20 Kasım 2017 Pazartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Orada kalsaydım kesin hapisteydim”
08 Nisan 2012 Pazar 10:30

“Orada kalsaydım kesin hapisteydim”

Denktaş’ın ta Rize’den çağırttırıp “sana ihtiyacımız var, gel” dediği hümanist bir kişilik. Nazım Beratlı ile tadına doyulmaz bir sohbet gerçekleştiriyoruz

Yurdagül BEYOĞLU

Çok janjanlı bir girişe gerek yok bu haftaki konuğumuzu tanıtmak için. Yüreği insan sevgisiyle dolu, samimi, yapmacıksız tam bir insan. Sol görüşlü olmasına rağmen Rauf Denktaş’ın ta Rize’den çağırttırıp “sana ihtiyacımız var, gel” dediği hümanist bir kişilik…

 

10 parmağında 10 marifet olan, hekimliğin yanında araştırmacı yönü, yazarlığı ve aktif politik yaşamıyla hayatı dört elden kuşatan Nazım Beratlı ile tadına doyulmaz bir sohbet gerçekleştiriyoruz.

 

Soru: Nazım Beratlı’yı sizin ağzınızdan dinleyebilir miyiz?

Lefke’de, 1952 yılında doğdum. 4 kardeşin en büyüğüyüm. İkinci numara olan ailenin tek kızı. O yüzden evin torpilli yaramazı. Tek ya, hepimiz şımartırdık. Hala da öyle kaldı. 1964 yılında doğan kardeşimin adı Cengiz Topel. O sene doğan çocukların adı hep Cengiz Topel oldu. İlginçtir, o yıllarda Lefke bugünkü gibi sessiz sakin bir kasaba değildi. Türkler, Rumlar, İngilizler, Ermeniler, Amerikalılar vardı. Mesela bugün bile düşünemeyeceğimiz barlar bulunurdu. Türklerin, Rumların gittiği meyhaneler vardı. Çok güzel bir ortamdı ama bu sükûnet çocukluğumun ilk yıllarında ortadan kalktı. 1955’de olaylar başlasa da ben 1956-57 yılındakileri hatırlıyorum. Aileden bir şehit vermiştik. Yakın görüştüğümüz bir akrabaydı. Çocuk bile olsanız bir şeyler olduğunu anlamamanız mümkün değildi. Şimdiki kuşaklar bilmez, bilmesin de… İngiliz helikopterleri havada dolaşırdı. İngilizce, Türkçe ve Rumca “dikkat” çağrıları olurdu. Sokağa çıkma yasağı vardı. İlkokula 1958 yılında başlamıştım. O yıl büyük çatışmaların olduğu bir dönemdi.

 

“Çelişkiler içinde bir çocukluk”

İlkokul yıllarımda rahmetli İsmail Savalaş başöğretmenimizdi. Bize her sabah milliyetçi söylemlerde bulunur, milli duygularımızı harekete geçirirdi. Ben hatırlamam ama bizden öncekiler İngiliz milli marşı okurdu okulda. Çocukluğum bu söylemlerle İngiliz bayrağı arasındaki çelişki arasında geçti. Üçüncü ders yılımızda, 16 Ağustos 1960’da bir hafta sonu açtığımız bayraklar değişti. İngiliz bayrağı indi, Türk bayrağı, Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı ve İstiklal marşı başladı.

 

“Çok kaliteli öğretmenler vardı”

O yıllardan bende kalan çok kaliteli bir okul yaşamı, çok kaliteli öğretmenler… Bizi sürekli ders dışı etkinliklere özendiren bir eğitim sistemi vardı. Ders dışı okumalar olurdu. Bende sıra dışı okuyan bir çocuktum. İlkokuldayken Çalıkuşu’nu okumuştum mesela. Babam kitaba yönlendirirdi bizi. Şimdiki öğretmenler alınmasın ama o zamanlar öğretmenlerimiz bir başkaydı. Bir gün Lefkoşa’dan otobüsle Lefke’ye gidiyorum. Doktorum ama arabam yok o zaman. İlkokul öğretmenim Sabri Öztoprak otobüsün ilk sırasında oturuyor. Otobüs şoförü o’na takıldı, “hocam herkesin altında çifte arabalar var, sen otobüsle seyahat ediyorsun” diye. Rahmetli hocam cevaben “benim servetim ikinci sırada oturuyor” dedi beni kastederek. O zamanki öğretmenler yetiştirdiği  öğrencileri serveti olarak görürdü.

 

“İki üç dil bilen, klasik müzik dinleyen öğretmenlerimiz”

Kısacası bizim dönemde öğretmenler şimdikinden çok farklıydı. İki üç dil bilen, klasik müzik dinleyen öğretmenlerimiz vardı. Kendilerini ideallerine adamışlardı. Lisede de böyleydi. Ortaokula başladığım yıl olan 63’den sonra Kıbrıs olayları doruğa çıktı. O zaman kendimizi yeni bir öğretmen kitlesiyle baş başa bulduk. Gece mevzide nöbet tutan, gündüz ders anlatan, 30 Kıbrıs lirasına talim eden ama bir gün traşsız, bir gün bakımsız, bir gün kravatsız okula gelmeyen öğretmenler…

 

“Ortaokulda mücahit oldum”

Zaten orta 2’inci sınıftan sonra bende mücahit oldum. Bende başladım o koşullarda bir takım sportif etkinlikler yapmaya… Önce okul, daha sonra mücahitler bandosunu kurduk. Ben pikaro çalıyordum. Pikaro bir çeşit yan flüt ama küçüğü. Korkunç okuma nöbetleri geçirirdim. Kütüphane okumadığım kitap kalmadığı için okul idaresine “yeni kitap alınsın” dedim.

 

“İstanbul’a aşık oldum”

Soru: Üniversiteyi nerede okudunuz?

Liseyi Lefke Gazi Lisesinde okudum. Çapa Tıp Fakültesi’ni kazanarak İstanbul’a gittim. Sınavla üniversiteye giren ilk kuşak biziz. Ondan önce yabancılar statüsünde giriyorduk ama o yıl üniversite sınavı kondu. Benim puanım hiç kontenjan olmasa bile diş hekimliğine yetiyordu. Gittim, kaydoldum. Oradaki yetkili belgelerimi aldı, sarı zarfa koydu, üstüne burslu mücahit yazdı. Ben mücahitlik bitti sanıyordum, meğer bitmemiş.

 

“İstanbul’da büyü içinde yaşıyorsunuz”

Çok ilginçtir, İstanbul’a aşık oluyorsun ve bu aşk hiç bitmiyor. Benim gibi bir insan için İstanbul’un sokaklarında yürümek bile bir zevkti. Tarih bilgimden dolayı önünden geçtiğim her binanın ne olduğunu biliyordum. “Talat Paşa burada konuştu” diye düşünüyordum. Yıkık dökük kapının Babıali olduğunu bildiğiniz zaman veya Kanuni’nin Hürrem’in ayak bastığı yerden geçtiğinizde İstanbul’da büyü içinde yaşıyorsunuz. Ben öyle yaşadım.

 

“İstanbul’da çok mutluydum, ta ki sağ sol çatışması çıkana kadar…”

İstanbul’da evde kaldım. Şişli’deydi evim. Evin yakınında Ermeni mezarlığı, Sinagog gibi kültürel zenginliğin göstergesi binalar vardı. Aileme çok büyük paralar harcatmadan, çok kaliteli yaşadım İstanbul’da. Tarih bilmemin bu noktada çok faydası oldu. Yaşadığım şehrin dün kurulmadığını görüyordum. Okul yaşamımda tüm bu zevkleri tattım. Hayatımdan çok memnundum, ta ki 1974 yılında sağ sol çatışması başlayana kadar… Tüm olayların göbeğindeydim ve bu olaylara tepkisiz kalmam mümkün değildi.

 

“Silahla bir şeyin düzelmez”

Soru: Sol düşünce ne zaman oluştu?

Sol düşünceye sempati duymam çocukluk yıllarıma rastlar. Ben Yaşar Kemal’in iki kitabını okumuş, çok etkilenmiştim. Che’yi ve solun diğer ünlü isimlerini çok sonra tanıdım. Türkiye’ye geldiğimde ise 12 Mart dönemiydi. Sokaklarda eski Texas’ta olduğu gibi “aranıyor” ilanları vardı. Cihan Alptekin’ler, Deniz Gezmiş’ler, Mahir Çayan’lar duvarlardaydı. Bunlardan biri öldürüldüğünde afişin üzerine çarpı atılıyordu. Zaten afişlerdeki isimlerden (resimlerden) iki kişi sağ kaldı: Nail Töre ve Ertuğrul Kürkçü. Kürkçü’yle yıllar sonra tanıştım. Tüm bunları görünce reaksiyon vermemek mümkün değildi.

 

“Siz anlatamıyorsanız o sizin eksikliğiniz”

Ben hiçbir zaman sol düşünce içinde “al eline silahı, dağa çık” gibi yöntemlerin başarı sağlayacağına inanmadım. Bu yollar imkânsız, uçuk geldi. Politikada aslolanın güç olduğunu, gücün de top tüfekle değil, halk kitlelerinin desteğiyle olduğunu düşündüm ve “halk cahildir, anlamaz” lafına hiç prim vermedim. Hala daha aynı düşüncedeyim. Hele Türkiye gibi Mevlana’yı, Pir Sultan Abdal’ı, Yunus Emre’yi, Nasrettin Hoca’yı yetiştirmiş bir halkın siz anlatmayı becerdikten sonra anlayamayacağı bir şey yoktur. Aynı şey Kıbrıs içinde geçerli. Siz anlatamıyorsanız o sizin eksikliğiniz diye düşünüyorum.

 

“Orada kalsaydım kesin hapisteydim”

Okul bitince Kıbrıs’a geldim çünkü 12 Eylül’ün geleceği belliydi. O dönem açılan davalardan 20 yılda zor kurtuldum. Orada kalmış olsaydım kesin hapse girecektim. Komünist partisi üyesi olmaktan dava açıldı, ispatlanamadı. Sempati duyuyordum ancak partinin üyesi de değildim. Okul bitince bunların olacağını tahmin ederek mecburi dönmüştüm. Geldikten sonra Cengiz Topel Hastanesi’nde pratisyen hekim olarak göreve başladım. Üç yıl Cengiz Topel’de çalıştım. Bu arada evlenmiştim ve ikiz oğullarım olmuştu. Birazda çocukların ekmek parasına bakalım dedik.

 

“Sadece Rauf Denktaş anlamıştı”

Eşimle bir eylem günü dernekte tanışmıştık. Kötü bir insan değildi ama bir süre sonra birbirimize göre olmadığımızı anlamıştık. Ayrılmaya karar verdiğimizde arkadaşlarım, “çok iyi bir insan, niye ayrılıyorsunuz?” diyorlardı. Sebebini anlatamıyorduk.

 

“Üçüncü kişiye söz söylemek düşmez”

Allah Rahmet eylesin, sadece Rauf Denktaş anladı. “İki kişi anlaşamıyorsa üçüncü kişiye söz söylemek düşmez” demişti Rauf Bey. Ne yazık ki biz boşanma aşamasındayken eşim vefat etti. Eşim vefat ettiğinde oğullarım 22 yaşlarındaydı ama anneyi kaybetmek kolay değil. O eksikliği gidermek için hâlâ çocuk muamelesi yapıyorum oğullarıma.

 

“İkinci eşimle tanışmam ilginç”

Daha sonra ikinci evliliğimi yaptım. İkinci eşimle tanışmam çok ilginç. Eşim bizim evden 300-500 metre ilerde oturuyormuş ama varlığından haberdar değilim. Demek ki insan arayan gözlerle bakınca görüyor. Bir gün gördüm, sordum kimdir diye. “Filanın eşiydi boşandılar. Filan yerde çalışıyor” dediler. Hoş bir hanım diye düşündüm. Bir hafta 10 gün geçmedi dedesi ağır bir rahatsızlık geçirdi, acil olarak hastaneye geldiler. Bende o gece nöbetçiyim. Dedesinin kalp sorunu vardı ve ona bağlı olarak beyin ödemi gerçekleşmişti. Benim branşım değildi ama kimseyi çağıracak durumum yoktu. Müdahale ettim ve hastayı kurtardım. Ertesi gün eşim dedesini ziyarete geldi. Böylece tanışmış olduk. Hislerimi açtım, o da karşılık verdi, evlendik. Şimdi ikinci eşimden 8 yaşında bir oğlum var.

 

“Oğlum torunum gibi oldu”

Bu kadar sene sonra olunca oğlum torun gibi oldu. Biraz geç oldu, birazda güç oldu ama şükür. Allah çocuklarımı bize bağışlasın. Neticede diğer çocuklarım ikinci eşimi benimsedi. Biri adıyla hitap eder, biri abla der eşime. Sıkıntıları olunca ona söylerler.

 

Köşe yazarlığı ve  politikaya ilk adım

Soru: Politikaya nasıl girdiniz?

İstanbul’dayken zaten politikanın içindeydim. Daha öğrenciyken CTP’nin üyesiydim ama ihtisas yıllarım bitene dek faal değildim. 3 yıllık uzmanlığımı 1983-1986 yılları arasında Ankara’da Zekai Tahir Burak Kadın Hastalıkları Hastanesi’nde yaptım. Tam Turgut Özal seçimi kazandı ben Ankara’dan döndüm. İhtisastan sonra geri döndüğümde Partinin ilçe örgütünde yöneticilik ve Yeni Düzen gazetesinde köşe yazarlığı yapmaya başladım. Böylece politikanın içine dalmış oldum. Hekim olup ihtisas yaptıktan sonra insanın zamanını politikaya harcaması çok akılcı gelmiyor şimdi ama benim başka çıkarım yoktu. Hekimliği çok severek yapmama rağmen politikanın dışında duramadım.

 

“Rauf Bey bana ‘gitme’ demişti”

Bir süre serbest çalıştım. Daha sonra Rize’ye gittim. Allah rahmet eylesin Rauf Bey bana ‘gitme’ demişti. İlk DP-CTP hükümeti kurulur kurulmaz da arattı, ‘gel’ diye. Geldim. Geldikten sonra önce biraz Mağusa Hastanesi’nde çalıştım sonra yine Cengiz Topel’e aldılar. 2003’de aday gösterildim ama küçük bir oyla kaybettim. Yenile yenile yenmeyi öğrendim ve 2005 seçimlerini kazandım. 2010’da aday olmak istememiştim. Delegeler beni seçmeyerek, istediğimi yapmış oldular. Bir dönem dışarıda kalmak, aklımı başka şeylere yormak istiyordum.

 

“Beni siz doğurtmuştunuz”

Soru: Hekimlikte unutamadığınız anılar var mı?

Hekimlikte unutamadığım çok anım var. En güzel anılarım 1990-1993 yılları arasında Rize Çayeli Devlet Hastanesinde görev yaptığım dönemden kalmadır. Şimdi facebook’tan mesajlar geliyor. Güzel bir kız elinde kemanıyla, yakışıklı bir delikanlı elinde gitarıyla poz vermiş. Bana “Nazım Bey beni siz doğurtmuştunuz. Buyurun alın bu resim de ispatı” diyor, yanında benim yeni doğmuş bir bebekle olan fotoğrafım var. Bir hekim olarak bundan büyük bir mutluluk olamaz.

 

Soru: Rize halkı erkek bir jinekologu hemen kabul etti mi?

Rize’ye gittiğimde başhekime “ameliyat günüm ne zaman” sordum. Başhekim bana “vaka olursa istediğin gün yapabilirsin” dedi. Yani ‘hasta bulamayacaksın!’ demekti bu. Rize tutucu bir yer demeyeyim ama mütedeyyin bir yerdi. Bu açıdan Konya’yla yarışabilirdi. Benden önceki kadın doğumcunun bir yılda yaptığı ameliyat sayısı 25’di. Benim ise ilk yıl yaptığım büyük ameliyat sayısı 350’ydi. Doğumlar ve küçük operasyonlar ise buna dahil değildi. Bunun sırrı sanırım benim Karadenizlileri çok sevmemdi. Onlarda beni çok sevmişti. Hala daha temaslarımız sürüyor. Gidip gelemiyorum ama dediğim gibi Facebook’tan irtibatımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Biliyorsunuz Karadeniz fıkraları meşhurdur ama bu fıkraları Karadenizliler kendileri uydurmuştur demeyeyim ama kendileri ortaya çıkarmıştır. Bu da Karadenizlilerin ne kadar hoşgörülü ve nüktedan olduklarını gösterir.

 

“Erdoğan’ın konuşmalarını anlayabiliyorum”

Başbakan Erdoğan konuştuğunda bazen kimileri yadırgıyor ama ben o yörenin insanlarını tanıdığım için hiç yadırgamıyorum. Karadeniz insanı öyledir. Neyse öyle davranır.

 

“Kadın mısınız erkek misiniz bakmazlar”

Dışarıdan bakıldığında sert görünürler ama sizin kendilerine saygı gösterdiğinizi görünce kardeşleri olarak görürler. Ondan sonra kadın mısınız, erke misiniz bakmazlar ve hastalarını emanet ederler. Orada çok mutlu bir üç yıl geçirdim. Hala daha Çayeli Güzelleştirme Derneği üyesiyim. Müftünün hanımı, imamların hanımı hastalandığında bana gelirdi.

 

“Doğum sancısı çeken kadın gibi olurum”

Soru: Yazarlık serüveniniz ne zaman başladı?

Yazarlığım lise yıllarında başladı. Gülgün Serdar edebiyat hocamdı. Hepimizin ufkunu açan, bize feyz veren odur. Lise yıllarında okul gazetesini çıkarıyorduk. Orada yazardım. Matematik ile felsefenin iç içe olduğunu öğrenmemde ise felsefe hocam Mustafa Adoğlu’nun çok etkisi oldu. Mustafa Adoğlu UBP’den DP’den Bakanlık yapmıştı.

 

“İsmail Cem’in çıkardığı gazetede yazdım”

TC’deyken Politika Gazetesi’nde yazıyordum. DİSK’in gazetesiydi. İsmail Cem çıkarmıştı, daha sonra İsmail Cem satın aldı. İsmail Cem gazeteyi sattığı için daha sonra açılan davalara konu olmadı. Kıbrıs’a döndüğümde genelde Yeni Düzen ama ondan başka birçok gazetede yazdım. Görüşlerim keskin olunca, rahatsızlık verdiğimi hissettiğim an gazetemi değiştirirdim. 40 yıldır yazıyorum. Yayımlanmış 13 kitabım var. “Bunu araştırayım da bunu yazayım” diye bakmıyorum. Okuma nöbetlerim olduğunu söylemiştim, okuduklarımdan çıkarıyorum kitaplarımı.

 

“Benim gibi okuyan ama yazmayan…”

Yeni bir kitaba başlayacağımda eşime “3 ay doğum sancısı çeken kadınlar gibi huysuz olacağım, katlan” diyorum, o da katlanıyor. Kıbrıs’ta benim gibi okuyan ama yazmayan bir Ferdi (Sabit Soyer) var. Bir de yazmadığı için sürekli taciz ettiğim Hakkı Yücel var. Kendini saklayarak kötülük ediyor. Doğan Harman da o kaliteden çok bilgili bir kişiydi. Çok erken kaybettik.

 

“Entelektüel kendine zarar verecek şeyi söyleyendir”

Orbay Deliceırmak der ki, “entelektüel kendine zarar verecek şeyi söyleyendir…” Bu bir ruh hali. Yazmak acaba ölümsüzlüğü aramak mıdır? Ya da illaki gördüğünü paylaşma dürtüsü müdür? Şu da var. Bu yaşa kadar okumuşsunuz, hala neyi merak ediyorsunuz? Ünlü tarihçi Cemal Kutay ömrünün son günlerinde gözleri görmemesine rağmen kalın merceklerle okuyordu. Daha neyi okuyup, neyi paylaşacaksın diye düşünebilir insan ama öyle değil. Okuyan duramaz. Durduğu anda ölür.

 

“Zamanı bölüyorum…”

Soru: Bir hekim, bir araştırmacı, bir yazar ve amatör de olsa bir müzisyensiniz. Bu kadar işi hayatınıza nasıl sığdırıyorsunuz?

Bu, zamanı bölmekle ilgili. Ben sabah hekimliğimi yapar, akşam yazarlığıma dönerim. Arada da Serdar Denktaş ile gitar çalarız. Ben zamanı böldüğüm için sıkıntı duymuyorum. Araştırma içinde ayrı vakit ayırmadığımı söylemiştim. Okuduklarımdan çıkarıyorum birçok şeyi. Burada şunu da söyleyeyim; Ben hayatım boyunca solcu oldum. Hem de keskin bir solcu oldum ama öte yandan Serdar Denktaş da iyi arkadaşım. Rahmetli Rauf Denktaş sadece saydığım değil- ki onu saymamak mümkün değildi- sevdiğim de bir insandı. Eroğlu ve ailesiyle çok iyi ilişkilerim olduğu gibi, sağ partiler içinde de bir yığın dostum arkadaşım var.

 

“Çok kısır bir sevgi dünyasında olursunuz…”

Bazı kişiler benim bunlarla ilişkilerimi anlamakta zorlanabilirler. Oysa herkesin ayrı bir dünya görüşü olabileceği gerçeğini/hakkını inkâr etmek insan haklarına aykırıdır. Ben karşımdakine saygı göstermezsem ondan nasıl saygı bekleyeceğim. İnsanların ayrık noktalarını değil, birlikte olabilecekleri ortak noktaları ortaya çıkarmak ve insani ilişkileri olgun bir şekilde yürütmek sizin insani yanınızı da geliştirir. Yalnız kendiniz gibi olanları, sizin gibi düşünenleri severek yaşamaya çalışsanız çok kısır bir sevgi dünyasında olurdunuz.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ