18 Ekim 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Sanat genlerinde var
12 Ağustos 2013 Pazartesi 09:10

Sanat genlerinde var

Tâ çocukluk yıllarından ‘koşar adım’ bugünlere varacağını bizlere gösteren Berkay Tulumbacı, ailesinden kilometrelerce uzaklarda “bizim gururumuz” olma yolunda Tiyatrodan Beyaz Cam’a merdivenin basamaklarını tırmanmakta…

İsmet ÖZGÜREN

Barkay Tulumbacı, genlerinde “Sanat”la doğan genç bir adam. Berkay’la tanışıklığımız ta hayata ilk “Merhaba” deyişine dayanmakta. Berkay BRT’nin deneyimli Haber Spikerlerinden Filiz Tulumbacı ve Emekli Subaylarımızdan Harun Tulumbacı’nın 2 evlatlarından biri. Ta küçüklüğünden “Ne olacağı nereye gideceği” bellidir diye nitelendirmeler var ya işte Berkay da bu söylemleri yanıltmayacak nitelikte genç bir adam…

Ta çocukluk yıllarından bugünlere koşar adım gideceğini bizlere gösteren Berkay Tulumbacı, bugün ailesinden kilometrelerce uzaklarda bizim “Gururumuz” olma yolunda merdivenin basamaklarını tırmanmakta. Sevgili Berkay Tulumbacı’yla Ada’ya son gelişinde söyleşi için randevulaşmaya çalışırken İstanbul’dan bir telefon geldi “İş görüşmesine gelebilirmisin” diye, hem Berkay üzüldü hem de ben söyleşimizi yapamayacağız diye, ancak imdadımıza Teknoloji denen sihirli imkan yetişti. Ben sorularımı Berkay’a gönderdim o da cevaplarını bana yolladı.      

 

Ailede Sanat dönem dönem ön plana geçmiş

Sanat aşkı nasıl başladı ve burada yönlendirici etkenler ne oldu. Anne Radyocu Baba ise emekli asker ailede bu yolu izleyen birileri oldu mu?

Aslında bizim ailede sanat, dönem dönem herkesin hayatında ön plana geçmiş, sonrasında hayat koşulları, onların ilgilendikleri sanat dallarını meslek olarak düzenli bir şekilde yapmalarını engellemiştir..ama tabi ki kimse hala bunlardan vazgeçmemiş, ara ara da bu konularda aktifleşiyorlar..Annem şu an radyocu evet ama geçmişinde o da Tiyatroyla ilgilenmiş, Antalya'da yaşadığı dönemlerde -daha babamla tanışmadan- Antalya belediye tiyatrosunun ilk oyunlarında rol almış ve kurucularındandır.. daha sonra Hacettepe üniversitesi devlet konservatuvarı tiyatro oyunculuk bölümü sınavlarına bir  "çılgınlık" yapıp aileden habersiz,değerli ve zorlu jüri ekibini altedip kazanmıştır..sanırım dedemler pek istemiyorlardı olmamış :)..sonraki hayatına ise bale yaparak devam etmiş annem..Antalya'da çeşitli bale gösterilerinde bale yapmış, dersler vermiş.bir sürü öğrencisi vardır..o dönem kurdukları okulda halen dersler verilmektedir..babam deseniz karakalem'e, resim'e çocuk yaştan ya gönlünü ya da zamanını kaptırmış biridir..rahmetli dedem zamanında Mağusa'nın hatırı sayılı tabelacılarından biri..babamlar okuldan çıkar, amcalarımla beraber dükkana yardıma giderler..babamın yazısı çok güzeldir..resimleri de aynı şekilde..sadece Resim değil, maket yapımlarında da çok iyidir..asker tabi ki ve herşey muntazam, olması gerektiği gibi.. fazla bir şey göremezsiniz..kardeşim "Duygu" piano resitalleri veriyor gurur duyuyoruz..o da kendini bir tanesine kaptırdı ve yüksek ihtimal hayatının her döneminde olacak..bundan dolayı çok mutluyum.. bunun dışında öz teyzem şiir yazar ama bankacı, annemin teyzesi ressam, amcam müzisyen ve emekli astsubay ve Kıbrıs'ta çok işler yapmıştır..kuzenim var ümit tulumbacı hala profesyonel olarak Kıbrıs’ta müzisyenliğe devam ediyor..çok değerli müzisyenlerin toplandığı "Öldüren şampanya" grubuyla çalışıyor ve çok iyiler..yani demem o ki beni sevgiyle, sanat ruhuyla, aşkla yetiştiren bir ailede, hatta ve hatta çocuklarının adını "Duygu" koyan bir ailede, sanat aşkı onlardan gelen, kendiliğinden "Yön"lenen bir hediyedir..böylelikle hepsine teker teker burdan teşekkürü bir borç bilirim..gönül borcu :))

 

Hayatım boyunca hep büyüklerle okudum

 Aileden küçük yaşlarda kopuş ve böylesi zor bir alana yönelme beraberinde ne gibi sıkıntılar getirdi.

Ben okul hayatım boyunca (ilkokul, ortaokul, lise) zaten hep kendimden büyüklerle okudum..ama tabi 1 yaş vardı hepsiyle aramda..en yakın dönem lise diye söylüyorum,bu durum, hiçbir zaman ordaki arkadaşlarımla aramızda bi problem yaratmamıştır..öncesi zaten daha bir çocukluk..şimdi tabi üniversite ortamı başta çok değişik gelen bir ortam..aileden hemen kopup artık herşeyi tek başına yapabileceğin, "oh be artık yalnızım" diyerek eğlenceli başlayan bir ortam..tabi üç ay sonra elektriği biri kestiği zaman esas yalnızlığı o zaman anlıyorsun..:)) aslında yalnız olmadığını, birilerinin sana her ay kapıya kağıtlar bıraktığını, "seni düşünüyoruz, bak elektriğimiz tuttu ama kağıtlarımıza hiç cevap vermiyorsun" dedikleri zaman birileriyle daha ilgilenmen gerektiğini düşünüyorsun..elektrik dairesi gibi, su gibi, doğalgaz gibi..bu arada Türkiye'de doğal olan herşey çok pahalıdır..doğalgaz, doğal meyve, doğal su...doğal nedir hani doğadan gelen, ne biliyim kaynak suyu falan ya da dalından meyve..doğal ama pahalı..neyse konudan sapmayayım :)..mutlu, mesut, çok eğlenceli başladığın üniversite ortamında birden gerçeklerle yüzleşince bi dumur oluyorsun..yavaş yavaş alışmaya başladıkca alışacak şeyler hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor..sonra sanırım bu "kendi ayaklarının üstünde durmak" oluyor diyip devam etmeye çalışıyorsun..hep kendimden büyüklerle okudum demiştim..bu sefer gerçekten çok büyüklerle okumaya başladım..ne biliyim en yakın arkadaşım benden 7 yaş falan büyük..3. sınıfta olup aramızda 11 yaş olan arkadaşlarım var falan..hani herşey o kadar büyük ki bana..o anda..İzel'den bahsetmeden geçemeyeceğim..İzel Seylani ile sınıf arkadaşıyız ve yaşıt diyebileceğim tek kişi o bir de Kıbrıslı..onunla çok destek olurduk birbirimize genelde yaş konularında..Kıbrıs’ta çok güzel işlere imza attı kendisi..gurur duyarım.. neyse herşey çok büyüktü tabi ki ama karşıma iyi insanların çıkması, beni kabullenmeleri, gerçekten de aramızda "biraz!" yaş farkı olmasına rağmen onlara uyum sağlayabilme çabam,onların da daha anlayışlı olmaları çok güzel dostluklar ve beraberinde, okul hayatımda ve ilerde yapacak olduğum meslekte "başarı kazanacağım" desteğini ve güvenini getirdi..sınıfta az kişi olduğumuz için ve sürekli, mecburen ya da isteyerek görüştüğümüz için kavgalar çıkıyordu..zaman zaman bu "yaşla" alakalı da insanların bunu su istimal ettikleri anlar oluyordu..ama bunlara hiç takılmayıp tekrardan toparlanıyorduk..çünkü orda büyük sıkıntıları kendi aramızda pek yaşamazdık...bütün öğrenciler aynı sıkıntıları yaşardı..herkes eşit ve aile ortamı vardı..aileden küçük yaşta koptuktan sonra kendine prefabrik bir aile yaratıp yoluna devam etmek zorunda kalıyorsun..

 

Türkiye’de herkes oyuncu herkes müzisyen

 Türkiye gibi büyük bir Pazar ve hergün onlarca hatta yüzlerce ismin deyim yerindeyse yıldız gibi parlayıp söndüğü bir ortamda bu yolu kendi ayakların üzerinde yürüyebilmenin zorlukları?

Evet türkiye çok büyük bir pazar..baktığınız zaman herkes oyuncu herkes müzisyen..bu kadar çok alternatif'in arasında nasıl yol alırım, nasıl ilerlerim, okul bitince ne yapacağım, ajanslara mı kaydolsam, yoksa tanıdık mı bulsak falan gibi bir sürü soruyla mezun oluyorsunuz..öncelikle bu işin kalbinin attığı yere, istanbul'a gitme fikri şöyle bir aklınızdan geçiyor..sonra oluşan prefabrik ailenin de yardımıyla ve tabi ki desteğini hiç esirgemeyen esas ailenin yardımıyla "bir cesaret" İstanbul'a adımınızı atıyorsunuz ve hemen bağırıyorsunuz: "seni yeneceğim İSTANBULLLL" ve film başlar..şaka yapıyorum tabi ki öle bağırmalar çağırmalar yok da  bi ufaktan tırsma hali var..yani tahta bavulla parklarda sabahlama olsun, işte ne bileyim kahvedekilere "İstanbul nerede?" sorusu olsun hani bu tarzda bir ürkmeyle, çaresizlikle ya da saflıkla gidilmiyor..arkadaş çevrenin tecrübeleriyle, fikir paylaşımlarıyla ve bu konular üzerine okul hayatımız boyunca yaptığımız yararlı tartışmalar sonucu belli bir yol çizip bir hedef belirleyip ve plan yapıp önce arkadaşlarının yanında kalmak suretiyle İstanbul'a adımınızı atıyorsunuz..sonra "elimizde ne var?" sorusu geliyor ve bununla ilgili görüşmeler yapılıyor..başvurular yapılıyor..arkadaşların seni bir yerlere öneriyor..hiç tanımadığın ummadığın biri senin mezuniyet oyununu izlemiş oluyor ve sana bir iş teklifi yapıyor..yapmam gereken ise şu idi; fırsatları değerlendirip, attığım adımların benim sadece günümü kurtarmaması ya da o sezonu..bir sonraki işime referans olması..dolayısıyla adımlarımı doğru atmam gerekiyor ve doğru kararlar vermem gerekiyordu..sürekli işlerle alakalı arkadaşlarımla hep istişare halinde oluyorduk..hala oluyoruz..yani hayatını buna göre yaşamak gibi bişey.. bu televizyon, dizi-film piyasası için böyle tabi ki..Tiyatro çünkü her yerde tiyatro..o sahnede olmak insanların gözünün içine baka baka canlı bir şekilde etkilendiklerini ya da nefret ettiklerini görmek en güzel şey..yani işini yaparken eleştiriliyorsun..ufak bir rolün olsa bile o oyundaki değerini insanlar hemen veriyorlar..gerek seyirciler..gerek rol arkadaşların..o yüzden tiyatronun yeri ayrıdır her zaman..bu iki yolda da yanında olan 3 tane etmen var..1. si senin başarılı biri olup olmadığın,, 2.si yaşam kaliten. yani mutluluğun, kendine güvenin ve auran,, 3.sü ise şans..en önemlisi şans..bakıldığı zaman sadece birinci seçenek somut birşey olarak görünüyor.."başarılıysan her işte varsın" gibi ancak bir dizi görüşmesine giderken senin gördüğün, hissettiğin karakter sakalsız bir karakter ama onların istediği çok sakallı bir karakter olabilir..ve sırf sıcak olduğu için birkaç gün önce "abi yanağım yok, dudaklarım yok huhahaha" gibi iğrenç espiriler yaparak sakalını bir bir kestiğin an'ı hatırlarsın..o zaman hepsi somut bir hal alır..

 

Mektepli olmak bu alanda insana bir özgüven veriyor

 Bu alanda Mektepli olmanın avantajları…

Mektepli olmak bu alanda insana bir özgüven veriyor..sırtını en azından dayayabileceğin bir yer oluyor..hele bir de iyi bir okuldan da mezun olmuşsan insanlara "ben Eskişehir'den mezunum" diyerek bazı ortamlarda sana artı1 puan katıldığını düşünerek daha cool bir havaya bürünebiliyorsun..Konservatuvar'lı olmanın avantajları sana devlet tiyatrolarında çalışabilme ya da eğer kapanmazsa ve sınav açılırısa -ikisi de büyük bir sorun çünkü- oralara başvurabilme hakkı veriyor..Bir de işte sosyal hayatta "Konservatuvar bitirdim tam yerinde okudum..evet ben yaptım" falan gibi muhabbetler yapabilmeni sağlıyor..devlet tiyatrosu dışındakiler çok da önemli şeyler değil zaten..diploma sadece devlet Tiyatrosuna yarıyor..ama esas avantajı getiren, seni sen yapan, oyunculuk tarzında sana ışık tutan içindeki insanlar..okul sana hep anahtar verir kapıları bulup açmak senin elindedir..herkesten bir şey öğrenirsin..herkesi örnek alabilirsin..herkesle çok yakın olabilirsin..okul orda arazi görevinde bina görevindedir sadece..verdiği diploma da işte "biz 4 yıl bu binadaydık" yazısı..o arazide hepimiz ilk mezunlarımızdan son mezunlarımıza ve okuyan öğrencilere kadar hepimiz sadece samimi olmayı ve "insan" olmayı öğrendik..adı konservatuvar değil de başka bir kurs olsaydı yine aynı şeyleri öğrenecektim..yine aynı şekilde İstanbul'a gidecektim..en azından adı "Konservatuar" arada hava da atabiliyorum ;)..

 

İstanbul’da Tiyatroya başlayınca Eskişehir’deki evimi apar topar annem kapatmaya gitti.

 İlk görücüye çıkış ilk teklif ve ilk rol..

İstanbul'a geldikten bir süre sonra bir kaç görüşmenin ardından devlet tiyatrosunun sözleşmeli oyuncu seçmelerine girmiştim..gerçekten görücüye çıkış oldu..çünkü sahnede sadece duruyorduk..bazı kişilerden ertesi gün için bir sahne hazırlamalarını istediler..bende ise şans faktörü devreye girdi direk oyuna alındım ertesi günü provaya çağırıldım..Eskişehir’deki evim duruyor, burda kalacak yerim yok..ne yapsam bilemedim..tatil diye çıktığım evimi annemler kapatmaya gitti..ilk işimi bulmuş oldum..oyunda çok değerli yıldızlar tanıdım, tiyatro piyasasında ve dizilerden de tanıdığımız bazı oyuncularla rol arkadaşı oldum..diğer sözleşmeli arkadaşlarımla onlara saygımızdan hiç kusur etmedik..bu müdüriyet tarafından da görülmüş olsa gerek bir kaç oyunda da oynamamız için bize tekliflerde bulunuldu..bir tane çocuk oyununda başrol oynadım..bir büyük oyununda da Anacast'ta görev aldım..1 sezon içinde üç tane oyunda görev aldım..büyük oyununda ana cast da görev almam aynı oyun içinde 5-6 tane de farklı rollerde oynamak çok faydalı ve zevkliydi benim için..hepimiz yoruluyorduk ama güzel vakit geçiriyorduk..yorgunlukların sonucunda ise çocuk oyunundan "Direklerarası seyircileri en iyi erkek oyuncu ödülü" ile döndüm...Seyirci ödülü olmasının bambaşka bir güzelliği var..oyunun sonundaki alkışların dışında bir de özel olarak tebrik alıyorsunuz..bu çok gurur verici bir şey..

 

"Sakarya -Fırat" dizisiyle ilgili teklif gelince bu fırsatı iyi değerlendirdim.

 Ardından gelişen süreç. Birlikte çalışılan yapımcı ve Yönetmenin bu noktadaki rolü ve gücü..

O sezonu bitirdikten sonra, tekrardan mezuniyet dönemine geri döndüm.. Yine iş görüşmeleri araştırmalar v.s... Devlet tiyatrosunda oyunlar önümüzdeki sezon da devam edecekti..Zaten her sene zaman zaman dizi görüşmelerine gidiyordum..sezon açılmadan birkaç ay önce "Sakarya -Fırat" dizisiyle alakalı gittiğim görüşmeden, deneme çekiminden haber geldi..eğer çalışmak isterseniz dizi Isparta'da çekiliyor haber bekliyoruz dediler..ben de tabi ki yapımcı Osman Sınav olduğu için bu fırsatı iyi değerlendirmek istedim..anlaşabildiğimize sevindim..Yönetmenimiz ise Veli Çelik olacaktı..çok iyi bir yönetmendir..umarım bir daha çalışabilirim..Osman Sınav'la ara ara görüşüyorduk..orda çalışma şartları pek güzel değildi ama buna rağmen hepimiz birlik olduk yapımcımızdan yönetmenimize, oyuncumuzdan bize çay ikram eden çalışanlarımıza kadar hepimiz dizinin finalini güzel bir enerjiyle bitirdik..yapımcı ve yönetmenin bu noktadaki -benim açımdan- rolü; karlı dağlar, çamurlu yollar, uçurumlar, zorlu çalışma şartlarından daha önemli bir hal almış oldu.. ve tabi ki yönetmenimizin sabrı,üstün çalışma performansı,pratik zekası,samimiyeti ve disiplininden dolayı çok çok daha önemli bir hal almış oldu..

 

“Hedef hiç bitmiyor..her zaman ulaşmam gereken bir nokta varmış gibi”

Ve elbette ki hedef…

Hedef.."hedef" güzel bir konu evet..siz hedef deyince, kendi içimde uzun bir süredir bu konuya değinmediğimi farkettim..spesifik olarak bir şey söyleyemiyorum şu anda..ancak bu bir hedefim olmadığından dolayı değil..hedef hiç bitmiyor..her zaman ulaşmam gereken bir nokta varmış gibi hissediyorum..bunun nedeni sürekli üretme ihtiyacı..sürekli birşeyler yapmam gerekiyormuş gibi geliyor..her yeni bir rol bir hedef olarak da algılayabiliriz..ya da her yeni proje bir hedef..yeni şeyler üretilmesi gereken, hem izleyiciyi tatmin edecek hem de kendimi tatmin edecek bir şeyler..yapmaya çalıştığım her şeyi içimden gelerek, tüm samimiyetimle tecrübe etmeye çalışıyorum..bu tecrübeler birikip birikip mutlaka bir sonuca ulaştıracaktır beni..yani hedef'e..belki bir yıl sonra..belki de 50 yıl sonra..ama bu son hedef mi olacak? eğer ulaştıktan sonra ruhum bu bedenden ayrılırsa, bu bedenle ulaştığım son hedef olabilir tabi ki :)..tiyatro ve oyunculuğun yanısıra müzikle de kendimi bildiğim zamandan beri ilgilenirim..nacizane gitar çalarım..sıkıntılı dönemlerimde olsun,keyifli dönemlerimde olsun ne olursa olsun onu yaparım..yaptığım zaman ruhumla, içimden gelerek yapmaya çalışırım..o zaman keyif verir, o zaman keyif alır karşımdaki insanlar..tecrübe sayılır mı bilmiyorum ama bunu öğrendim ben..tiyatro, oyunculuk, müzik, dans v.s. bunların hepsi insanın ruhuyla canlandırdığı,icra ettiği sanat dalları..yani bana göre olması gereken o..hedefim ne olursa olsun, ruhum canlı kaldığı müddetce, ben uğraştığım sanat dallarını sanırım bu şekilde yapabileceğim..kendimce sürekli üretmeye devam edeceğim..içlerinden bir tanesi ya da yaptığım ufacık bir nüans bir kişiye bile ulaşabilmişse "ilk" hedefime ulaşmış olmak kesinlikle bana mutluluk verecektir..

 

 "Özgünlük" dürtüsüyle hareket ediyoruz..bazen farkında olmadan”

Toplumsal olaylara duyarlı bir genç olarak Sanatla bir yerde Entelektüel veya Aydın sorumluluğuyla hareket o piyasada “Göze batan” ve yol tıkayan bir davranış olabilir mi?

Bu piyasada göze batan, yol tıkayan o kadar çok etken olabiliyor ki bu da bunlardan bir tanesi diyebiliriz evet..ister istemez sorumluluk bilinciyle ve aynı zamanda içinizden gelen -yaptığımız meslekle alakalı olarak da- "özgünlük" dürtüsüyle hareket ediyoruz..bazen farkında olmadan..bu dürtü yaptığımız meslekteki temel dürtülerden bir tanesi..okullarda, profesyonel yaşama bu şekilde hazırlanıyoruz..profesyonel iş hayatında bu şekilde var olmaya çalışıyoruz..yaptığımız gözlemlere, tanıştığımız insanlara, canlandıracağımız karakterlere hep bu dürtüyle yaklaşmak artık refleks olmuş durumda..işte bu yüzden "Özgünlük dürtüsü" sadece iş hayatıyla sınırlı kalmayıp, dediğim gibi tanştığımız insanlara karşı da, toplumsal olaylara karşı da hep içimizde var olan ve onunla beraber hareket etme içgüdüsüne dönüşüyor...şu zamanda şu durumda kendimi kesinlikle  "Entelektüel veya aydın"  kategorisine sokamam..ilerde de bunu yapamam zaten..yani bunu benimle alakalı yapacak kişi ben değilim..ama ben her zaman farkında olarak ya da olmayarak olaylara kendi gözümden bakıp, eğer ilgileniyorsam araştırmalar yapıp, kendi fikrimi üretip insanlarla kendi fikrimi paylaşabilirim..fikrimi sonuna kadar savunabilirim, tartışabilirim..

:)) çok güzel cümleler bunlar tabi ama bu piyasada bunları çok yaparsanız tabi ki de "göze batan" olursunuz..çünkü her meslek alanında olduğu gibi bunda da bir "sistem" var..sistemler genelde eskimiş olur, arızaları olur, olması gerektiği gibi değildir, hep içten içe eleştirilir...ama kimse değiştirmek için çaba sarfetmez..bir kişi ağzını açar hop hemen susturulur ya da susar..bir diğeri hiç istemez ama çekinir..aslında küçük küçük kurulan sistemler kendi içinde sorunlara sahiptir..toparlanması gereken büyük sistemdir..neyse çok sistem dedim kelimeye yabancılaştım :)..bizimkinde ise başta egolar konuşur.. sonra yine egolar konuşur..sonra biraz ego daha..iki tane yüksek ego yanyana duramaz olay çıkar..iki küçük ego'dan da üretim olmaz..o yüzden özgünlük gider ve denge kurmaya çalışırsın..Bir de karşılıklı kurmaya çalışırsan hocam Erdal Küçükkömürcü'nün dediği gibi "dadından yenmez"... ama bazı zamanlar da gelir ki, göze de batsan, yolun da tıkansa gözün hiçbir şeyi görmez..

 

“Abilerim ablalarım bana hiç plastik bişeyler atmamıştı”

Gezi olaylarında bizzat yer alan genç bir aydın ve sanatçı olarak hissettiklerin ve seni oralara çeken etken…

İşte bu bazı zamanlar..gözün hiçbir şeyi görmez dedim belki ama bu bazı zamanlarda gözün öyle bir görür ki ondan sonra kararır..ya bir biber gazı fişeğiyle ya da bir plastik mermiyle..belki ölürsün bile..bu zamanlarda yolun tıkanmasın diye konuşursun zaten..ya da göze batma diye..herkes eşit olsun "özgün" olabilsin diye..içinden nasıl geliyorsa yaşasın, vatanına milletine hayırlı, verimli, üretken birer insan olsun diye konuşursun.."insan" olabilsin diye...insan olabilelim diye..Açıkçası bu kadar büyüyebileceğini tahmin etmiyordum..genelde her haftasonu olduğu gibi  bazı şeylerden memnun olmayan bir grubun, "sorumluluk bilinciyle" taksim'e gidip ufak çaplı bir polis müdahalesiyle olaysız bir şekilde dağılacağını düşünüyordum..hatta düşünmüyordum bile..çünkü bu durum o kadar rutin bir hal almış ki hayatımızda uzaktan sadece haberleri izleyip bize "gösterilen kadarıyla" yetinirdik..bu seferki doğa içindi..ağaç için..ben yine Isparta'ya çekime gittim..takip ediyordum..sonra havada tazyikli suyla takla atan adam'ı gördüğüm zaman, kafasına kapsül isabet eden kadın'ı gördüğüm zaman aslında bizde birçok şeyin biriktiğini ama bunların hepsini çocuk ruhlarımızla yataklarımızın altına ittiğimizi, öğrendiğimiz saygı ve sabır kavramlarından dolayı bunları görmezden geldiğimizi kocaman ama kocaman bir yumruk etkisiyle farkettim..artık ne sabredilecek birşey kalmıştı ortada ne de saygı kavramı doğru kullanılıyordu..saygı duyduğum ailem, ustalarım, dostlarım, arkadaşlarım hatta ve hatta tanımadığım insanlardan hiçbiri beni tazyikli suyla havada üç takla attırtmamıştı..küçükken beni gezmeye götüren, ailemin emanet ettiği benim hem eğlenmemi hem "yaşamamı" o "gezi" sırasında en güzel dondurmayı en rahat yerde yiyebilmem için beni "korumakla görevli" Abilerim ablalarım bana hiç plastik bişeyler atmamıştı..ya da biber gazı..bu işte yolunda gitmeyen bir sürü şey vardı..bu hislerle, döner dönmez direk taksim'e gittim..bütün arkadaşlarım orda..oh dedim doğru yerdeyim..işler iyice çirkinleşmeye başladı..orda özgürlükten, doğadan, ağaçlardan, huzurdan, demokrasi'den, insanlıktan bahsederken, sesimizi duyurmaya çalışırken, "bu sefer kesin bizi duyacaklar, anlayacaklar" derken biz;  birden çapulcu olduk..insanlar ölmeye başladı..hem de sadece "aynı ortamda olmadığımız için" arkadaşımız olmayan insanlar..yani bizim gibi düşünen insanlar..benim gibi Eskişehir'de okuyan...üzüldük..çok üzüldük, ağladık..sinirlerimiz bozuldu..anlam da veremedik..bütün bunlar olurken bir de suçlandık..camiye girip içki içmişiz..içmedik!..biz sadece üzüldük, ağladık, alındık!..genelde biz arkadaşlarla hüzünlü olunca mutsuz olunca çıkıp içki içerdik evet..ya da mutlu olunca içki eşliğinde eğlenirdik evet..çok içtiğimiz zamanlar da olurdu..ama içmedik!..hem de en çok o zamanlar içmedik!..boğazımızdan geçmedi..çünkü neyin nerde ne zaman yapılacağını zaten  biliyoruz..zaten esas sorun da bundan kaynaklandı..neyin nerde ne zaman yapılacağı gazlı,sulu bir şekilde anlatılmaya başlandı..insanlar "toplum içinde" içinden geldiği gibi yaşayan varlıklar..bu yüzden ben kimseye " içimden geldiği gibi yaşayın" diyemem..öyle ancak ben yaşarım..

Saygı ve sabır'ın yanında bir de sevgi var..Müslümanlık sevgi temelli'dir..bana göre tabi ki..tek bir duyguyu barındırır diyemem..ama güzel hisleri, iyi olan duyguları, iyiliği, güzelliği, huzur'u, temizliği v.s.. iyi olan herşeyi barındırır ve herkesin özelidir..dinde herkes algılayabildiği kadarını yaşar..kendine hitap ettiği kadarını alır..görebildiği kadarını görür..İslam bir felsefedir..İslam felsefesi vardır..o yüzden özeldir..o yüzden son dindir..o yüzden kaç bin yıldır herkese hitap eden dindir..hitap ettiği kişiler, iyilik yapar, yardım eder, karşındakini dinler, haksızlık yapmaz, sevgi doludur.."sevgi" duygusunu bu şekilde anlatmak istedim..özeldir..herkes beceremez..sonuç itibariyle herkesin bir isteği vardı..herkes sesini duyurmak için oraya gitti..herkesin kendine göre nedeni vardı..benim de kendime göre nedenlerim vardı..bazen içimden geldi,bazen moralim bozuldu,bazen "gez"mek istedim, doğum günüm oldu, doğum günleri oldu..bunlar için İstanbul'da bize en yakın ağaçlık, az da olsa temiz hava alabileceğimiz yer gezi parkıydı..gittik..bazı konularda farklı düşünenler de vardı orda mutlaka..ama şurda anlaşıyorduk, şu noktada birleşiyorduk..insan olmak..ben Kıbrıslıyım..yemeyi,içmeyi,gezmeyi,tozmayı,eğlenceyi,eğlenmeyi,sevmeyi,aşk'ı bu yüzden iyi bilirim..aphrodite'in adasında bir akdeniz erkeğiyim..empatiden anlarım bir de..anladığım şeyler bunlardır...Kıbrıslı arkadaşlarımın da anladığı şeyler bunlardır..çalışmayı da iyi bilirler, yemeyi-içmeyi de..o yüzden kimsenin ruhu, gücü yetmez bizi "besleme"ye..sevgiler tüm Kıbrıs'a..

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ