20 Kasım 2017 Pazartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Sanat ambargo tanımaz !
07 Ağustos 2011 Pazar 11:00

'Sanat ambargo tanımaz' !

Siyasetin tamamen dışında, edebiyatın büyülü dünyasında İsmail Bozkurt’la Haberdar okurları için görüştük...

Elif ŞEN

 

Henüz küçücük bir çocukken, kitapların yasaklandığı dönemlerde eline aldığı iki kitapla çizilmiş hayatının çizgisi İsmail Bozkurt’un. Okudukça aydınlanan dünyasında yaşam farklı yollara yöneltse de O’nu vazgeçilmez bir tutku olan edebiyatla her defasında kesişmiş yollar. Kıbrıs siyasetinin önemli ismi, ülkenin en karışık, en zor dönemlerinde bile bir yandan vatanı için savaşırken bir yandan da kalemini hiç düşürmemiş elinden. Şimdi siyasetin tamamen dışında edebiyatın büyülü dünyasında İsmail Bozkurt’la Haberdar okurları için görüştük.

 

 

Sanat daha insancıl, daha insana yönelik

 

Bir tarafınız siyasetçi, bir tarafınız ise edebiyatçı. Birbirinden faklı bu iki alan nasıl birleşti. Sanatla uğraşmak insanları diğerlerinden çok daha farklı kılıyor. Siyaset dünyasında daha insancıl bakabilen, daha duyarlı bir isim mi olunuyor sanatçı kimliği de olunca?

  

Siyaset ve sanat birbirinden çok farklı iki alan. Buna karşın dünyada ve tarihte adları iki alanda birlikte anılan isimler var. Bende ise siyaset ile edebiyat aynı dönemlerde çakışmadı. Aktif politika hayatımda da yazar kimliğim vardı ama edebiyatçı olarak değil.Edebiyatçı yazar kimliğim, 1990’da aktif politik hayatı bıraktıktan sonra ortaya çıktı. Zaten o tarihten beri kendimi politikacı saymıyorum ve günlük politikayla ilgilenmiyorum. Yazma isteğim çocukluktan başladı. Bir gün kendimi politikanın içerisinde bulunca o yönüm geride kaldı. Tekrar yazar kimliğime kavuşmam için politik hayatıma son vermem gerekiyormuş. Yazdığım kitaplarımın bir ikisi dışında, tümünü politik hayatımı bitirdikten sonra ürettim. Politika ve sanat bir birine taban tabana zıt iki alan. İki alanın bakış açıları farklı. Sanat daha insancıl, daha insana yönelik. Duygu var, estetik var. Politika ise vefasız, acımasız, vefasız bir uğraş.

 

Bana sürekli sorulan bir soru var. Belki siz de soracaksınız. “Politikayı özlemiyor musunuz” diye. Yanıtım, “kesinlikle özlemiyorum” biçimindedir. Kendime bakıp siyasi geçmişimi değerlendirdiğimde, siyasi hayatımın dolu dolu ve üretken geçtiğini söyleyebilirim. Politik hayatımda onlarca yasa tasarıları, metinler hazırladım. Bir çok önemli işe imza attım. Ancak bunlar somut değil. Bunları bilmek için araştırmacı olmak gerekir. Üstelik politikanın genel olarak nankör bir tarafı var. “Davulcu yellenmesi gibi boşa gitti” sözü bana göre, tam da politikayı anlatır. Oysa yazar kimliğimle imzam olan yaklaşık 30 kitap var. Bunlar somuttur, elle tutulurdur. Evlerdedir. Kütüphanelerdedir. Arşivlerdedir.

 

Politika ve yazarlık arasında böyle bir fark da var.

 

 

Hızla ilerleyen ve sanatı da içine alan bir teknoloji dünyasında yaşıyoruz. İnternet hızıyla gazeteler okunuyor, kitaplar yayınlanıyor. Sanat ve teknoloji ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Sanatın dünyaya yayılmasını engelleyemezsiniz

 

Teknolojinin sanata getirdiği olumsuzluklar var. Bu konuyla ilgili bizde her hangi bir araştırma yapılmadı ama söylenen bu. Geçtiğimiz günlerde bir yazı okumuştum. O yazıda gelecekte çok az sayıda kitap basılacağı ve yalnız kütüphanelerde olacağı savlanıyordu. Yani her yeni kitaptan, diyelim ki 50 adet basılacak. Bunlar da arşiv ve kütüphanelere konulacak. Bu durum belki de büyük ülkeler için sorun değil. Çünkü yazarlar ve sanatçılar ürettiklerinden doğan haklarını nasıl olsa alıyorlar.

 

Çağdaş Devlet’in her zaman, kültüre sanata katkısı var. Dünyadaki örneklere baktığımız zaman, en kapitalist ülkelerde bile kültür sanata ciddi destek veriliyor. Örnek olarak belli büyüklükteki mimari eserlerde belli oranda (mesela yüzde 3) sanat eseri zorunluluğu getiriliyor. Kitap yazacak birine devlet karşılıksız para katkısıyla teşvik ediyor. Kütüphanede okunan her kitap için yazarına telif hakkı ödeniyor. Radyo ve televizyonlarda çalınan her müzik parçası ya da okunan her şarkı için sahibine telif hakkı ödeniyor. Çevirilere mutlaka devlet katkısı sağlanıyor.Sanat evrenseldir ama evrenselleşebilmesi için aracılara ihtiyaç vardır. Bu noktada devlet yardımı son derece önemli.

 

Özellikle edebiyatta. Müzik, heykel ya da resimin dili birdir ama bir edebi ürünün evrenselleşmesi çeviri ile mümkün olabiliyor. Bundan dolayıdır ki çeviri özellikle önemseniyor ve devletler çeviriye önemli destek veriyorlar. Bunu bütün devletler yapıyor. Türkiye’de de TEDA adı altında bir uygulama var. Bu uygulama ile, Türk yazarlarının başka dillere çevrilmesi finanse ediliyor. Orhan Pamuk tanınıp Nobel Ödülü aldıysa bu uygulamaların da yardımıyla aldı. Bizde bunlar yok denecek kadar az. Üstelik bizlerde ilk terk edilen kültür sanat oluyor. Devlet ekonomik bir tedbir mi alacak? Yapılan ilk iş, zaten çok az bütçe ayrılan sanattan kesintiye gitmek oluyor. “Ülkemizde ambargolar, izolasyonlar var” diyoruz. Doğrudur… Ama ekonomi ve siyasette!. Bir de sporda. Bilim ve sanata ambargo ve izolasyon uygulanamaz. Sanatın dünyaya yayılmasını engelleyemezsiniz. Hiçbir sınır sanatın önünü kesemez. Demir Perde bile sanatın önünü kesemedi. Diğer yandan kültür ve sanat en etkileyici tanınma aracıdır. Lenin’in bir sözü vardı “Ben Rusya’yı romanlarda tanıdım” diyor.

 

Bizim dünyada tanınma diye bir derdimiz var. Bunu siyasetle değil, sporla değil ama sanatla ve edebiyatla yapabiliriz. Derviş Zaim yaptığı filmlerle, Rüya Taner resitalleriyle dünyayı geziyor. Ülkemizin adı duyuruluyor. Düşünsenize, bir Kıbrıslı Türk Nobel Ödülü alsa neler kazanılacak?. Ama bizim devletimiz bunu anlamadı.

 

 

Devletin eğitim sistemiyle ilgili de yanlışları var mı? Sanattan uzak yetişen nesiller kendi kültürlerine, kendi kimliklerine de uzak olmuyorlar mı sizce?

 

Kişilerin olduğu gibi toplumun da belleği vardır. Toplumlar, bu ortak bellekle ayakta kalırlar. Ve bu belleği edebiyat ve sanat besler. Toplum belleği beslenmezse, o toplum kültürünü de yitirir. Küreselleşmeden bahsediliyor. Bunun anlamı, dünyada aynı şeyi yiyen, aynı şeyi izleyen, aynı şekilde yaşayan, aynı biçimde giyinip düşünen tek tip insandır. Elbette ki globalleşmenin topluma yansımaları olacak. Buna karşın, kendi kültür ve benliğimizi sanatla edebiyatla koruyabiliriz. Bir de eğitimle. Eğitimin amacı insan yaratmaktır. Nasıl bir fabrika bir şey üretiyorsa, eğitimle de insan modeli üretilir. Doğru eğitimle, doğru eğitim sistemiyle ona koşut insan yaratabilirsiniz. Bizim toplumumuzun dünya üzerinde özel bir yeri var. Ne olacağını bilmeden, belirsizlik içinde varlığını korumaya çalışan bir toplum yapımız var. Böyle durumlardaki toplumların he zaman kendilerini koruma güdüleri vardır. Örnek verecek olursak başka ülkeye giden, göç eden kültürler, gittikleri zamanda statikleşir. O yabancı ülkeye geliş tarihindeki zamanı yaşarlar. Tehlike ya da belirsizlik yaşayan toplumları da tıpkı yurtdışına yerleşerek gittikleri zamanlarda yaşayan insanlara benzetiyorum. Kıbrıs Türkü’nün de, yaşadığı belirsizlik dolayısıyla kendisini koruma güdüsünü henüz yitirmediğine inanıyorum.

 

Bu bir varsayım tabii… Sözün kısası ümitsiz değilim. Toplum kültürünün korunması adına esas dayanağın bu olduğunu düşünüyorum.

 

 

Sanat ve edebiyat için değişim yaşanması olağandır

 

Sanatla ilgili eserlere bakıldığında geçmişten günümüze sürekli bir değişim söz konusu. Ortaya konulan eserler nesilden nesile farklılaşıyor. İfadeler, anlatımlar, söylenenler arasında çok fazla değişim mevcut. Siz yeni kuşak meslektaşlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Geçtiğimiz günlerde Amerika’daydım. Orada bulunduğum zaman dilimi boyunca epey müze ve sanat merkezi gezme fırsatı buldum. Buraları gördükten sonra sorunuza da yanıt bulabiliyorsunuz. Uçuk diyebileceğimiz bakış açılarıyla sanat adına üretilen bir çok şey var oralarda.Sanat zaten dinamik bir alandır. Dolayısıyla sanat ve edebiyat için değişim yaşanması olağandır. Bunu yaşamın içerisinde de görüyoruz. Eskiden toplum tarafından uygun görülmeyen değerler artık kabul görüyor. Hayatın içerisindeki modernleşme insan ilişkilerini de değiştiriyor. Hayatın içersindeki her şey değişime uğruyor. Geçtiğimiz günlerde arkadaşlar bir e-mail yolladılar , tam da bu konuyla ilgiliydi. Değişen dil ve anlatımlara bir örnek teşkil ediyor. Eskiden çocuklara anlatılan ‘leylek hikayesi’nin günümüze uyarlanmış şekli Haberdar okuyucuları ile paylaşmak isterim.

 

“Çocuk bilgisayar mühendisi olan babasına 'babacım yaa, ben nasıl oldum, çok merak ediyorum' diye ısrarlı bir şekilde sorar...

 

“Adam, 'nasıl olsa bunu bu oğlana bir gün anlatmak durumunda kalacam, iyisi mi simdi izah edeyim, hazır sormuşken kurtulayım gitsin bu işten' diye düşünür içinden...

 

“ ‘Bak evladım,’ der. ‘Çok iyi dinle, zira bir daha anlatmayacağım.’

 

“Ve anlatır:

 

“ ‘Ananlan baban, bundan yedi sene evvel, bi 'cyber cafe'de karşılaştı. Bir iki bakıştıktan sonra bu cyber cafe'nin uygun bir yerine geçtiler... Baban memory stick ile, USB den bir bağlantı kurdu... Anacığın bu fırsatı iyi değerlendirerek memory stick'den bir kaç download yaptı. Bu dangalak baban da, bir-iki upload yaptı anana. Ammaaa! heyecandan firewall kullanmayı unuttuğumuz aklımıza geldiğinde iş işten geçmişti... Ondan sonra da ne format atabildik, ne delete edebildik, ne de cancel... Backspace için ise çok geç kalmıştık. Sonuç olarak da, dokuz ay sonra ortaya felaket bir Virus çıktı....’ ”

 

Hiç kuşkum yok, orta yaşın üstündekiler fıkradan bir şey anlamadılar, ama çocuk yaştakiler bile bunu çok iyi anlar. Bu, bazılarının sandığı gibi uygarlaşma mı? Yoksa küreselleşme öyle bir şey mi acaba?

 

“Dil benzeşmesi”nin ötesinde, tek dile doğu gitme falan…

 

 

Hayatımda hiç daktilo kullanmadım. Bütün eserlerimi elle yazdım.

 

Bütün edebiyat severlerin söz ettiği bir konu vardır. Kitabı teknolojiden yararlanarak değil de sayfalara dokunup, mürekkep kokusunu duyarak okumak istediklerini söylerler. Bu gazete okuyucularında da vardır. Bu söylemlerden yola çıkarak sözü yine teknolojiye getirmek istiyorum. Sizin için de edebiyat bu şekilde hissederek mi varolmalı?

 

Kesinlikle öyle olmalı. Hayatımda hiç daktilo kullanmadım. Bütün eserlerimi elle yazdım. Ve yazarken de büyük bir şevkle coşkuyla yazdım. Belki size değişik gelecek ama ben interneti kullanmaya birkaç yıl önce başladım.Benim çocukluk ve ilk gençliğim İngiliz sömürge döneminde geçti. 1931 Rum isyanı yaşandıktan sonra İngilizler, Türkiye ve Yunanistan’dan kitap gelmesini yasakladılar. Biz kitapsız eğitim sistemiyle yetiştik. Hayatımda ilk defa, bir öğretmenimin evinde toplu kitaplar gördüm.Bu arada bir gün, bir adamcağızın taşımacılık yapan babama yardımcı olan kişiye para vererek “bana roman getir” dediğini duydum. Merak edip otobüsün kentten dönüşünü bekledim. Baktım ki siparişi alan iki kitap getirmiş. O günden sonra harçlığımdan para biriktirerek ben de babamın yardımcısından bana kitap getirmesini istedim . Bana iki kitap getirdi. O kitapları ne kadar büyük bir keyifle okuduğumu anlatamam. O gündür bu gündür okuyorum. Zamanla okuma konusunda hızlandım. O dönemlerde inanılmaz kitaplar oludum. O sıkıntılı yokluk döneminde o kitapları nasıl buldum hatırlamıyorum ama çok okudum; okudukça da yazma isteğim ve yeteneğim gelişti. Okudukça yazmak istedim, özellikle de roman yazmak bende tutkuya dönüştü. Üniversite eğitimimi siyasetbilimi olarak yaptım. Geldiğim zaman mücadele yılları başladı. Beni bölgemde komutan yaptılar. O dönemde bile bütün olanaksızlık ve zor koşullara rağmen haftalık bir gazete çıkardım. Sonrasında gelişen süreçte politikaya yöneldim ama yazma isteği içimde hiç bitmedi.Ve politika sona erince de peşpeşe kitaplarım çıktı. Bu gün, yazdığım ve yayıma hazırladığım kitap sayısı 30’a yaklaştı.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ