22 Kasım 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Medya, Türkçe’ye önem vermiyor”
18 Ekim 2011 Salı 11:09

“Medya, Türkçe’ye önem vermiyor”

Harid Fedai ile Arif Nihat Asya'yı, Süleyman Uluçamgil’i, Şeyh Nâzım’ın dedesi Kaytazzâde Nâzım Efendi'yi ve birçok edebi konuyu konuştuk...

Yurdagül BEYOĞLU

 

Nasıl giriş yapacağımı bilmediğim bir röportaj bu. Çekinerek, hata yapmaktan imtina ederek basıyorum tuşlara. Kıbrıs Türk edebiyatı üzerine yaptığı değerli araştırmalarla tanınan Harid Fedai’yi anlatmak biraz zor olacak. Zira o denli birikimli ki…

 

Bir Türkçe aşığı Harid Fedai. Dolayısıyla Türkçe’nin kullanımı konusunda son derece hassas. Röportaj için sözleştiğimiz Atatürk Kültür Merkezi’ne birçok kitapla ve tam saatinde gelen Fedai, “işte başarının sırrı bu” dedirtiyor. 58 yaşından sonra edebiyat dünyamıza 37 kitap kazandıran bir araştırmacı yazar ve Türkolog Harid Fedai ile Arif Nihat Asya ile olan anılarını, 45 yıl aradığı bir kitabı Erzurum’da buluşunu, Süleyman Uluçamgil’i, Kıbrıs ağzını, Şeyh Nâzım’ın dedesi Kaytazzâde Nâzım Efendiyi ve birçok edebi konuyu konuştuk.

 

 

Soru: Harid Fedai’yi sizden dinleyebilir miyiz?

 

Lefkoşa Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne girdim. Oradan İstanbul’a gittim, 1956-1960 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde okudum. Türkoloji’de Reşid Rahmeti Arat, Ali Nihat Tarlan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Caferoğlu, Abdülkadir Karahan, Faruk Timurtaş, Muharrem Elgin gibi büyük üstatlar hocalarım oldu. Gönlümde yatan araştırmacı olmaktı. Türkiye’de ihtilal oldu, Kıbrıs’ta hükümet değişti. Nerede çalışacağız? 1-2 sene sarsıntı geçirdik. Tam ‘hazırız’ dedik, 1963’de olaylar çıktı. 1963’den, 83’e kadar askeri kanat altında çalıştık. 1968’de Lefke Sancağı’ndaki görevimi tamamlamıştım. Daireme geçmek için müracaat ettim. “Hayır sizi terhis etmeyeceğiz” dediler. Bayrak Radyosu'na geçtim. Bayrak’ta Program Amir Yardımcısı olarak görev aldım. Sonra Program Amiri oldum. Daha sonra idari değişiklik yapıldı. Bir genel müdür var, üç de yardımcı. Hakkı Süha Bey Genel Müdür, Teknik Yardımcı Tuğrul Hilmi, Program Yardımcısı Mehmet Fehmi, İdari Yardımcı ise ben. 1983’e kadar geldik.1983’de yasa çıktı. İsteyen Bayrak’ta kalabilir, isteyen Dairesi'ne döner diye. Ben daha önce Milli Eğitim Müdürlüğü'nde Türk Dili Edebiyat müfettişiydim. Ayrıca Türk Öğretmen Koleji'nde öğretmen adaylarına haftada 8 saat Türkçe dersi veriyordum. Türk Dili ve Edebiyatı müfettişliği görevime dönmek istedim. “İstersen Kamu İşleri Komisyonu, Sınav İşleri Müdürlüğü'ne aktaralım” dediler, oraya atadılar. Ben bir müddet orada kaldım. 4 küsur sene kadar… Araştırmaya niyet ettiğim için, dairede çalışmanın zamanımdan bir bölümünü daha alacağını düşünerek 1988 yılında emekliliğimi istedim. Emeklilik yaşıma 2 sene vardı ama araştırmaya gireceğim için zaman kaybetmek istemedim ve de hızla kendimi araştırmaya verdim.

 

 

“40’ından sonra saz çalan, mezarda çalar”

 

Emekli olunca ilkin günlerce düşünmüştüm.“40’ından sonra saz çalan, mezarda çalar” diye bir atasözü var ya, o yüzden 10-15 gece uykusuz kaldım. “Ben geç kaldım. Bu işten vaz mı geçeyim? Yaşım geldi 58’e” diyordum. Ancak 58 yaşında başladığım araştırmalardan şimdiye değin 37 kitabım var. Benim şansım, iyi bir hanıma düşmüş olmam. O benim şansım oldu. Tüm gücümü ondan alırdım. Eşim vefat ettikten sonra (27 Kasım 2010) suyunu kaybetmiş balığa döndüm. Sıkıntılı günleri unutmak için ağır ağır çalışmalara başladım. Sağlığım müsaade ettiği sürece de çalışmaya devam edeceğim.

 

 

Soru: Kıbrıslı birçok şairi ve edebiyatçıyı gün yüzüne çıkardınız. Bunları anlatabilir misiniz?

 

Tüm gayem tabii Kıbrıs Türk kültürünü, edebiyatını tanıtmak. Sultan İkinci Mahmud döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nun en büyük şairi Kıbrıs’tan çıktı: Müftü Hilmi Efendi. Ünlü bilim insanı İbnü’l Emin Mahmud Kemal İnal dahi “Son Asır Türk Şairleri” kitabında Hilmi Efendi'ye yer vermiş değildir. Padişahın taşradan Hilmi Efendiyi “Şairler Sultanı” seçmesini hazmedememişlerdir herhalde, diyeceğim.

 

 

“Taşralı diye, Kıbrıslı şaire kitabında yer vermedi”

 

Bunun nedeni şu; şehirde yaşayanlar taşralı sanatçıları pek kaale almaz. İstanbul şairlerine göre İstanbul haricindeki her yer taşradır. Ne varsa onlarda var. Sanat İstanbullular'da, güzel konuşma İstanbullular'da, güzel yazma İstanbullular'da. O yüzden Müftü Hilmi Efendi'ye yer vermediler. Yine Kıbrıslı bir şâir var, Âşık Kendi. Onu da tanıtmak bana düştü. En büyük emelim bu boşluğu doldurmaktı. Müftü Efendi’yi, Aşık Kenzi’yi, Handi’yi. Handi eski Zaralı'ydı. Bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan bir kent. Buraya üst kademe yöneticisi olarak tayin edilmişti. Ben Kıbrıslı şairlerin arasına onu da kattım.

 

 

“Ziya Paşa’dan 11 yıl sonra Namık Kemal”

 

Ziya Paşa 1862’de MUTASARRIF (Vali) olarak Kıbrıs’a atandı. Sağlığı elvermediğinden bir yıla varmadan ayrılmak zorunda kaldı. Bu süre içinde çok güzel işler yaptı. Bundan 11 yıl sonra Namık Kemal sürgün olarak Kıbrıs’a gönderildi. Kale tutuklusu (Kal’a bend) olarak Mağusa’da kaldı. Kal’a bendin kalenin dışına çıkma hakkı yoktur ama Namık Kemal’e esir muamelesi yapmadılar, itibarlı bir konuk gibi davrandılar. Gizli gizli kalenin dışına çıkmasına izin verdiler. Namık Kemal, Kıbrıs’a geldiğinde, günümüzde Lefke’de dergahı bulunan Şeyh Nazım Kıbrısî’nin dedesi Kaytazzâde Nâzım Efendi 17 yaşındaydı. Namık Kemal, Nâzım Efendi'ye edebiyat sevgisi aşıladı. Kimdi bu Kaytazzâdeler? Kıbrıs’ın üç önemli ailesi vardı. Bunlardan biri Kaytâzzadeler, diğerleri Bodamyalızadeler ve Menteşizâdeler’di. Kaytazzâdeler eski bir Mevlevi ailesidir. Baf Kapısı'na yakın burcun adını Yiğitler Burcu koymuşlardır. Aslında o Kaytaz burcudur. Kaytazzâde Nâzım Efendi Kıbrıs’ın ünlü bir şâiridir ve 1894’de Kıbrıs’ın ilk romanı Yadigar-ı Muhabbeti yazan kişidir.

 

 

Namık Kemal’le mektuplaşmalar…

 

Nazım Efendi’nin şiirleri gazetelerde bol bol yayınlanır. Namık Kemal gittikten sonra mektuplaşmaya devam ederler. Mektuplaşmalar Namık Kemal’in öldüğü 1888 yılına kadar sürer. Bu mektuplaşmalar sonucu Kaytazzâde’nin büyük bir dosyası olur. Kaytazzâde ailesi TC Milli Eğitim Bakanlığı’na teslim eder bu dosyayı. Yıllar sonra Mithat Cemal Kuntay, Namık Kemal hakkında hacimli eserini yazarken bu dosyadan yararlanmıştır. Namık Kemal, 1888 yılında öldüğünde 48 yaşındadır. Nâzım Efendi çok üzülür. Hasretini bir ölçüde gidermek için Tanzimat'ın ikinci kuşak öncüsü Recaizâde Mahmud Ekrem Bey’e yakın olmak üzere İstanbul’a taşınır ve onun sohbetlerine devam eder. Daha sonra Recaizâde Mahmud rahatsızlanır ve Kaytazzâde onun acısına tahammül edebilmek için Kıbrıs’a döner, Şer’iyye Mahkemesi'nde görev alır. Burada şiirlerini yayımlamaya devam eder.

 

 

“Savaş zamanı Kıbrıs’ta gazete çıkmadı”

 

1911-12-13 Balkan Savaşları, 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı yılları Kıbrıs için çok felaketli yıllardı. Birinci Dünya Savaşı boyunca bir tek gazete dahi çıkmadı. 1919’un sonbaharından itibaren Doğruyol Gazetesi’nin çıkmasıyla Kaytazzâde’nin şiirleri orada yayımlanmaya başladı. 1919’da İstiklal Savaşı başlamıştır. Kaytazzâde İstiklal Savaşı'nı öven şiirler yazmaktaydı. Kıbrıs Türkleri'nin en büyük dileği o savaşın kazanılmasıydı ve savaşa katılamamanın üzüntüsünü yaşadılar. Fakat mücahitlere ve kimsesiz çocuklara parasal yönden yardım etmek için çeşitli etkinlikler düzenlediler. Bu etkinliklerden en önemlisi tiyatrolardı. “Filan gece tiyatro olacak, bunun menfaati Anadolu’daki askerlere gönderilecek” denirdi. Neticede savaş kazanıldı, Kıbrıs Türkleri bayram yaptı. O zaman Kaytazzâde Nâzım Efendi, Nevâ’yı Zafer (Zafer Şarkısı) diye bir şiir yazar. Bu şiir kafiye ve vezin bakımından Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’nin aynısıdır. Oradan ilham alarak yazılmış çok güzel bir şiirdir. Kaytazzâde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu gördükten sonra mesut bir şekilde bu dünyadan ayrılır. Kaytazzâde Nâzım Efendi’nin Safâ yâhût netice ibtilâ adlı tiyatro eseri ve Rûh-i Mecruh (Yaralı Ruh) isimli şiir kitabı vardır. Bunlara da yine biz ışık tuttuk.

 

 

Soru: Türkçe konusundaki hassasiyetleriniz biliniyor. Dili eski şekliyle korumak mı, yoksa yeni kelimeler eklemek mi doğru?

 

Dünyada hiçbir dil yoktur ki kelimeler tam kendinin olsun. Biz de Arap’tan, Acem’den kelimeler aldık; ama bu kelimeleri kendi telaffuzumuza uydurduk. Şuft âlû (etli erik) şeftali, Zerd âlû (sarı erik) zerdali oldu. Kallebur, kalbur oldu. Biz bunları kendi telaffuzumuza uygun olarak seslendirdik. Dolayısıyla ben bu türden kazanılmış kelimelerin sözlükten atılmasına taraftar değilim. Arapça'da, Farsça'da uzun heceler vardır. Bunlar şiire ahenk katar. Şairlere bakın Aruz Vezni'ni bilenler mısra mimarisinde çok beceriklilerdir. Nazım Hikmet, Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal aruzu kullanan şairlerdir. Aruz'u bilmeyenin mısra mimarisi zayıftır. Aruz'u bilmek ne demektir; uzun hecelerden yararlanmak. Aruz'u bırakmakla yanlış yapıldı. Mustafa Kemal “kazanılmış kelimeler kalabilir” demişti ama benimsenmiş bazı kelimeler de bilinçsizce atıldı. Bazı kelimeleri ise biz uydurduk ve türettiklerimiz tam anlamıyla attıklarımızın yerini tutmuyor. Örneğin tevessül etmek kelimesinin yerini girişmek, başarmak tutar mı? Bizde 108 ses vardır. Dünyanın en güzel telaffuzunu yapan Türk milletidir. Hiçbir lisan yoktur ki, Türkçe onu telaffuz edemesin. Türk dili bu konuda dehşettir. Allah bize verdi.

 

Soru: Kıbrıslılar kendi ağızlarını koruma konusunda çok hassas. Dil orijinal haliyle mi kalmalı, yoksa ortak bir diyalektik olmalı mı?

 

Ben bir Kıbrıslıyım. Kıbrıs ağzını inkâr etmem, ama kültür adamıysam Türkçe'nin kültür dilini kullanmak mecburiyetindeyim. Sizinle konuşurken Kıbrıs ağzıyla konuşamam. DAÜ’de ders verirken de Kıbrıs ağzını konuşmam. Kültür adamıysak kültür dilini konuşmak zorundayız. Ben radyodayken güzel okumayanı hırpalardım. O dönemde kurs için Türkiye’den Rıdvan Çongur’u ve Tuna Huş’u getirdim. Anonsör ve spikerlerimize çok yardımları oldu.

 

 

“Medyada Türkçe’ye önem verilmiyor”

 

Soru: Bugünün medyasını ve medya dilini nasıl buluyorsunuz?

 

50’li yıllarda burada 3 gazete çıkardı. Bozkurt, Halkın Sesi, Hürsöz. Bunlar dört sayfaydı. O dört sayfada bulduklarımı şimdiki kalabalık sayfalarda bulamıyorum. Bu cevap yeter sanırım. Türkçe’ye önem verilmiyor. İngilizlerin bir lafı var “Her öğretmen önce İngilizce öğretmenidir” diye. Bizde de herkes Türkçe’yi düzgün kullanmalı.

 

 

Soru: 1950’li yıllarda Arif Nihat Asya, Naim Buluç, Hüseyin Gürtunca gibi öğretmenlerin Kıbrıs’a gönderildiği ve bu öğretmenlerin, Kıbrıs edebi hayatına büyük fayda sağladığı söylenir. Siz bu öğretmenlerle çalıştınız mı?

 

 

Bu binalar (AKM’nin yanındakiler)Kıbrıs Türk Lisesi, Kız Lisesi ve Türk Öğretmen Koleji'ydi. Ben Eğitim Müdürlüğü'ndeyken Türk Dili Edebiyatı müfettişi olarak ders verirdim. Alt kısmı liseydi. Boş zamanlarımızda Arif Nihat Asya ile sohbet ederdik. Asya çok esprili bir kişiydi. Baktı ki derslerine teftişe gitmiyorum, “acaba kıymetimi bildiği için mi gelmez, yoksa ihmal mi eder” diye düşünüyor olmalıydı. Bir gün sordu; “Harid Bey bizim sınıfa hiç girmediniz. Niçin?” Ben nasıl anlatayım. “Sizin gibi bir üstadın sınıfına nasıl gireyim” diyemediğim için, “Üstadım” dedim. “Biz sizinle zaten öğretmen odasında bol bol görüşüyoruz, sınıfa kadar gelmeye gerek var mı?” Bu sözlerin altındaki mânâyı anlamış ve dostluğumuz daha da güçlenmişti. 1960 İhtilâli'nde Kıbrıs’tan alınmasına çok üzülmüştüm.

 

Daha sonra Arif Nihat Asya’yı konu edinen TC Kültür Bakanlığı kitabında Kıbrıs günlerini bana yazdırdılar. En güzel rubailer Arif Nihat Asya’nın rubaileridir. Arif Nihat Asya Kıbrıs’ta Barış Harekatı'nın olacağını bir kahin bilmiş, bir rubaisinde “bir gün bir falcı gelip ikbal açar, bahtında bakar ki dal dal açar. Gam çekme der, üç vakte kadar koynunda, ey yavru vatan, 3 vakte kadar bütün çiçekler al açar” demişti.

 

 

Süleyman Uluçamgil’i Arif Nihat Asya yetiştirdi”

 

Kıbrıslı şair Süleyman Uluçamgil’i de Arif Nihat Asya yetiştirmiştir. Teneffüslerde onları sohbet eder görürdüm. Arif Hoca göğsünde hep sigara taşırdı. Süleyman’la konuşurken içmek için sigara paketini göğüs cebinden çıkardığı zaman bir sigara da Süleyman’a vermeyi adet haline getirmişti. Bu o dönem Türkiye’de toleransla karşılanabilirdi ama Kıbrıs’ta ayıp sayılırdı. O vakitler Arif Nihat Hoca’yla çok tanışıklığım olmadığı için bir şey diyemedim. Bir ay kadar sonra Süleyman’a sigara verdiğini gördüğümde binanın öteki yüzüne geçtiğim zaman Süleyman’ın önünü kestim. Süleyman kıpkırmızı oldu. “Bir daha bu mereti aldığını görürsem seni tuttuğum gibi dışarı atarım” dedim. Arif Hoca'ya da daha sonra bir yolunu bularak bu sigara konusunu açmış ve birisinin görmesi halinde onu çok hırpalayacaklarını söylemiştim. İyi karşıladı ve bir daha vermeyeceğini söyledi.

 

 

“Arif Nihat Hoca, Uluçamgil’e Rubai yazdı”

 

Rum isyanını kırmak için Erenköy’e çıkan mücahitler arasında Uluçamgil’de vardı ve orada şehit düştü. Arif Nihat Hoca onun için de rubai yazmıştır.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ