21 Kasım 2017 Salı
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Meclis’e bakar ‘ne yapıyor  bu adamlar?’ derdim…”
17 Haziran 2012 Pazar 10:22

“Meclis’e bakar ‘ne yapıyor bu adamlar?’ derdim…”

“Lefke’ye gidince rahatlardık. Bisiklet kullanır, uçurtma uçururduk. Denize bile Yeşilırmak’tan girerdik."

Yurdagül BEYOĞLU

Güler yüzlü, sevecen, mütevazi, ilkeli. Röportaj talebinde bulunduğum ilk anda “elbette” diyor. “Şimdi uygun, hemen yapabiliriz isterseniz…”

 

Mevkilerin gelip geçici olduğuna inandığından, koltuk hırsı yok. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki hocalarının “Görev talep edilmez, tevdi edilir” sözünü motto eden genç siyasetçi hayatı boyunca hiçbir göreve talip olmadığı gibi, kendisine tevdi edilen görevleri de tereddütle karşılamış.

 

Zaten siyaseti hiç düşünmemiş. Bugün burada oluşu kaderin güzel bir cilvesi zira lise 3’üncü sınıfta camdan yeni yapılan Meclis binasına bakar, “ne yapıyorlar acaba içerde” diye düşünürmüş. Geleceğe dair hayalleri iyi bir sporcu olmak üzerine kurulu olan genç ilerde parti genel sekreterliği, parti genel başkanlığı, cumhurbaşkanı vekilliği ve Dışişleri Bakanlığı yapacağını aklının ucundan dahi geçirmemiş.

 

Tam bir Lefke aşığı. 1963-74 yılları arasında dar sokaklara sıkıştırılan çocukluğunun nefes alan kısmında Lefke anıları… Koşup oynadığı, özgürce bisiklete bindiği, özgür olduğu Lefke, bugünlerde de aynı anaçlıkla kapılarını açmış kendisine…

 

Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün bu haftaki Pazar röportajımızın konuğu. Özgürgün’le çocukluğundan gençliğine yaptığımız yolculukta kâh gülüyoruz, kâh duygulanıyoruz…

 

“En güzel günlerim Lefke’de geçti…”

Soru: Sizi tanıyabilir miyiz?

1965 yılında Lefkoşa’da doğduğumu söylerler ancak ben Lefke’de doğup büyüdüğümü söyleyebilirim. Çocukluk günlerimin en güzel anıları Lefke’de geçmiştir. Benim çocukluğumda Lefkoşa çok bunaltıcıydı. Türkler Surlariçi’ne sıkışmıştı. Ağacın olmadığı dar sokaklarda yaşardı insanlar… Köşklüçiftlik’ten KTHY binasına kadar uzanan yol,  Meclis’in önünden geçen caddenin Ledra Palas’a kadar uzanan kısmındaki bölge Türk bölgesiydi ama orada maddi durumu iyi olan kişiler yaşardı. Doktorlar, üniversite eğitimi alıp yüksek mevkilerde bulunan kişiler… 

 

“Lefkoşa’da tatil günü geçirdiğimi hatırlamıyorum”

Biz Çağlayan bölgesinde oturuyorduk. Tam sınırda. 1974’te de kapılar kapanınca tam o sınırda kaldık. O da bizim için büyük sıkıntıydı. 9-10 yaşlarındaydım. Annem çok korkardı. Rahmetli anneannemin ağaçlar içindeki evi bize büyük bir özgürlük sağlıyordu. İlkokulun iki yılını Yenicami İlkokulu’nda, üç yılını da Atatürk İlkokulu’nda okudum. Okul beni Lefkoşa’ya bağlamıştı ama Lefkoşa’da bir tatil günü geçirdiğimi hatırlamıyorum. Annemle babam memur olduğundan biz tatile girdiğimizde onlar tatile giremiyordu. Biz de müthiş bir şevkle Lefke’ye gitmeyi beklerdik. Lefke Türk bölgesi. Dağ, bayır, ova, geniş bir arazi… Rumların pek uğramadığı bir bölge… Oraya gidince rahatlardık. Bisiklet kullanır, uçurtma uçururduk. Denize bile Yeşilırmak’tan girerdik. Türklerin Lefkoşa’dan çıkıp, Gönyeli’nin içinden geçip Girne’ye denize gitmeleri kolay değildi. Girne’ye bir ya da iki kez gittiğimizi hatırlarım. O da çekinerek…

 

“Lefke’yle gururlanırdık”

Lefke’de 1957 yılından önce çok az Rum varmış. 1957’te onları da kovmuşlar. Rum’un kovulduğu ender yerlerden biri. Kasabadan kovulması mümkün değil! Güzelyurt o zamanlar Rumların elinde…

Lefke o dönem ekonomik açıdan da Kıbrıs’ın iyi durumda olan bir bölgesiydi. Malı mülkü olan insan sayısı çoktu. Kendi kendine yeten bir bölge olduğu için Rumlar yaşayamazdı. Onların yaptıkları hamleler zayıf kaldı. O yüzden gururlanırdık.

 

“Kıbrıs tarihinin ilk festivali”

Kıbrıs tarihinin ilk derli toplu festivali de yine o bölgede 1973 yılında yapılan Çilek festivaliydi. Gerçi İskele’de de bir festivale gittiğimi hatırlıyorum ama sanki Lefke’deki ilkti. Lefke festival geleneğini başlatan yerlerdendir.

 

“Barikatlarda beklenirdi”

Yeri gelmişken; 1963 yılından 1968 yılına kadar olan dönemde Lefkoşa’dan Lefke’ye, ya da Lefke’den Lefkoşa’ya gitmek çok zormuş. Kişiler beş-altı barikattan geçip ulaşıyorlarmış gidecekleri yere. Annem o dönem Lefke’de öğretmen ve babam Lefkoşa’da çalışıyor. Barikatta durdurulmuşlar. Sanırım BM askeri gelmiş de kurtulmuşlar. Ama 68’den sonra gidiş gelişler nispeten kolaylaşmıştı. Biz de her hafta sonu gidip geliyorduk.

 

“Ne yapıyor bu adamlar?”

İlkokulu 1976 yılında bitirdim. Şehit Hüseyin Ruso Ortaokulu’nun ardından Lefkoşa Türk Lisesi’nde okudum. Tabi Bilimler A bölümünde… Lefkoşa Türk Lisesi şimdi Fen Lisesi olan binadaydı. O okulun penceresi Meclis’e bakıyordu. Meclis binası bize göre çok görkemli bir bina. Camdan Meclis’e bakıp, “ne yapıyor bu adamlar içerde” derdim. Ne yaptıklarını anlamaya çalışırdım.

 

Soru: Politikacı olmak gibi hayalleriniz yoktu diyebilir miyiz?

Hiç yoktu hem de. Ne yaptıklarını bile bilmezdim. Benim hayalim iyi bir sporcu olmaktı. Edebiyatta yetenekliydim. Tarihe çok meraklıydım. Tarihim her seferinde 100 üzerinden 100 gelirdi. Psikolojide de çok iyiydim. Hocalarımın bu yüzden sosyal bilimler ve tarih önerdiklerini hatırlıyorum.

 

“Siyasalı değil hukuk fakültesini istiyordum”

Bizim zamanımızda ailelerin çocuklarını -burs almamışlarsa- İngiltere’ye Amerika’ya gönderme imkânları yoktu. Oralarda okumak çok pahalıydı. Biz de Türkiye’ye gidecektik. 18 tercih yapma hakkımız vardı. Sanırım Türkiye’de de 18 üniversite vardı o dönem. Ben en başa hukuk fakültesini yazmak istedim ama Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin puanı ondan yüksek olduğu için hocalarım en yüksek puanlı olanın en başa yazılması gerektiğini söyleyince mecburen Siyasal Bilgiler başa yazıldı. Şayet formda hata yapılmışsa sınav hakkımız elimizden gidiyor, askere alınıyorduk. O yüzden hocalarımız doldurdu formlarımızı.

 

“Turan Güneş’in de siyasalda okuduğunu öğrenince hoşuma gitti”

Açıkçası oraya gidene kadar Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni hiç bilmiyordum. Dediğim gibi Hukuk istiyordum. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin eşit ağırlık taban puanı 416, Hukuk Fakültesi’nin taban puanı ise 406’ydı. Sınavda iyi yapmışım ki ilk tercihim geldi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazandığımı öğrenince, “ben kazandım ama nereye gidiyorum” dedim. Mülkiye diye bir okul olduğunu ve bu okulun geleneği olduğunu bilmiyordum. Araştırdım. Sevip takdir ettiğim Turan Güneş’in hem oradan mezun, hem de orada hoca olduğunu öğrenince hoşuma gitti.

 

“Spor ilgili bölüm okuyacağımı düşünenler şaşırdı”

Tabi şu da var. Beni herkes çok iyi bir sporcu olarak tanıyordu. 5 dalda milli takımda oynayan bir sporcuydum. Atletizm ve futbolda Türkiye şampiyonluklarım vardı ve ben bu takımların üçünün kaptanıydım. Dolayısıyla benim sporla ilgili bir okulda okuyacağımı düşünüyordu birçokları. Tatile geldiğimde “spor nasıl gidiyor” diye sorarlar, “ben Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyorum” dediğimde şaşırırlardı. Üniversite yıllarımda da spor hayatım devam etti. 1983’den 1987’ye kadar her hafta sonu Kıbrıs’a gelip Çetinkaya’nın maçlarını oynuyordum. Masrafları kulüp karşılıyordu. Bundan para da kazanıyordum tabi. Anne babama yük olmayayım diye zor da olsa her hafta sonu gidip geldim.

 

“Uçakta, havaalanında ders çalışırdım”

Vakit kaybı olmasın diye, uçakta, havaalanında ders çalışırdım. O zamanlar şimdiki gibi değildi. İki dersten arka arkaya kalırsan okuldan atılıyorsun, askere gidiyorsun. Anne babası memur, sermayesi olmayan biri olarak okulumu bitirmek zorundaydım. Ankara’da da üniversite takımında, Gençler Birliği PAF takımındaydım, profesyonelliğe aday. Ancak profesyonelliğe geçmek için okulumu bırakmak zorundaydım. Babam bu fikrime çok sert tepki verdi.

 

“Sporculuğun pek getirisi yoktu o zamanlar…”

O dönemlerde sporculuk şimdiki gibi getirisi olan bir şey değildi. Kamplar, deplasman çok zordu. Ayrıca başarılı olacağının da garantisi yok… Dolayısıyla ailemde sıcak bakmayınca profesyonellik hayallerini bıraktım okula yöneldim, mezun oldum. Ankara’dayken oturmadığım semt kalmamıştı neredeyse. Ayrancı’da, Esat’ta, Kavaklıdere’de, Kızılay’da, Seyranbağları’nda kaldık. Ankara’da çok güzel günlerimiz geçti. Arkadaşlar her hafta sonu toplanır, muhabbet ederlerdi ama ben Kıbrıs’a geldiğimden onlara katılamazdım. Ankara hala daha benim gözümde farklı bir yere sahiptir. Ankara’daki günlerimi özlemle anarım.

 

“İngiltere yıllarım…

ArdındanCambridgeüniversitesinde bir yıl İngiliz Dili ve Edebiyatı, ardından da yönetim bilimi okudum. Yüksek lisans gibiydi ama yüksek lisans sınavına girmedim. O günlerde yüksek lisans eğitimi almaktan ziyade orada eğitim almak önemliydi. Bugünkü koşullarda sınava da girerdim. İngiltere’deki yıllarım da çok güzeldi. Yanında kaldığım aileden çok şeyler öğrendim. Memorial Coliseum’da kalıyordum. Öğrenci yurdu ama çok otantik. Okula bisikletle gidiyordum. Çok güzel bir deneyimdi. O dönem İngiltere’yi dolaşma fırsatı buldum. Orada da futbol oynadığım için büyük sempatiyle karşılaştım. “Sporcu kötü olmaz” diye bir düşünce vardır. Gerek yerli halk, gerekse yabancı öğrenciler o düşünceyle bana farklı davranıyorlardı.

 

“Buna girebilir miyim acaba?”

Soru: Unutamadığınız anılarınız neler?

Anılar çok aslında ama Lise 1. sınıfta beni hem gururlandıran, hem de duygulandıran bir olay bugünkü yaşamıma da etki etmiştir. Lisedeyken iftihar listesi vardı. Bir gün okulun girişine bazı öğrencilerin resimlerinin asıldığını gördüm. Ne olduğunu sorunca “iftihar listesi” dediler. Not ortalaması 100 üzerinden 90 olan öğrenci, disiplin yönünden de başarılıysa o listeye giriyor. Her yıl 10-12 civarında öğrenci listede yerini alıyor. Onu görünce, “buna girebilir miyim acaba” diye düşündüm. Ortaokulda başarılıydım ama lisede bu başarıyı tutturmak kolay değildi. Çok uğraştım; 90.6 ortalamayla lise birinci sınıfı tamamlayarak, en başta o listeye girdim. Notlarım yanında, şampiyon olan basketbol ve atletizm takımının sporcusu olmam en başta yer almamı sağladı galiba. Bu olayı hiç unutamam. Hayatımın geri kalan kısmı için büyük motivasyon kaynağı olmuştu.

 

“Fotoğraf makinesi yoktu”

O dönem fotoğraf makinesi pahalı olduğu için bizde yoktu. Dolayısıyla o listenin fotoğrafı elimde yok ama belge duruyor. Celal Deygin hocamın “disiplinli, saygılı, başarılı” diyerek bu belgeyi vermesi o başarıyı koruma hissinin yanı sıra sorumlulukta yükledi.

 

Soru: Üniversitede okurken sizi politikaya uygun bulurlar mıydı?

Beni politikaya pek yakın bulmazlardı. Gerçi kimin politikacı olacağı belli olmuyor. Hitabet gücü yüksek, “bundan iyi politikacı olur” dediğimiz arkadaşlarımızın birçoğu başka alanlara yöneldi, politikayla ilgisiz görünenler politikacı oldu. Nereye gideceğimiz çıktıktan sonra belli oluyor. Okulumuzda ders konularımız tamamen siyasetti. Örneğin hocalar Birinci Dünya Savaşı’nı, İkinci Dünya Savaşı’nı anlatırken o günkü koşulları, ideolojileri de anlatırlardı. Hitler kimdi, Mussolini kimdi, Aristo, Sokrates, Romen Diyojen kimdi isteseniz de istemeseniz de öğreniyordunuz. Bugün politikada bu derslerin avantajını gördüğümü söyleyebilirim. Siyasette 14 yılımı dolduran biri olarak derslerin büyük katkısını gördüğümü söyleyebilirim.

 

Soru: Politikaya nasıl girdiniz?

İngiltere’den döndükten sonra bir müddet ticaretle uğraştım. İstanbul’da yine özel sektörde bankacılık alanında çalışma imkânı buldum. Chambridge’den gelmem büyük avantajdı. Sanırım İstanbul’da kalıp bu sektörde iyi bir konuma gelecektim. Gidişat onu gösteriyordu. Serdar Bey (Denktaş) o zaman bana “Lefkoşa belediye başkanlığını düşünür müsün” diye bir teklifle geldi. “Denemekten bir zarar gelmez” diye düşündüm. Ne de olsa Chambridge’de yönetim bilimi okumuştum.

 

“Lefkoşa Belediye Başkanı olamadım”

Belediye başkanlığı da hizmet verilecek bir alan olduğu için Lefkoşa için güzel şeyler yapabileceğime inanıyordum. Cazip bir teklif gibi göründü. Yaşım da gençti… 32 yaşındaydım… O yarışı Şemi Bora kazandı ancak 9 aday arasında ikinci olmak da büyük başarıydı. Şemi Bey’in ikinci dönemiydi. Fena bir belediye başkanı değildi Şemi Bey. Beni destekleyen çok olmuştu. Kaybetmemi gençliğime vererek, “Aralık’ta milletvekilliği seçimi var. Gir, mutlaka sana vereceğiz oyumuzu” dediler. 1998 Aralık ayında DP’den parlamentoya girdim. O listeden girmek hayli zordu. Çünkü DP dört milletvekili çıkaracak gibi görünüyordu. Benim de kazanacağıma dair umudum yoktu ama kazandım.

 

“Bazı sorunlar yüzünden DP’den koptum”

2000 yılında eşimden ayrıldım. Dolayısıyla yaşanan bazı olaylardan etkilenerek DP’den ayrılma kararı aldım. İyi günler değildi… Şartlar neyse ona göre davranıyorsunuz. UBP Genel Başkanı Sayın Derviş Eroğlu’nu Mağusa Türk Gücü başkanıyken tanırdım. Daha önce “UBP’ye gelecekse kabul edeceğim iki kişi (Mustafa) Arabacıoğlu ve Özgürgün olur” demiş. Derviş ağabeye sordum. “Sana kapım her zaman açık” dedi. Pazarlık yoktu. Şunu ver, bunu ver, şunu verirsen gelirim gibi konuşmalar hiç olmadı. Derviş Bey kapım açık deyince hemen ayrılıp geldim. 13 yıldır da buradayım. 2003’te UBP lisesinden genel seçimlerinde birinci sırada çıktım. Parti Genel Başkanları Serdar Denktaş, Mehmet Ali Talat liste başı, Mustafa Akıncı TKP’den liste başı. Derviş Bey Mağusa’dan olduğu için bende (Lefkoşa) UBP’den liste başı genç bir milletvekili adayı olarak. Bu unutamadığım anılardan biridir. (Bu arada Tahsin Ertuğruloğlu’nun da birinci sırada olabileceğini düşünerek tereddütlü konuşuyor) ya da Tahsin Bey birinci, ben ikinci miydim, tam hatırlayamadım şimdi. Ama şunu söyleyeyim arka arkaya üç kez bir veya ikinci sırada liste başından seçildim. UBP tabanı bana -benim tahmin etmediğim bir şekilde- çok destek verdi. Bir partiden ayrılmışsınız, başka partiye geçmişsiniz. Genelde bunu izah etmek zor olur. Benim ayrılışımı haklı görmüşler demek ki… Halkın o kadar yoğun ilgisiyle karşılaştım ki, bu güvene layık olmaya çalışıyorum.

 

“Eroğlu, siyaseti bırakma kararı aldı”

2003 seçimlerinde parlamentoya girdikten sonra 2005 yılına kadar Derviş Eroğlu Genel Başkan, ben de Genel Sekreter Yardımcısıydım. Genel Sekreter Salih Miroğlu’ydu. Benim partide yükselmemi istediklerinden bu görevi verdiler. Parti içi görevlere çok talip olmadım. Hala daha öyleyim, görev verilirse yaparım. Parti içinde arkadan vurarak bir yerlere gelmeyi kafam hiç almadı, almayacak da… Belli bir düşünce içindeyken, aynı dünya görüşüne sahipken görev almak için onlarla çekişmeye girmeniz doğru değil. Onlar benim arkadaşlarım, ekibim, takımım. Bu ekip içinde partisel mücadele yapmayı isterim, kişisel değil…

 

“Eroğlu, siyaseti bırakma kararı aldı”

2005 seçimlerinde parti iktidara gelemedi. UBP oylarını korumasına ve bir milletvekili artırmasına rağmen muhalefette kaldı. Derviş Bey’in sıkıntıda olduğunu hissediyordum. Bir süre siyasete ara verme ya da görevi bırakma kararı aldı. Ben kararından döndürmek için çok ısrar ettim. İkna etmeye çalıştım. Derviş Bey’in tecrübesine ve toparlayıcı gücüne ihtiyaç olduğunu düşünüyordum ancak Eroğlu, “Başkanlığı Salih (Miroğlu) yapabilir” düşüncesindeydi. Salih ağabey de (rahmetli) Derviş Bey’in başkanlıkta kalmasının daha iyi olacağını düşünüyordu. Derviş ağabeyi ikna etmek mümkün olmadı, sonuçta istifa etti. O gün bütçe görüşmeleri vardı. Eroğlu’nun istifası kurultayın yolunu açtı. Eroğlu, Miroğlu’nu destekleyeceğini söyledi, benim de Miroğlu’nun yanında olmamı istedi. Propaganda aşamasında Salih ağabey maalesef rahmetli oldu. Salih ağabeyin ölümüyle Derviş ağabeyin istifası arasında 24 saat bile yok! Parti başsız. Baktık tüzüğe, tüzükte hem genel başkan, hem de genel sekreter aynı anda olmayacak olursa ne yapılacağına dair bir şey de yok!

 

“Siyasetteki en acı günümdü”

Siyasetteki en acı günümdü. Hem sorumluluk var, hem Salih ağabeyin beklenmedik ölümü var, hem de partinin durumu kötü… Parti meclisini çağırdım. Parti Meclisi bana “Hüseyin bey, sizi genel sekreter seçelim, kurultaya kadar başkan vekili olarak partiyi kurultaya götürün” dediler. Oy birliğiyle genel sekreter oldum. Tüzükte 60 gün içinde kurultaya gidilmesi var. O zaman hem Derviş ağabey, hem de Mehmet Bayram öyle bir ısrar etti ki hiç istemememe rağmen parti genel başkanlığına aday oldum. Hiç istemiyordum. Parti içinde sıkıntı oldu, Genel Sekreterliği kabul ettim ama oraya kadar…
 

“Tahsin Bey’in seçileceğini düşünmüştüm”

Kurultayda Tahsin Bey’de adaydı. Onun seçileceğini düşünmüştüm. Vekillerin çoğu “sana destek vereceğiz” deyince aday oldum. 2006’da genel başkanlığa seçildim. Dediğim gibi, bu parti içinde ne kadar kabul gördüğümün göstergesiydi. Tabanın bana ne kadar güvendiğini gördüm. 2006 yılında yerel seçimler vardı. O seçimlerden birinci parti çıktık. Hem belediye, hem parti meclisi olarak… Partiye 6 yıl önce gelmiş birisinin 6 yılda genel başkanlığa gelmesi ve yerel seçimlerde böyle bir başarı kazanması çok önemliydi. Bu unutamadığım anılarım arasındadır.

 

Soru: Genel Başkanlıktan neden istifa ettiniz?

Siyasette koşullar hızla değişebiliyor. Parti içi meselelerin böyle büyümesi beni üzüyor. Partide taban desteği çok önemlidir ve parti içinde konsensüs gerekir. Genel sekreter Turgay Avcı, Mustafa Gökmen ve Genel Sekreter Yardımcısı Enver Öztürk’ün istifaları beni sarstı. Ben böyle bir şeyi kesinlikle kabul edemezdim. Ergün Serdaroğlu da o dönemlerde istifa etmişti. Ben bu istifalardan kendimi sorumlu tuttum, istifa ettim. Parti bana sahip çıkıyordu ama ben kabul edemezdim. İlkelerim doğrultusunda hareket ettim. Özeleştiri sonucu bu kararı aldım. DP’den ayrıldım, UBP’ye “bana şunu verin geleyim” demedim. Bakan olmayı talep etmedim ki, Derviş Bey biliyor. “Hükümete ortak olacağım, Bakan olacağım” diye bırakıp gitmeleri kabul edemedim. İstifa etmem ‘bu benim suçum’ diye düşünmemden kaynaklandı. “Senin de payın var” dedim. Arkadaşlarımı hiç suçlamadım. Sonra ne oldu; üç yıl sonra seçim gündeme geldi. Yine ilk sıralarda seçilip Bakanlık görevine getirildim.

 

“Hırsla olmaz bu işler”

Soru: Bu denli ilkeli hareket etmenizde aldığınız eğitimin katkısı olabilir mi?

Bu kararları almamda, aldığım eğitimin katkısı olduğuna inanıyorum. Görevlendirilmem esnasında da okuldaki öğretileri kullandım diyebilirim. Yahya Sezai Tezel hocam “siyasette görev talep edilmez, tevdi edilir” derdi. Döndü, dolaştı, zamanı geldiğinde görev bana tevdi edildi. Yaşadıklarımdan, siyasette talepkâr olmamak gerektiğini gördüm. Hırsla olmaz bu işler… Halka hizmetse sen üzerine düşeni yap, sandıkta takdir bulur. Ya seçilirsin, ya seçilmezsin…

 

“Ne yaptın, siyasi kariyerini bitirdin dediler”

İstifa ettiğimde tecrübeli siyasetçiler “ne yaptın, siyasi kariyerini bitirdin” dediler. Ben doğru olduğuna inandığım şeyi yaptığım için bu sözlere kulak asmadım. Neticede yine görev verildi. Makamlar kimseye kalmaz prensipler daha önemli. Hizmette ısrarcı olmak lazım.

 

Soru: Genç yaşta parlamentodaydınız. En genç vekil unvanını aldınız mı?

1970’lerde benden daha genç girenler olmuş. Örneğin Raif Denktaş, 25-26 yaşlarındaydı parlamentoya girdiğinde. Toparlanma yıllarıydı o yıllar. Dolayısıyla yetişmiş ve üniversiteyi bitiren insan sayısı azdı. Şimdi eğitimli kişiler çoğaldı. O yüzden eğitimin yanında tecrübe de önem kazanıyor. Bundan sonraki dönemde 20’li 30’lu yaşlarda vekil olmak zorlaşacak gibi görülüyor.

 

Soru: Siz hep sağ tandansta yer aldınız. Buna etken neydi?

Liberal görüşümden dolayı diyebilirim. Çocukluğumdan beri liberal görüşe sahiptim. Ecevit hayranı olarak solda da bunu arayabilirdim ama solun çok açmazını görmüştüm. Solda katı bir disiplin yapısı vardı. Üniversite yıllarımda Adam Smith’in “ulusların zenginliği” kitabından çok etkilenmiştim. Özgürlüğün ne demek olduğunu da Orwell’in hayvanlar üzerinden özgürlüğü anlattığı bir kitabından öğrenmiştim. Kimsenin kimseden üstün olmadığını, özgürlüğün başarıyı da getirdiğini düşünürdüm. Bir de insanların belli bir kalıba sokulmaması, devletin -belli kuralları düzenleyerek- ekonomiye müdahale etmemesi gerektiğine inanıyordum. Smith’in laissez faire laissez passer,“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesine gönülden bağlı biri olarak halkın rahatlığı benim için her şeyden önemliydi. Bu felsefede olunca, sağ partilerin birinde olunabileceğini gördüm. Halkın oyları da UBP’nin böyle algılandığını gösteriyor. UBP’de bu düşüncemin karşılığını bulduğum için çok rahat çalıştığımı söyleyebilirim. Tüm partililerin görüşlerini özgürce dile getirdikleri bir yapı var burada.

 

“Bu kadar olmaz”

Soru: Gündemde olan bir siyasetçi olarak kimi zaman bazı dedikodulara da adınızın karıştığı oluyor. Bunlara hoşgörüyle bakmayı nasıl başarıyorsunuz?

Siyasette, toplum önünde olmanın getirdiği şeyler bunlar. Küçük bir toplum olmamızdan kaynaklanıyor. Küçük ölçekli bir ülke olunca belli bir hoşgörüyle bakmak lazım diye düşünüyorum ama bazen benimde hayretler içinde kaldığım oluyor. “Bu kadarda olmaz” diyorum, oluyor! Bu anlamda Süleyman Demirel’e hayrandım. Esprili siyaset anlayışına gıpta ederdim ama ben öyle olabilir miyim, o biraz zor. Keşke herkes onun gibi olabilseydi… Sayın Rauf Denktaş’ta ona yakındı… Esprili, hoşgörülü bir liderdi. Denktaş demişken beni çok mutlu eden bir anımı anlatayım; Sayın Denktaş sürekli belli yazıları okur ve “Rauf Denktaş’ın saygılarıyla” yazan bir not ile ilgili yerlere gönderirdi. Bakanlığımın üzerinden bir ay geçmişti. Bana da Amerika Birleşik Devletleri başkanıWoodrow Wilson'ın bir yazısını gönderdi. Orada “her halk kendini idare edebilir. Yeter ki istekli olsunlar ve bunu yapabileceklerini göstersinler” yazıyordu. Bu çok hoşuma gitti, kendisini aradım. “Çok hoşuma gitti, bende öyle düşünüyorum” deyince “Evladım sen hiç merak etme, olacak. Sabırla çalışmak lazım. Seni alnından öpüyorum, ne zaman istersen görüşürüz” cevabını verdi bana. Müthiş bir mutluluk ve güven duydum. Lider nasıl olur, onu hissettim. Bu benim motivasyonumu artıran bir olaydı.

 

“Demirel’in önünde fotoğraf çektiren Bakanlar…”

Birde Süleyman Demirel’le ilgili bir anımı anlatayım. 1999 yılında Meclis Heyeti olarak Çankaya köşküne Demirel’i ziyarete gittik. Toplandık resim çekileceğiz. Salih Coşar var, Ahmet Kaşif var, birkaç kişi daha… O esnada yanımızda ellerinde dosyalar olan iki kişi bize bakıyor. Belli ki onlarda fotoğraf karesinde yer almak istiyor. Demirel “gelin çocuklar” dedi. Onlarda futbolcu gibi öne çökerek bizimle fotoğraf çektirdiler. Ben bunlar kimdir diye düşünüyorum ama tahminim orada memur ya da katip olacakları yönünde. Birde öğrendik ki, biri Maliye Bakanı Sümer Oral, diğeri de Sanayi Bakanı. Demirel’in o rahatlığını, Bakanların kendisine nasıl baktıklarını asla unutamam. O fotoğraf hala durur. Her baktığımda gülümserim.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ