26 Mayıs 2017 Cuma
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
‘Öğrenilmiş çaresizlik toplumu!’
22 Temmuz 2013 Pazartesi 10:20

‘Öğrenilmiş çaresizlik toplumu!’

Uzman Psikolog Şerife Türkkal zorlu ve acı dolu bir tarih sürecinden geçen ve bugün umutsuz, kayıtsız, vurdumduymaz bir ruh hali içinde olan Kıbrıs Türk toplumunu ‘Öğrenilmiş çaresizlik toplumu’ olarak niteledi...

Onur EVRENSEL

Kıbrıslı Türkler toplum olarak zorlu ve acı dolu bir tarih sürecinden geçti. Toplum olarak hep kayıtsızlıkla ve umutsuzlukla suçlandı. Peki toplumumuzu bunlara iten nedenler neydi? Neden kayıtsızlıkla suçlandık? Ankara ODTÜ’de Psikoloji Lisansını tamamlamasının ardından Hollanda’da Psikoloji alanında Yüksek Lisans eğitimi alan Psikolog Şerife Türkkal Haberdar’a verdiği özel röportajda, toplumumuzun içinde bulunduğu öğrenilmiş çaresizlik olarak gördüğünü belirterek, “Siyasilerin topluma tam tersini göstermesi gerekir. Kontrolün onlarda olduğuna, dış güçlere bu kadar da kontrol yüklemenin bir etkiye sahip olamayacağını, bir şeyleri bizim yapabileceğimizi göstermemiz gerekir” dedi. Şerife Türkkal, toplumun içinde bulunduğu durumu irdeleyerek, nedenlerini ve sonuçlarını anlattı…  

 

Neden toplum olarak bu durumdayız?

Siyasi durumun birey üzerindeki etkilerinden bahsetmek gerekir. Bu dolaylı bir etkidir, psikolojik bir durumdur. Mesela şu anda kayıtsız gibi görünüyoruz. Aslında bu kayıtsızlığın ardında çok etkili bir psikolojik süreç var. Bunu anlatmak için öğrenilmiş çaresizliğe değinmek gerekir. Öğrenilmiş çaresizlik Dr. Seligman isimli bilim adamının ortaya attığı bir olgudur. Köpekler üzerinde yapılan bir deneydir. Köpekler farklı gruplara ayrılarak odalara konulur. İlk gruptaki köpeklere elektrik verilir. Ancak odadaki bir düğmeyle elektrikten kurtulma şansları vardı. Diğer grup köpeklerin ise ne yaparsa yapsın elektrikten kurtulma şansları yoktu. Aynı şekilde düğme vardı ancak elektriği kesmiyordu. Deneyin sonucunda 24 saat sonra yine panel ikiye ayrıldı. Bir odada elektriği kapatan bir düğme diğerinde ise sürekli elektrik vardı. Beklenen köpeklerin elektrik şokundan sonra diğer tarafı atlayarak elektrik şokundan kurtulmaları bekleniyordu. İkinci gruptaki köpeklerin bunu yapmadığı ortaya çıktı. Çünkü şunu öğrenmişlerdi ‘ÇARESİZLİK’. Kesinlikle bizim yaşadığımız durumun böyle bir şey olduğunu düşünüyorum.

 

Savaş yaşayan toplumlarda bir şeylerin acısı yıllar sonra suç olayları ortaya çıkar mantığı doğru mudur?

Vamık Volkan bu durumu yas süreciyle çok benzeştirir. Savaştan çıkmış toplumların aslında bir bireyin yaşadığı gibi bir yas yaşaması gerekir. Kıbrıs Türkleri’nin bir şekilde bu yası yaşaması gerekir. Biri öldüğü zaman reddetmeye çalışırsınız öldüğünü. Toplum olarak bir şekilde bu yaşanan travmaları reddedişe gitmişizdir. Bu tamamlanmamış bir yas sürecidir.

 

“Hiçbir yöntemin işe yaramadığını gördük”

Yakın geçmişimize baktığımızda Annan Planı sürecinde bir şekilde elektrik şokundan kurtulmak için uğraştık ancak hiçbir yöntemin işe yaramadığını gördük. Bunun sonucunda da bir çaresizlik olgusunu öğrendik. Öğrenilmiş çaresizliğin sonuçları şudur, belirli bir olay üzerinde kontrolünüz olmayacağına inanırsınız ve klinik depresyona benzeyen semptomlar da gösterirsiniz. Örneğin daha çok kötümser olursunuz, olaylar üzerinde kontrol sağlayamayacağınıza inanırsınız. Aynen bu etkiler Kıbrıs Türk halkı üzerinde görülüyor. AB’nin yaptığı bir çalışmada Kıbrıs Türkleri’nde iyimserliğin giderek düştüğü görülmüştür. Hayata dair doygunluk seviyesi düşmüştür. Hayatlarının daha iyiye gideceğine dair inançları da düşmüştür. Bu öğrenilmiş çaresizliğin yansımaları olarak yorumlanabilir.

 

Peki bu ortamda olan bir toplum seçimlerde ne yapacak?

Bir şeyi kontrol edemeyeceğinize inanırsanız uğraşmanın bir anlamı yoktur. Toplum, siyasete ve siyasetçilere hep kayıtsız olmakla eleştiriliyor. ‘Değiştiremiyorsak neden uğraşmalıyız, neden sandığa gitmeliyiz’ diye düşünüyor toplum. Tamamen psikolojik bir durum olduğu için bilinçsizce gelişen bir durum olduğu şeklinde yorumlayabiliriz. Çaresizseniz bağımlı olmaya, eylemsizliğe doğru gidersiniz. Böyle bir durumda rahatsızlık duyduğunuz bir durumu değiştirmek için eylem yapmaktansa başınıza gelenlerden başkasını suçlarsınız.

 

Sürekli başkasını mı suçluyoruz?

Kesinlikle… Başınıza gelen bütün olumsuzlukların sebebi onlardır. Burada da hep başkalarını suçluyoruz ve bu rahatsızlığı gidermek için bir eylemde bulunmuyoruz. Çünkü çaresizliği öğrenmiş durumdayız.

 

Toplum bu psikolojik travmadan nasıl kurtulur?

Öğrenilmiş çaresizliği klinik depresyonun semptomları olarak yorumladık. Klinik depresyonda olan bir bireyi daha iyi inandırmak için, ‘Çaresi vardır, kendisi adım atabilir ve bu sonuçları değiştirmek için etkilidir’i göstermemiz lazım. Bunu göstermek için kontrollü durumlar altında onu güdülersiniz ve birazcık zorlama yapmaya çalışırsınız. Kıbrıs Türkü’nün de belki de buna ihtiyacı vardır. Bunu gösterebilmemiz lazım onlara. Olaylar üzerinde nasıl sonuçları kontrol edebileceğine dair bir şeyler sunulmalı ve bunlar yaptırılabilmeli. Bunu göstermediğiniz sürece inanması çok mümkün olmayacaktır gibi görünüyor.

 

“Kimlik karmaşası yaşıyoruz”

Kendi kendine toplumun çare bulması zor mu?

Bu sorunu bir bireye yansıtacak olursak, böyle bir durumda bir bireyin çare bulması çok zordur. Dışarıdan bir terapist yapabilirsin diye onu güdülemelidir. Toplumu da bu şekilde düşünürsek evet bazı güçlerin buna ihtiyacı vardır. Bunu dış güçler olarak yorumlamak ne kadar doğrudur? Yine kendi içimizden birileri olmalı ki yolu gösterebilsin. Öğrenilmiş çaresizlikte, siyasi karmaşada bireyler çok kayıtsızmış gibi görünüyor. Sandığa gitmiyorlar, hiç hassasiyet göstermiyorlar gibi yorumlanıyor. Aslında bunun altında bastırılmaya çalışılan bir kaygı var. Bu görünen kaygısızlığın sebebi de budur. Tarihimize ve siyasi durumumuza baktığınız zaman Kıbrıslı Türkler birçok durumlardan geçmiştir. Bu durum onlarda güvensizlik duygusunu geliştirmiş ve kendi kimliklerinde bazı sıkıntılar geliştirmiştir. Kimliklerine yönelik kaygı yaratmıştır.

 

Toplumda kimlik karmaşası mı var?

Bireyin kimliğine baktığınız zaman kendi kimliğine yönelik güvenilir bir süreç yaşamayan birey kimlik karmaşası yaşar. Bize baktığınız zaman ne olduğumuza dair, kimliğimize dair bile tartışabilecek durumdayız. Kıbrıslı Türk, Türk, Kıbrıslı, Türkçe konuşan Kıbrıslı gibi çok çeşitli kimlikler bulmanız mümkündür. Aslında bunun altında kaygı olduğunu görmemiz mümkün. Siyasi ortamın bireyler üzerinde yarattığı bir durumdur. Hem kimlik kaygısı, bunun altında yatan kimlik karmaşası. Günlük hayata baktığımızda, sosyal medyada birçok yazı dolaşıyor. Kıbrıslı olmak ne demektir, geçmişteki yaşama vurgu, Güney’den göç edilen yerlere olan bağımlılık, Baflılık, Leymosonluluk. Kaybettiğiniz bir şey varmış ve kaybettiğiniz şeyi reddedermişçesine sembolik bir vurgu yaparsınız.

 

Bu kaygı siyasi durumun bir yansıması mı?

Bu siyasi durumun yansıması bireyin kimliğine yönelik bir kaygı yaratmıştır. Kimliğine kaybetmişçesine kendi başına sahip çıkarak giderecekmiş gibi bir durum yaratır. Aşırı korumacılık, çocuğunuzun sürekli her yaptığını kontrol etmeye çalışırsınız ve onu hep korumanız ve kontrolünüz altına tutmaya çalışırsınız. Her şeyi iyi yapsın diye bir kaygınız vardır. Bu aslında Kıbrıs Türkleri’nin ebeveyn profilini gösterir. Bunun altında kaygı olduğunu düşünüyorum.

 

Bu kaygının sebebi savaş mı?

Savaşın büyük bir katkısı vardır ancak savaş sonrasındaki durumun da katkısı vardır. Süregelen bir karmaşa olmuştur, belirsizlik ortamında stabil durum olmamıştır. Bu da Kıbrıslı Türklerin kaygı durumunu alttan alta yükseltmiştir. Kayıtsız gibi görünüyor toplum her şeyi aslında bastırmaya çalıştığı kaygılar vardır. Ebeveynlikte de ortaya çıkmaktadır ve çocuğuna karşı aşırı bir koruma gösterir. Bu kaygı durumunun dolaylı olarak yeni nesillere de etki ettiğini görürüz. Yeni nesiller de kaygılı olmaya eğilimlidir. Yüksek Lisans Tezimde aşırı korumacılığı araştırdım. Hollanda’da toplumu araştırmıştım. Orada da şunu görürsünüz, aşırı korumacı olan ebeveynler çocuklarının kaygılı durumunu ödüllendirirler ve sosyal fobi gibi kaygı bozuklukları yüksek oranda görülebilir.

 

“Yeni nesil umutsuz”

Yeni nesillerde durum nedir?

Kendi gözlemlerimden şunu söyleyebilirim ki bizdeki nesillerde de böyle bir sorun vardır. Kaygı bozukluklarının yüksek oranda görüldüğünü söyleyebilirim. Bu da siyasi ortamın bireye yansımasıdır. İnsanların başkalarını gözlemleyerek de öğrenilmiş çaresizliği edinebilirler. Lise dönemindeki ergenler üzerindeki kendi gözlemlerim neticesinde iki profil gözüme çarptı. Birincisi, ‘bu ülkede bir şey olamazsın, o yüzden ben bu ülkeden giderek dışarıda okuyacağım’. İkincisi ise, ‘Burada çalışan da çalışmayan da birdir. Öyleyse çalışmama gerek yok. Buradaki bir üniversiteye girerek hayata devam ederim’. Çok fazla uğraşmamayı seçerler ve ikisi de umutsuzdur. Ülkeye dair umutları bitmiş durumdadır. İkinci grupta öğrenilmiş çaresizliğe yenik düşüp başka bir ülkede bir şeyler arama girişimlerinden de vazgeçmişlerdir. Öyle bir etkisine düşmüşlerdir ki ‘nasıl olsa elimden bir şey gelmeyecek’ olarak bakarlar.

 

Çocuklar ailelerini örnek alıyor bu durumda…

Anne baba çocuk için o kadar önemlidir ki, siz bir çocuğa küfrederseniz, aşağılarsanız, o da kendisinin yetersiz olduğuna inanır. Kıbrıs Türklerine baktığımız zaman yok sayılan bir toplum var hiçbir uğraşı ödüllendirilmeyen bir toplum var. Kendilerinin yetersiz olduklarına dair bir algı gelişmiştir. Böyle bir durumda siz zaten yetersizsiniz. Öğrenilmiş çaresizliğe uğramış bir köpek gibi, içinde bulunduğunuz devlette kontrolünüz bile yoktur. Dolayısıyla böyle bir ortamda ‘ben faturamı neden ödemeliyim, bozuk işlemeyen bir sistem var’ algısı içerisinde çok uğraşmamaya giderler. Yeni nesilleri gözlemlediğim zaman öğrenilmiş çaresizliğin yansıması olarak iş hayatına yönelik girişimciliğin az olduğunu görüyorum. Bununla ilgili uğraşmaktan korku duyuluyor. Bu da siyasi ortamın bize öğrettiği çaresizliğin bir etkisi olarak görülebilir.

 

Ebeveynler bu noktada nasıl davranmalı?

Ebeveynin bu ortamdan izole bir şekilde hareket etmesi beklenemez. Sonuç olarak onlar da bu düzenin yarattığı ortama maruz kalıyor. İster istemez bunun etkisiyle hareket ediyorlar. Güçlü durmayı öğretmek gerekiyor. Aşırı korumacı bize belki de bu ülkenin getirdiği bir olgu ancak aşırı korumacı bir şekilde yaklaşmamak gerekiyor. Dolaylı bir şekilde çocuklara, ‘Ben kendimi kontrol edebilecek kadar yeterli değilim’ mesajını veriyoruz. Verdiğimiz bu mesaj kaygıyı arttırıcı ve kendi ayakları üzerinde bir kontrole sahip olmadıklarına yönelik bir etki uyandırır. Benim önerim bu yöndeki tavırları engellemek ve kontrol altına almaktır. Bireysel taleplerle gelen çocukları göz önüne aldığımızda ebeveynle etkileşim içerisinde çalışmamız gerekir. Ebeveynin bu yöndeki davranışlarını kontrol altına alarak ilerlemek yönünde öneriler verilir.

 

“Siyasiler model oluşturmalı”

Seçime katılmamak ya da boykot etmek ne kadar doğru?

Bu, süregelen psikolojik durumun bir sonucu. Siyasiler de sonuçta toplumun bir bireyidir. Siyasilerin topluma tam tersini göstermesi gerekir. Kontrolün onlarda olduğuna, dış güçlere bu kadar da kontrol yüklemenin bir etkiye sahip olamayacağını, bir şeyleri bizim yapabileceğimizi göstermemiz gerekir. Dış güçlerin de bu noktada kendilerine dönüp bakmaları gerekir. Sonuç olarak hep üzerine gidilen bir toplumdan bahsediyoruz.

 

Çare bu noktada siyasilere mi dönüyor?

Siyasetçilerin bu noktada daha etken bir rol almaları gerekecek. Bunu model olarak sunarak, toplumun da model almasını sağlayacaklar. Üretken bir yapıdayım ve bu ülke üzerinde benim kontrolüm var algısını geliştirmeleri gerekecek. Sanki zorlu bir adım gibi görülüyor. Bütün bu psikolojik durumdan sıyrılmanız ve ona göre bir adım atmanız gerekiyor. Kendi kendine olacak bir durum değil. Olumlu bir adım ve umut görmesi gerekiyor. Annan Planı çok kritik bir noktaydı. Bir anda ekonomik anlamda olumlu gelişmeler oldu. Umutlar yeniden yeşerdi. O dönemki tahlillere baktığımız zaman iyimserliğin ve hayat beklentisinin çok olumlu yönde olduğunu görüyoruz. Bu gibi olumluluklar olduğu zaman daha iyiye gidebileceğimizin bir göstergesidir. Ancak sonrasında her şeyin daha kötüye gitmesiyle birlikte olumsuz gidişat doğmaya başladı. Kısır bir döngü oluştu. Ülkedeki durumun iyiye gitmesiyle birlikte toplum kendiliğinden bir iyileşme gösterecektir.

 

Toplumdaki bütün sorunların yansıması Kıbrıs Sorunu olarak algılanıyor. İçteki sorunları es mi geçiyor toplum?

Bugüne kadar sorun hep bu oldu. Başka şeylere eğilme şansımız olmadı. Çevreyle ilgili birey haklarıyla ilgili konulara eğilme şansımız olmadı. Çünkü yüceltilen sorunumuz da buydu. Bir türlü çözülemeyen sorumuz buydu. Bu olmadan da ilerleyemeyeceğimizi gördük. Akıl yoluyla baktığımız zaman, gündelik hayatımızda çözmediğimiz problemlerin sıkıntı olduğunuz görüyoruz. Ama belki de bu karanlıklardan sonra içteki sıkıntıları daha net görebileceğiz. Bunun sonucu olarak diğer noktalara daha iyi bakmamız gerektiğini toplum kendiliğinden geliştirmeye başlayacaktır. Dışarıdan gösterilen sorun da buydu, içeride uğraştığımız da buydu.

Bunun sebebi yine öğrenilmiş çaresizliktir. Seçimlerde bile Türkiye’nin bir eli olabileceğine bakarız. Kim seçilirse seçilsin bunu Türkiye belirlemiş olacak ve politikaları yine o belirleyecek diye düşünürüz. Böyle bir durumda iç meselelere birey olarak eğilmek çare olmayacak diye bakarız.

 

Kıbrıs Sorunu’na çözüm bulunduğu anda bir anda toplum üzerindeki psikolojik travmayı atabilecek mi?

Bireyi terapiye aldığınız zaman iyileşme sürecinde büyük bir tepki verebilir çünkü bugüne kadar alıştığı durum o değildir. Çözüm olduğu zaman bir anda her şeyin güllük gülüstanlık olmasını bekleyemeyiz. Önce bir hazırlık süreci olacaktır. Vamık Volkan’ın kitabında bir örnek verilir. Güneyden buraya gelen Türkler burada her şeyin eskiye göre daha iyi olduğunu söylerler. Ama günlük hayatlarına bakıldığı zaman bunu göstermez. Evlerine çok iyi bakmadığı görülür. Olumsuzluğun etkilerinden hala kurtulamamışlardır. Yasın etkisindedirler hala. Bunu atlatmak da bir süreç gerektirecektir. Savaş sonrasına nazaran daha kolay atlatılacaktır ama yine de bir hazırlık evresi gerekecektir. Kimlik karmaşası ve var olan psikolojik sürece yardımcı olacak unsurların sağlanması gerekecektir.

 

Türkiye’deki insanlar Kıbrıslıları ne kadar tanıyor? Kıbrıs hakkında ne kadar bilgileri var?

Türkiye’deki iktidarın etkisiyle insanlar Kıbrıs’ı tanır. Farklı bir iktidar döneminde Kıbrıslı Türkler laik bir toplum olarak lanse edilmiştir. Ama şu an dine inanmayan hatta besleme bir toplum olarak lanse edilmiştir. Oradaki iktidarın kendi yönelimleri, Kıbrıslı Türklerin ne olduğuna dair oradaki toplum üzerinde büyük bir etki sağlıyor.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ