22 Kasım 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Meclis’e rampa  koyup gireceğim
11 Mayıs 2012 Cuma 10:44

Meclis’e rampa koyup gireceğim

Son dönemlerde eşitsiz ve paylaşımsız bir döneme damga vuruldu

Elif ŞEN

 

Hayat engellerle dolu bir yolsa, O bütün engelleri aşmaya ant içmiş büyük bir yürek. Engelli ailelerin  çocuklarını evde sakladığı geçmiş yıllarda yasal düzenlemelere ön ayak olmuş, engellilerin topluma kazandırılmasını sağlamış, haklarını öğretmiş insanlara. Uzun, meşakkatli bir yol yürüdüğü. Ama bu yol engelleri yok sayıyor. Birlikte mücadele verdiği, yol arkadaşı Mutafa Çelik’i kaybetmenin acısı gözlerinden okunurken Onlardan sonra gelen gençlere aydınlık tutuyor Sedat Hacı Mehmet. Zorlu, mücadele dolu, uzun bir hikayenin baş kahramanı Sedat Hacı Mehmet’le Engelliler Haftası’nda büyük mücadelesini konuştuk.

 

Toplumda yaptığınız işlerle aslında örnek teşkil ediyorsunuz. Bize bu yol hikayenizi anlatır mısınız?

Hayatımız tam otuz yıldır farkındalık yaratmak için devam ediyor. Amaç, Avrupa’yı yakalayamasak bile bazı şeylerin kabul edilmesini sağlamak. Yani bir insanın ayağında problemi varsa bu beyni de çalışmıyor anlamına gelmez. Bu ülkede yaklaşık 5 bin 500, 6 bin engelli vatandaş var. KKTC’de engelli  yaşam sürdürmek bir azap. Ulaşım yok, marketlerde sorun yaşanıyor, kamu binaları engelli vatandaşlar düşünülmeden yapılmış. Gittiğiniz mağazada alış veriş yapacak bir raf bulamazsınız. Raflar boyunuza yetmez. Ulaşım, erişim, dolaşım, altyapı denen bir şey yok.

 

“Eşitlik ve paylaşım yok”

Bir de ülkemizi yöneten her branştaki insanlar; hükümet, belediyeler, kamu kuruluşları bu sıkıntıları dikkate almıyor. Rahmetli Mustafa Çelik’le yıllardır savunduğumuz, başını çektiğimiz bir şey var ‘Eşitlik ve Paylaşım’. Bu ülkenin tek sorunu bu. Bu olmadığı sürece ülke çok fazla zarar görecektir. 1974’den sonra ülkemizde eşitlik ve paylaşım diye bir şey kalmadı. Dolayısıyla ön plana çıkarmamız gereken ilk önce eşitlik ve paylaşım. Ama ne yazık ki bizi yönetenler bunu yapamadı. Özellikle son dönemlerde eşitsiz ve paylaşımsız bir döneme damga vuruldu.

Ülkemiz nüfusunda 6 bin olarak irdelenen engelli nüfusun, buna eş olarak da sosyal yardım parasıyla geçimlerini sağlayan insanlarımızın evlerinde hapis kaldıklarını, alınan özürlü ve sosyal yardım parasıyla elektrik parasını dahi ödeyemeyecek durumda olduğunu üzülerek belirtmek isterim. Sosyal Yardıma muhtaç ve 580TL devlet tarafından maaş verilen insanlarımızın 200TL borcundan dolayı elektriği kesilebiliyor. Bu doğrultuda ya da bahsettiğim eşitlik ve paylaşımın, ülkemizde alıp başını gittiği görülmektedir.

 

 

“Başarılı değilim,örnek teşkil ediyorum”

 

Toplumun ve devletin özen göstermediği bir düzenden bahsederek, var olan sıkıntıları ifade ettiniz. Olayı biraz kişiselleştirmek istiyorum. Sizin başarı öykünüz, bu kadar sıkıntı içinden nasıl çıktı?

Benim öyküme gelince, ben kendimi başarılı bulmuyorum. Ama örnek teşkil ettiğimi düşünüyorum. Sağlam insanlardan çok daha fazla şey yapabileceğime inanıyorum. Belki sizinle çekilmesi gereken bir masayı çekemeyebilirim; ama “Yardım edebilir misiniz?” diye çok rahatlıkla sorarım. Biz bunlar için çok büyük mücadeleler ettik. 1980 yılında, bu ülkede benim gibi insanların olduğunu düşünerek bir adım atmak istedim. Araştırmaya başladım. Yurtdışındaki dernekleri, yapılanları inceledim. Bunlar yaklaşık 3 yılımı aldı.

 

“Engelliler saklanırdı”

1983 yılında Kıbrıs Türk Ortopedik Özürlüler Derneği’ni kurduk. Ardından kendi imkanlarımla bütün adayı dolaşmaya başladım. O dönemlerde, engelli vatandaşları anne ve babaları dışında kimse bilmezdi. Engelliler korkunç bir şekilde saklanırdı. Bu vatandaşların nasıl sokağa çıkartılacağını düşündüm. Ülkede engellilerle ilgili bir yasa olmadığını fark ettim. Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’la görüşüp konuyu aktardım. Bir katkı ya da bir maaşla insanları toplumun karşısına çıkarabileceğimizi anlattım.  Bütün avukatlarını seferber etti. 1994 yılına kadar çalışmalar yaptık ve ‘Özürlüler Rehabilite Yasası’nı çıkardık. Aynı döneme denk gelen seçimler nedeniyle meclise sunulan yasa hemen kabul edildi.

 

 

“Yasa okunmadı bile…”

 

Sadece seçim nedeniyle mi kabul edildi? Belki de ilk farkındalık yaratılmış oldu.

Hayır! Sadece seçim nedeniyle kabul edildi. Bakın, Cumhurbaşkanlığı’ndan gelen bir yasa var ortada. İçinde özürlüler var ve önünüzde de seçim var. Vekiller okumadı bile.

Mustafa Çelik’le birlikte çalışmalarımıza başladık. Bütün adayı gezerek, engelli çocuğu olan aileleri bulmaya başladık. O zaman yayın yapan sadece BRT vardı. Adeta çocuk gibi bizi çıkarın, derdimizi anlatalım diye yalvarıyorduk. Çünkü toplumda engellilerin saklanması çok fazla yaygındı. Televizyona çıkmamızın önemini, yolumuzun zorluğunu, ne denli büyük bir mücadele verildiğini anlattık. Cüzi bir rakam bile olsa maaş verileceğini söylemek engelli insanların dışarı çıkması için önemli bir teşvik olacaktı. Bu yüzden BRT’ye çıkmak bizim için çok önemli olacaktı.

 

“Televizyona çıkınca sürgüne yollandım”

Bu arada ben de işe yeni başlamıştım.  Ben televizyona çıkıp devlet engelli vatandaşa maaş bağlayacak deyince Lefke’ye sürgüne yollandım. Bunun yasal olduğunu, meclisten geçtiğini anlatmak için tam iki ay uğraştım. Sonra yine yasada var olan kurumların yüzde dört engelli çalıştırmak zorunda olduğunu söylediğim için İskele’ye sürüldüm. Bir süre sonra bana “Yasa çıktı” diyerek çalıştığım birime atandığımı söylediler. O zamanlar DP, UBP hükümetiyle koalisyondaydı. Çalışma Bakanlığı DP’de, Turizm Bakanı ise Serdar Denktaş’tı. Beni çağırıp, “Bu konulara özen gösteriyorsun. Gidip çalışmalısın” dedi. 1996 yılında bir masa, bir sandalyeyle çalışmalara başladım. Çeşitli kurullar düzenledik. Akın başladı. İnsanlara telefon numaralarımızı, özel numaralarımızı verdik. Buna rağmen araya birilerini koyanlar, milletvekillerinde ricalarda bulunanlar olurdu. Oysa biz gelen her başvuruda, her zaman engelli vatandaşların yanında olmak için yola çıkmıştık. Yaklaşık 800 kişi devlet dairesinde iş buldu. 4 bin küsur engelli vatandaşa da maaş bağlandı.

 

“Yardım etmeye çalıştıkça darbe yedik”

Çok darbeler yedik, çok şeylerle suçlandık. Biz yardım etmeye başladıkça çok fazla da darbeler yedik. Şimdi geriye dönüp baktığımızda Mustafa Çelik’i kaybettik. Bu ülkedeki önemli insanlardan biriydi. Kalbi bu yorgunluğu kaldıramadı. Bugün eğer bir anne çıkıp da “Benim evladım engelli” diyebiliyorsa bedelini de bizler çok ağır ödedik. Mustafa kalbine yenik düştü, ben iki defa kalp krizi geçirdim.

 

Bu kadar ağır bedellerin ardından “Evet, başardık!” diyebiliyor musunuz?

Çok yol kat ettik ama yapılacak şeyler var. Yola çıktığımızda Türkiye bizden çok daha kötü durumdaydı. Biz de en azından engelli vatandaşlar dilenmiyordu. Ama şimdiye baktığımız zaman AB normları çerçevesinde olumlu gelişmeler yapılıyor. Birleşmiş Milletler’e bağlı ve bütün ülkelerin kabul ettiği BM engelli hakkı bildirgesi var. Aslında bu bildirgede bizim istediğimiz bütün haklar var. 2011 yılında meclisten geçmesine rağmen bu bildirge ve içeriği hakkında hiç kimsenin bilgisi yok.

 

“Söz aldık havada kaldı”

Geçtiğimiz yıl, Köşklüçiftlik bölgesinde 150 üzerinde engelliyle bir eylem gerçekleştirdik. Orada bulunan mağazalardan kaç engelli vatandaş içeri girebilecek diye bir denemeydi bu. İçeri girebilenlere yeşil kart, girilemeyenlere de kırmızı kart gösterildi. Bunun devamında Cemal Bulutoğluları’na giderek söz aldık bazı şeylerin düzeltilebileceğine dair. Ama ne yazık ki bu da havada kaldı.

 

 

 

“Hayatta her şey özür olarak algılanmamalı”

 

 

Engelli vatandaşlara karşı belediyelerin vermediği sözlerden bahsettiniz. Peki devlet, toplum, engelli vatandaş ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu noktada belediyeleri ayrı tutmayın. Belediyeler, sorumlu oldukları vatandaş için devletten para alıyor. Peki hangi belediye, devletten aldığı parayla engelliye hizmet veriyor? Sadece, özürlüler haftasında birkaç engelli vatandaşla fotoğraf çektirip ardından da basına dağıtılır. Bununla da reklam yapılır.

Eğitim hakkına gelelim. Her bireyin eğitim alma hakkı vardır. Evinde yatalak olan, hiç kalkamayan insanın bile eğitim hakkı vardır. Biz ülke olarak özel eğitimin neresindeyiz? Çalışabilir konumda olan özürlülerimize çalışma ortamı yaratabildik mi? 24 saat bakıma muhtaç olan özürlülerimizin ailelerine psikolojik destek sağlayabildik mi? Genç anne babalarımızın doğan engelli çocuklarını kabul edebilmeleri için psikoterapi merkezi kurabildik mi? Evinde sandalyeye mahkum olmuş engelli çocuklarımız sokağa çıkarabildik mi; yoksa sadece hurma ağacı dikmekle mi yetindik?

 

“Yapılacak çok şey var”

Yapılacak çok şey var. Başta devlet, belediyeler, kamu kurul ve kuruluşları bu konulara eğilmeleri gerekir. Çünkü önlerinde çok kısa bir ömür var. Ve bir süre sonra yaşlanacaklar ve o marketlerde onlar da alış veriş yapamayacak duruma gelecekler. Hayatta her şeyi özür olarak algılamamak gerekir.

 

 

“Mustafa Çelik’le birbirimize verdiğimiz bir söz vardı”

 

Sizin bir de siyasi bir geçmişiniz olduğunuzu biliyoruz. Bir dönem milletvekili adayı oldunuz. Siyasete atılma fikri nasıl doğdu?

Bir gün Mustafa Çelik’le kafa kafaya verdik. Yazdıklarımızı konuştuk. Önümüzde de 2009 seçimleri vardı.  Bana “2009 seçimlerinde milletvekili adayısın” dedi. Şaşırdım. Ben siyasetin neresinden oy alacağım dedim. “Sorun oy değil. Biz seni kobay olarak kullanıyoruz. Her şeyini de kaybedebilirsin. Ama bu toplumda bir engelli vatandaşların olduğunu ve bir şeyler yapabileceğini göstermek amacıyla yola çıkıyoruz” dedi.

 

“Bana sözümü hatırlattı”

Bizim birbirimize verdiğimiz bir sözümüz vardı. Yıllar önceydi. Evlensek de, hayatımızda ne olursa olsun, ne yaşarsak yaşayalım hayatımızda her zaman önce bu zümre gelecekti. Bana bu sözümüzü hatırlattı. Bu sözü bir otel odasında birbirimize vermiştik. Kimsenin haberi yoktu. Sabah sabah erkenden kalkıp, Serdar Denktaş’ın kapısını çaldık. Bütün bölgelerdeki özürlü vatandaşların dağılımını hazırlamıştık. O’nda anlattık. Ama tabii aday olmak isteyeceğimizi tahmin etmedi. Listeleri inceledi. Seçim döneminde destek vereceğimiz düşündü. Mustafa Çelik, Demokrat Parti’nin kurucu üyesiydi. Serdar Denktaş’a “Biz karar verdik, Demokrat Parti’den aday olacağız” dedi. O an Serdar Denktaş hiçbir şey demedi. Odanın içerisinde üç defa döndü, düşündü. Mustafa Çelik, bana söylediklerini O’na da söyledi. Serdar Denktaş’ın gözünden iki damla yaş aktığını gördüm.

 

“15’inci sıradan aday oldum”

Bize sıra önemli mi diye sordu. Önemli olmadığını, amacımızın toplumda farkındalık yaratmak olduğunu söyledik. 15’inci sıradan beni aday olarak listeye ekledi. Ben tepki beklerken bana “ Hayırlı olsun” dedi. Seçim dönemindeki çalışmalardan çok zevk aldım. Sosyal kesime neler yapmak istediğimizi anlattık. Meclis’e neden girmek istediğimizi anlattık. Kıbrıs sorunundan, tarımdan, diğer siyasi olaylardan hiç bahsetmedik. Biz bütün hakları korumak için gitmek istediğimizi anlattık insanlara. Bundan sonra kendime olan güvenim eskisinden daha fazla geldi. Belki seçilemedim ama çok büyük bütçeler ayıran birçok adaydan da fazla oy aldık. Özel bir harcama yapmadan, sadece kendi imkanlarımızla yürüttüğümüz seçim döneminde bana göre iyi denebilecek bir oy topladık.

 

“Sonraki kuşaklar bizden bahsedecek”

Ben eminim ki biz olmasak bile, bizden sonra gelen kuşaklar bizden bahsedecekler. Bundan sonra devam etmek ister misiniz diye sorarsanız; evet devam etmek isterim. Çünkü insanların haklarını koruyabilecek yol Meclis’e girmekten geçiyorsa, o Meclis’e rampa koyup gireceğim. Rahmetli Mustafa Çelik’in de vasiyetiydi. Rampaysa rampa, yolsa yol, meclisse meclis. Hiçbir zaman engelli vatandaşlar hayal-i sükuta uğramasınlar. Biz olduğumuz sürece mücadele edeceğiz. Yeter ki birlik olmayı başarabilelim. Bu yol bizi başarıya ulaştırabilecektir.

 

 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ