21 Kasım 2017 Salı
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Paşam çizmelerini giy”
19 Şubat 2012 Pazar 11:59

“Paşam çizmelerini giy”

Hani bazı yaşanmışlıklar vardır romanlara, filmlere konu olacak türden. İşte bu öykü de onlardan biri

Yurdagül BEYOĞLU

Filmlerdeki olaylar kurgu değilmiş onu anladım. Roman kahramanları da bizden biriymiş. Kimi zaman kahkahalarla gülerek, kimi zaman gözlerim dolarak dinledim Hüseyin Angolemli’yi. Antalya’da silah dükkânlarının camlarını kırarak silahları almalarını, bir gemiyi zapt etmelerini, kaptan bulamayınca gemiyi terk etmek zorunda kalışlarını…
Tüm bu çaba Erenköy’e gidebilmek adına… Öylesine vatan sevgisiyle dolular ki, bunun için açlık grevi yapıyorlar, İsmet İnönü’ye, “paşam çizmelerini giy artık” diyorlar.
Vatan için ölümü göze almış bu gençleri durdurmak çok zor. Türkiye Hükümeti de durduramıyor tabi. Eğitime gönderiyor. Daha sonra ne olduysa Kıbrıs yerine yeniden İstanbul. Saçları sıfıra vurulmuş Kıbrıslı gençler İstanbul’a dönüyor dönmesine ancak ne sokağa çıkabiliyor, ne okula gidebiliyor. Zira o dönem taciz suçu işleyenlerin saçları ibret için sıfıra vurulmakta!
TDP milletvekili Hüseyin Angolemli gemiye binerken atmak zorunda kaldığı anı defterindekileri bizimle paylaşıyor. Ben dinlemeye doyamadım, okuyun hak vereceksiniz.

 

Soru: Hüseyin Angolemli nerede doğdu, kaç kardeşti?

Angolem’de doğdum. Şimdiki adı Taşpınar. Babam maden işçisi, annem ev hanımıydı. 7 kardeşiz. 5’i erkek, ikisi kız. Ben en ortada, yani 4’üncüyüm. İlkokulu köyde okudum, ortaokul ve liseyi ise Lefkoşa’da... Orada ortaokul yoktu, şimdi ilkokulu da kaldırdılar gerçi ya… Bizim ailemizde memur yoktu. Kimimiz öğrenci, kimimiz çoban, kimimiz de ziraatla uğraşıyorduk. Tabi ben de okul dışı zamanlarımda hep aileme yardım ederdim. Zaman zaman koyun güder, zaman zaman da tarımda aileme yardımcı olurdum.



“Annem otobüsle yemek yollardı”

Lefkoşa’da iki-üç arkadaş bir oda kiraladık. Yemeğimiz, her gün otobüsle köyden geliyordu. Annem bir sepete günlük yemeğimizi hazırlar gönderirdi. Dolayısıyla her gün terminale gider, elimizdeki boş sepeti bırakır, dolusunu alırdık. Arkadaşlarla aynı odada yemek yiyip, aynı odada çalışıyorduk. Pansiyon gibi bir yerdi. Banyo tuvalet müşterekti. Liseyi de Lefkoşa’da okudum.



“Evdeki hesap çarşıya uymadı”

Üniversiteye girmek için sınav yoktu o zamanlar. Yabancı statüde olanlar sadece Türkçe sınavına girer, başarılı olunca istediği okulu seçebilirdi. Biz de Türkçe’den girdik. Ben bir an önce okulumu bitirip ülkeme geri dönmek için en kısa yol olan matematik bölümünü seçtim. Çünkü matematik kredi esasına dayanıyordu. Dolayısıyla okulu 3 senede bitirme şansım vardı. Ne var ki evdeki hesaplar çarşıya uymadı, Kıbrıs’ta olaylar başladı. Ve bütün öğrenciler kısa bir eğitimden geçirilerek bir gece Erenköy’e bırakıldı.

 

“Silah dükkânlarının camını kırdık silah aldık”


Soru: Siz mi istediniz Erenköy’e gelmeyi?

Elbette biz istedik. Türkiye’den Kıbrıs’a gelmek için o zamanlar çok mücadele verdik. Tüm öğrenciler mücadele verdi. Hatta bir ara İstanbul’daki Öğrenciler Birliği olarak otobüs tutup Antalya’ya gittik. Oradaki silah satan dükkanlardan camları kırarak silah aldık. Limandaki bir gemiyi işgal ettik fakat kaptanımız olmadığı için Kıbrıs’a gelemedik. Sabah kadar gemide kaldık. Antalya Valisi’yle görüştükten sonra gemiyi terk ettik. Bizi İstanbul’a geri gönderdiler.


 
Soru: Silahlar ne oldu?

Silahları geri verdik. Bizi Antalya valisi anlayışla karşıladı. Yaptığımız hareketi heyecanımıza verdiler. İstiklal Savaşında Antalya’ya yerleşen Kıbrıslılar da bize çok büyük destek verdiler. Daha sonra İsmet İnönü’nün çıkarma yapması için açlık grevi yaptık.



“İsmet İnönü’ye telgraf çektik”

İsmet İnönü o zaman başbakandı. Kendisine telgraf çektik. “Paşam çizmelerini giy” dedik. O, çizmelerini giyene kadar açlık grevinden vazgeçmeyeceğiz. Anında İsmet Paşa’dan yanıt geldi: “Sevgili çocuklarım çizmelerimi giyerim. Kıbrıs ne ki hemen alırız. Biliyorsunuz Fransız ve İngilizler Süveyş kanalını aldılar ama Güvenlik Konseyi çekilmelerini istedi, onlar hemen bu emre uydu, askerlerini çektiler. Bize de aynısını yapacaklar ama biz inat bir ulusuz. Askerimizi çekmeyeceğiz. Çekmeyince de ekonomik ambargo yiyeceğiz. Şu anda ekonomik ambargoya hazır değiliz. Bakın Cezayir 10 yıl dayandı, sabır ile kazandı. Siz de sabırla bekleyeceksiniz.”



“Otobüs MİT’e aitmiş”

Şunu da ekleyeyim; İstanbul’dan otobüs tuttuk ya, o otobüs MİT’inmiş. Hostesler de MİT’tenmiş. Ağzımızı ararlardı bizim.



“Eylemlere başladık”

Gerek Ankara’da, gerek İstanbul’da Kıbrıslı öğrenciler olarak eylemler yapmaya başladık. Nihayet bizi Zir köyünde eğitime aldılar. İki haftalık eğitimden sonra, parti parti Erenköy’e gelmeye başladık. Ama bizim gruptan bazı gecikmeler oldu. Çünkü bizi Anamur dağlarından Kıbrıs’a çıkarmaya hazırlanan Türk askerleriyle tekrar eğitime aldılar. Daha sonra askeri gemilere bindirip, “hadi gidiyoruz” dediler ama Kıbrıs yerine Domuz Burnu’na çıkardılar. Orada tatbikat da yaptırdılar.



“Bizi niye kandırdın?..”

Sonra “çıkarmadan vazgeçildi askeri araçlarla Ankara’ya geri döneceksiniz” denildi ve malzemeleri kamyonlara taşımamız istendi. İçimizde Fevayit isminde yüreği patlak, cesur bir arkadaşımız vardı. O, binbaşının emrine karşı gelerek, “bizi niye kandırdın. Biz Kıbrıs’a gitmek isteriz” dedi. Bunun üzerine Binbaşı, Fevayit’in üzerine yürüdü. Herhalde dövecekti. Fevayit hemen silahına sarıldı, “bana vurmaya kalkarsan ben de seni vururum” dedi. Araya girdik ve kampın sorumlusu Komutan Fevayit’in Kıbrıs’a çıkma arzusunun ağır bastığını, duygularının yoğun olduğunu söyleyerek affetti.



“Konya’da bekletme cezası”

Biz konunun kapandığını zannettik ama kapanmamış. Gece yarısı bizi Ankara’ya götüren konvoy Konya ovasında durdu ve bize geceyi orada geçireceğimiz söylendi. Konya’nın soğuğu hepimizi titretti. O zaman anladık ki, meğer bu bir cezaymış. Ankara’ya vardığımızda Zir köyüne gittik. Rahmetli Rauf Denktaş’ı oraya çağırmışlar, bizi ikna etmesi için. Denktaş geldi, yaptığımız hareketin yanlış olduğunu söyledi.

 

“Saçlar sıfır numara”

Daha sonra serbest bırakıldık ama hepimizin saçı kısaydı. Hepimiz kendi isteğimizle sıfıra vurmuştuk saçlarımızı. Serbest kalınca İstanbul’a döndük. O yıllarda özellikle İstanbul’da taciz hareketinde bulunan erkeklerin saçı kesilirdi. Bu yüzden caddede yürüyemez, okula gidemez olduk. Bir müddet sonra aniden arandık ve bizi toplayıp Akdeniz sahiline götürdüler. Oradan da hücumbotlarla Erenköy’e çıkarıldık. Ama o güne kadar tuttuğumuz günlükleri toplamak istediler. Günlüklerimizi tahrip ettiler. Çok güzel günlük tutmuştum. Şimdi çok üzülürüm attığıma. Keşke atmasaydım diyorum. Gemide sabahladığımızda neler geçmişti neler… Hepsi günlüğümde yazılıydı.



“Ön saflarda Fevayit”

Fevayit(Ali) arkadaşım makineli tüfek kullanıyordu. Ben de onun yardımcısıydım. Fevayit çok yiğit bir delikanlıydı. Gönüllü arandığında hemen o çıkardı. Savaşta en ön saftaydı. Bir sabah güneş doğmadan bir tepeyi işgal etmemiz istendi. Çok uykusuz ve çok yorgunduk. O tepe üzerinde hazır bir mevzi bulduk. Makineli tüfek için uygun bir mevziydi. Fevayit mevziye girdi. Ben onun arkasında, benim ardımda da çavuşum Ertuğrul Hasipoğlu. Yorgunduk ya istirahat etmek istedik. Kulağımın dibinden bir vızıltı geçti ve barut kokusuyla birlikte kendimi havada buldum. Fevayit arkadaşım dizleri üzerine kalktı, bir müddet öyle durduktan sonra yere yığıldı.



“Türk uçaklarının geldiğini göreyim, sen vur beni”

Fevayit, şehit olmadan önce bana “Türk uçakları gelsin göreyim, beni sen vur” demişti. O kadar görmek isterdi ama uçakları görmek nasip olmadı. Ertuğrul (Hasipoğlu) Tıp öğrencisiydi. İlk yaramı o sardı. Kanı durdurdu. Ertuğrul müdahale etmeden önce denize bakıyordum. Gözlerim karardı ve bütün hayatım gözümün önünden geçti. Neydi düşündüğüm… 19 yaşında, hayatımı yaşamadan öteki dünyaya göç edeceğimi düşünmüştüm. Ertuğrul beni köye indirdi.



“Her birimiz bir deliğe sığındık”

Köyde Burhan Nalbantoğlu hemen biz yaralılara müdahale etti. Benim Lefkoşa’ya kaldırılmam gerektiğini söyledi. Ben gitmek istemedim, çünkü başıma gelecekleri hissetmiştim. Bir gün köyde kaldık. Bu arada Yunan uçakları bizi ve köyü bombalamaya başladı. Rauf Denktaş da ordaydı. Her birimiz bir deliğe sığınmaya çalıştık. Daha sonra bizi İsveç askerlerinin askeri kamyonuna aldılar. Üç arkadaş, Lefkoşa’ya götürülmek üzere yola koyulduk.



“Rumca aşağı inin p…r diyorlardı”

Rum köyü olan Pirgo’dan geçerken kamyon Rum askerleri tarafından durduruldu. Bize Rumca “aşağı inin p…r. Siz Yörüksünüz…” diyorlardı. Ben çok ağır yaralıymışım gibi davranarak aşağı inmedim. Rum askerlerinin beni ayağımdan tutup zorla aşağı indirmeye çalıştıkları esnada Türk uçakları göründü ve köyü bombalamaya başladı. Bunun üzerine Rum askerleri bizi bırakıp kaçtılar. Biz İsveçli askerlere “hadi kaçalım” dedik. Onlar “bir yere kaçamayız” diyerek beklediler. Barış Gücünün bayrağı maviydi. Biz bu bayrağı Rum bayrağı sanıp bombalamalarından korktuk.



“Rum yaralılarla Türk yaralılar aynı kamyonda”

Rum kadınların “Panayimu” çığlıkları arasında Rum yaralıları getirip bizim kamyona yüklediler. Böylece Rum-Türk yaralılar aynı kamyonla yola çıktık. Limni’ye (Yeşilırmak) ulaşana kadar birbirimizle hiç konuşmadık. Yeşilırmak’ta Türk mücahitler kamyonu durdurdu ve Rum yaralıları aşağı almak istedi. Rum yaralılar korktu. Bizden yardım beklediler.



“Rumlar kurnazlık yaptı”

Rumlar çok kurnaz. Bizi orada kullandılar aslında. Bilerek Rumları bizim yanımıza koydular ki, Türk köyünü aşsınlar. Bizde mücahitlerimize “Rumları alırsanız biz Lefkoşa’ya nasıl ulaşacağız. Gemikonağı Rum köyü. Onu nasıl geçeceğiz” dedik ve Rum yaralıları kurtararak tekrar yola koyulduk. Rumlar bundan sonra bizle konuşmaya başladılar. Sigara ikram ettiler. Hatta biri “Doktor Küçük ve Makarios saraylarında viski içer, biz birbirimizi öldürüyoruz” gibisinden nutuklar atmaya başladı.



“Bizi korku sardı”

Onlar kurtulmuştu. Gemikonağı’nda ineceklerdi çünkü. Bu kez bizi korku sardı. Gemikonağı’na girdiğimizde kamyon durdu ve iki-üç rütbeli Rum subayı kamyona yanaştı. Türk uçakları gökyüzünde uçmaya devam ediyordu. Bu nedenle kamyondakilerin acele aşağı inmesi istendi. Rumlar indi, biz üç arkadaş inmedik. Tedirginiz, bize yardım edecekler mi diye… Rum subay, Rum yaralılara, “bunlar kimdir? Niye aşağıya inmiyorlar” diye sordu. Biz korkuyla Rumların ne cevap vereceğini beklemekteyiz. Nihayet Rum yaralılardan bir tanesi “bunlarda bizim yaralılarımızdır” dedi. Rum Subay, “peki niye aşağı inmiyorlar” deyince, “bunlar ağır yaralıdır. Emir var, Lefkoşa’ya gidecekler” cevabını verdi. “O halde hemen gitsinler” dedi subay. Böylece biz de paçayı kurtarmış olduk.



“Yanımdaki askeri helikopterden atmayı düşündüm”

Bu sıkıntıyı atlatıp Lefke Türk köyüne ulaştık. Korktuk, “Lefke’den Lefkoşa’ya asla kamyonla gitmeyiz” dedik. Ertesi gün Barış Gücü bize helikopter tahsis etti ve helikopterle Lefkoşa’ya gitmek için yola koyulduk. Bu defa helikopter Lefkoşa Havaalanı yakınlarında alçalmaya başladı. Biz tekrar korktuk. Bizi Rumların olduğu yere bırakacaklarını düşünerek bir plan yaptık. Benim ayağım sağlamdı, arkadaşımın da eli. Ben arkadaşıma, “ayağımla kapı yanındaki askeri aşağı iteceğim. Sende elinle pilotun boğazını sık” dedim.



“Rumların eline düşmektense ölelim”

Hesapta helikopteri düşürüp Rumların eline düşmekten kurtulacaktık. Düşüncemizi anlamış olacaklar ki, pilot “ne oluyor” diye sordu. Biz de ona “Niye Rum askerlerinin olduğu alana iniyorsun” dedik. O da, “hayır inmiyoruz. Bizim Barış Gücü helikopteri olduğumuzu anlamaları için alçalıyoruz. Anlaşmamız böyle” deyince ikna olduk ve huzur içinde Lefkoşa Türk Bölgesine ineceğimizi anladık.

 

“İstanbul’a gittik, yine rahat durmadık”

Daha sonra Demirel Hükümeti Yunanistan’la yaptığı anlaşma sonucu 1966 yılında Gemikonağı’na gelen bir yolcu gemiyle 500 kadar öğrenciyi tahliye etti. Türkiye’ye döndük, tekrar okullarımıza başladık. İstanbul’a gittik gene rahat durmadık. Eylem yaptık. Birinde yürüyerek Taksim’e çıkmak istedik. Aniden askeri bir takım coplarla bize saldırdı ve bizi coplaya coplaya Taksim anıtının önüne kadar götürdü. Orada asker çemberi altında oturma eylemi yaptık. Bu esnada talebe lideri olan Ergün Vehbi ayağa kalkıp ellerini havaya açarak “Ey Kıbrıs’ım, senin için Kıbrıs’ta mücadele etmeye çalıştık, İngiliz’in tokadını yedik. Geldik anacığımızın kucağında mücadele etmeye kalktık, şimdide anamızın tokadını yiyoruz” der demez askerler bize sarılmaya başladı. “Bize Beyoğlu’nda çapulcu bir grubun hareket halinde olduğunu söyleyip, dağıtmamızı istediler, bilmiyorduk” dediler.



Ve ülkeye dönüş…

Okul bittikten sonra bir süre Matematik üzerine doktora yapmak için asistan olarak görev yaptım. Tam o sıralarda bana Kıbrıs’ta matematik öğretmenine ihtiyaç olduğunu belirten bir yazı geldi. Ülkeye gelip öğretmenlik yapmam isteniyordu. O yazı üzerine, bende Kıbrıs’a geldim. 1968 yılında Mağusa Namık Kemal Lisesi’nde göreve başladım.
“1981’de politikaya atıldım…”



Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

Eşimle Mağusa’da tanıştık. Görücü usulü sayılır. 1974 öncesi nişanlandık. 1974 savaşı çıktığında evlilik hazırlıklarımızı tamamlamıştık. Mobilyamız, beyaz eşyamız hazırdı. Eşimin evinde hazır tutuyorduk eşyalarımızı. 74 savaşı çıkınca evimiz ve yöresi Rum işgaline uğradı. Tüm eşyalarımızı, diğer hazırlıklarımızı alıp götürdüler. Savaştan sonra tekrar eşya hazırlayıp nikâh kıydık. O zaman arabamı da almışlardı.



Soru: Siyasete nasıl girdiniz?

1981 yılında politikaya atıldım. Vekil olmam için arkadaşlarım ikna etti. TKP milletvekili olarak 1990’da yapılan seçimlere müdahale olduğu gerekçesiyle seçimleri kazandığımız halde reddedip, Meclis’e girmedik. Bunun üzerine bizim yerimizi doldurmak için tekrar seçim yaptılar. Yapılan baskılar sonucunda üç yıl sonra hükümet erken seçime gitmek zorunda bırakıldı ve 1993 yılında yapılan seçimlerde tekrar TKP milletvekili olarak Meclis’e girdim. 2005 yılına kadar TKP milletvekili olarak Meclis’te bulundum. 2005’de TKP-BDH ayrışması oldu. Seçime ayrı ayrı girdikleri için TKP barajı aşamadığından 2010 yılına kadar Meclis dışında kaldım. 2010’da yapılan ara seçimde tekrar Meclis’e girdim. 30 yılı aşkın süredir siyasetin içindeyim.



Soru: Siyasi görüşünüzü şekillendiren unsur neydi?

Sol görüş üniversite yaşamımda başladı. Sanırım 68 döneminin de bunda etkisi oldu. Zaten statümüzde sermaye kesiminden olmadığı için bu görüşe daha yakındım. Babam maden işçisiydi. Dolayısıyla toplum içindeki yerimiz bunu gerektirdi.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ