlar Kurulu değildi. Maliye, Tarım, Eğitim gibi bölümler vardı. 1967 yılında Maliye Bölümüne alındım. Daha sonra Geçici Türk Yönetimi kuruldu, sonra üyelikler oluşturuldu. Böylece Türkler kendi yönetim nüvesini kurmuş oldu. Bende Maliye üyeliğinde Türk bütçe işlerinden sorumluydum. Dar kapsamlı bir yönetim vardı. Moral olsun diyerek Güney’deki Türk köylerine gidip “şu proje olacak” diyorduk.

 

“74’den sonra tüm teşkilatlanmalar yapıldı”

1974 Barış Harekâtı’ndan sonra tüm teşkilatlanmalar yapıldı, yeni bakanlıklar kuruldu. O zaman Otonom Kıbrıs Türk yönetimiydi, 1975’de Federe Devlet oldu. Ben bu dönemde önce Bütçe ve Mali Kontrol müdürüydüm. 1978’de Ekonomi ve Maliye Bakanlığının genel sekreteri oldum. O zaman atamalar Kamu Hizmeti Komisyonu tarafından yapılırdı. Üçlü kararname yoktu. Üçlü kararname çıktı, müsteşar oldum. Genel sekreterlik ve müsteşarlık aynı pozisyondaydı. Yeni Anayasa çerçevesinde yeni Meclis kuruldu. Ekonomi ve Maliye Bakanlığının teşkilatlanmasında, tüm kadroların, ilgili yasaların hazırlanmasında görev aldım. Uzun süre müsteşarlık yaptım. TC ile sıkı bir işbirliğimiz vardı. Karşılıklı heyetlerle Kıbrıs ile TC ilişkilerinin geliştirilmesi, ticari, iktisadi, mali, kültürel, her alanda çalışmalar yapıyorduk. Federe Devletin kalkınması için göletten tutun da, yola kadar kalıcı yatırımlar yapılıyordu. Karşılıklı daimi heyetler oluşturuluyordu. 1978’den 1992’ye kadar gerek Federe Devlet, gerekse KKTC zamanında TC ile yürütülen çalışmalarda tüm heyetlerin başkanıydım.

 

“Bakan değişse de hizmet aksamazdı”

TC ile birçok projeye imza atmıştık. Yeni bir bölge oluşuyordu ve bu yeni bölgenin altyapısı oluşturuluyordu. Ben o dönem müsteşar olarak teknik düzeyde çok çalıştım. 15 yıllık müsteşarlık dönemimde 10 defa Bakan değiştirdim ama hiçbir zaman hizmet aksamazdı. Çünkü o zamanki bürokrasi yapısında daha değişik bir anlayış vardı. Sağlam bir bürokrasisi vardı o dönemin. Partizanlık -bürokrasi içine- yayılmamıştı. 90’lardan sonra partizanlık yayılmaya başlayınca bürokrasi bu hale geldi.

 

“O dönemin Başbakanları da farklıydı”

Soru: O dönemki bürokratik ve siyasi ortamla, şimdiki ortamı kıyaslayabilir misiniz?

O dönemin Başbakanları da farklıydı. Siyaseti gelip geçici, müsteşarları kalıcı görürler, bir suç işlemediği sürece müsteşarı görevden almazlardı. Daha sonra siyaset ağır basmaya başladı. O dönem KKTC ekonomisinde ilerlemeler oldu. TC’nin sıkıntıda olduğu dönemlerde bizde aynı parayı kullandığımızdan bazı sıkıntılar yaşadık ama buna rağmen demokratik anlayış, uzlaşı ortamı vardı. Onun yanı sıra sivil toplum örgütleriyle hükümet ilişkileri siyasi olmaktan öte, ülke menfaatlerinin gözetilmesi ve insanların refah düzeyinin geliştirilmesi anlayışıyla yürütülüyordu. Bu hedefte görüş birliğine varır, uzlaşırlardı.

 

“Her gelen keyfine göre insanları yerinden edemezdi”

Birde her gelen keyfine göre insanları yerinden yurdundan edemezdi. Tecrübe birikimini, bürokrasideki verimini ülke menfaatleri için kullanıyordu. Siyasi görüşünüze değil, konunuza vakıf olmanıza, uzlaşı kültürüne sahip olup olmadığınıza bakılırdı. Önemli olan devlete sahip çıkılıp, doğru bir şekilde hizmet verilmesiydi.

 

“Gelir dağılımı eşitti”

Ayrıca, gelir dağılımının yelpazesi örnek teşkil edecek şekildeydi. Çok fakir, çok zengin değildi insanlar. Hükümetler buna çok dikkat ediyordu. “Gelir dengesizliği huzursuzluk yaratır, toplum yapısını bozar” diye düşünüyorlardı. Halkın geneline yönelik gelirin artırılması projelerine önem verilmişti. Şimdi gelir dağılımında çok geniş uçurumlar var. O dönem bu uçurum yoktu. Son 10-15 yılda genel olarak kamu menfaatleri yerine şahıs ve zümre menfaatleri ön plana çıktı.

 

“Şimdi önemli olan partili olmak”

Tahsil gören yüzlerce çocuğumuz ülkelerine büyük bir ümitle döndükten sonra bilginin, ilimin, tahsilin, nerede okuduğunun, ne yapabileceğinin hiçbir kıymeti olmadığını görüyor. Bu da gençler üzerinde büyük bir moral bozukluğu yaratıyor. Şimdi önemli olan partili olmak. Ne tahsile gerek var, ne bilgiye, ne görgüye… Bu anlayış, gençliğe yapılan en büyük kötülüklerden biridir. Partizanlık kalkmadığı sürece bu böyle devam edecek ama ben günün birinde düzeleceği ümidini taşıyorum. Bu kadar eğitimli kişilerin olduğu bir toplumda aklıselim galebe yapacaktır. Sistemde değişiklik olması gerekir. Zaten çok uzun süre aynı liderlerin başta olduğu ülkelerin siteminde bir sakatlık var demektir.

 

“Bir anda kendimi siyasette buldum”

Soru: İlk kadın Bakanımızsınız. Politikaya ne zaman girdiniz?

Üst kademe yöneticiyken bir anda kendimi siyasette buldum. Daha önce de teklif yapılmıştı ama ben üstünde durmamıştım, çünkü politikaya girmeye niyetim yoktu. 9’lar hareketinden sonra Cumhurbaşkanlığına geçmiştim. O zaman Cumhurbaşkanımızın politikaya girme yönünde telkinleri olmuştu.  1992 yılında politikaya girdim. 1993’de Ekonomi ve Maliye Bakanı oldum. Çalışma Sosyal güvenlik ve İskân Bakanlığı yaptım. Ekonomi Maliye Plan Komisyonu’nda başkan olarak çalıştım. 1999 yılında politikadan ayrıldım. İlk kadın Daire Müdürü, ilk kadın müsteşar, ilk kadın Bakan ve ilk kadın parti sekreteriydim. Siyasette kadın olmanın zorluğunu direk görmedim ancak bazı noktalarda kadın olmanın getirdiği dezavantajlar var. Gece çıkamazsınız, köy gezilerine gitmeniz zordur. Toplum yapımızda kadına bugün dahi kısıtlayıcı roller biçilmiştir ki, bizim dönemimizde erkekler, kadınlarla çalışmaya alışık değillerdi. Sizin, erkeklerin iki misli çalışarak kendinizi kanıtlamanız gerekirdi. O zaman şimdiki gibi kadınları cesaretlendiren yayınlar da yoktu. Hareketlerinize çok dikkat edecektiniz ama siyasetteki pozisyonlarım esnasında saygısızlıkla karşılaşmadım.

 

Soru: Tekrar aileye dönelim isterseniz…

Oğlum 1965 yılında doğdu. Burada koleji bitirdi. Ankara’da Tıp okudu, profesör oldu. Şimdi Başkent Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif anabilim dalı başkanı. O, akademisyen olmak için Ankara’da kaldı. İhtisasını Hacettepe’de yaptı. Mezun olduktan sonra Başkent Üniversitesine girdi, kariyerini orada devam ettiriyor. Üç çocuğu var. Kızım da 1978 doğumludur. Çalıştığım için çocuklar arasında yaş farkı var. Çalışırken yardımcım vardı ama ikinci çocuğa çok zor karar verebildik. Hüseyin (oğlum) çok isterdi bir kardeşinin olmasını. Hoca “kaç kardeşiniz var” diye sorarmış, Hüseyin parmak kaldıramadığı için üzülürmüş. Eve gelince, “hoca kaç kardeşiniz var diye sordu, parmak kaldıramadım” derdi. Etraftan da baskı gelince kızımız doğdu. Kızım da Ankara’da, Bilkent Üniversitesi’nde okudu. Amerika’da master yaptı. Şimdi Ankara’da uluslararası ilişkilerde doktora yapıyor. Onun da hedefi akademisyen olmak.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ