14 Aralık 2017 Perşembe
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Lefkoşa’da nükleer tehlike
05 Nisan 2011 Salı 15:54

Lefkoşa’da nükleer tehlike

Hastanedeki nükleer ihmal her an Lefkoşa’yı bir felakete sürükleyebilir

Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde hurdaya çıkan radyoterapi cihazı, taşıdığı nükleer çekirdek nedeniyle her an bir felakete neden olabilir.

 

Geçen yıl sular altında kalan cihazda çürümeye dayalı korozyonun başladığını belirten uzmanlar, sızıntı olması halinde öncelikle tüm hastane ve çevresinin ölümcül etkilenebileceğini belirtiyor.

 

Hiçbir güvenlik önleminin olmadığı Devlet Hastanesi bodrumunda bulunan radyoaktif cihazın, terör grupları tarafından çalınıp, kirli bomba yapımında kullanılması da en büyük riskler arasında.

 

Bir şekilde yerinden alınıp hurdaya olarak kullanılması halindeyse daha büyük felaket yaşanması da mümkün. Benzer örneği yakın zamanda Türkiye ve Meksika’da yaşanan ayrı olaylarda milyonlarca kişi, radyoaktif çekirdekli çelikten üretilmiş kaşık-çatal kullanmaktan, ayrıca aynı malzemeden üretilmiş sandalyelere oturmaktan dolayı kanserle burun buruna gelmekte.

 

Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde bulunan cobalt-60 cihazının kronolojisi

 

Tarih: 1988

Lefkoşa Doktor Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi Onkoloji Bölümüne Coblt-60 cihazı alınır. 20 yıla yakın bir zaman kanser hastalarının tedavisinde kullanılır.

 

Tarih: 1994

Cobalt -60 cihazının radyoaktif kaynağı değiştirilir. Bu şekilde cihaz 5 ile 7 yıllık bir çalışma ömrüne daha sahip olur. Cihazın en temel ihtiyacı her 5 yılda bir kaynağının değiştirilmesidir. Kaynak özel bir ekip tarafından, özel yöntemlerle değiştirilebilmekte, bunun maliyeti ise 160-170 bin Avro arasında olmaktadır.

 

Tarih: 2002

Gama ışınlı radyoaktif madde ile çalışan Cobalt-60 cihazının çekirdeği ikinci ve son kez değiştirilir.

 

Tarih: 2007

Cihaz Türkiye Atom Enerji Kurumu tarafından denetlenir ve kaynağının yenilenmesi halinde kullanılabileceği yönünde rapor verilir. Ancak bu rapor dönemin Sağlık Bakanlığı tarafından dikkate alınmaz. Cihazın radyoaktif kaynağını yenilenmez ve hastaların yurtdışında tedavi ettirmesi yöntemi benimsenir. Halbuki Türkiye'de 34 farklı kanser merkezinde cobalt-60 cihazında günde en az 80-100 arasında hasta tedavi olurken, KKTC'de var olan cihaz boşa çıkarılır.

 

Tarih: 2008

Cobalt -60 cihazının radyoaktif kaynağı yenilenmediği için tedaviler durdurulur ve cihaz çürümeye terk edilir. Cihaz ile ilgili, “Artık kullanılmayacaktır” kararı verildikten sonra ilgili firmaya bildirimde bulunmak zorunludur. Ayrıca Atom Enerjisi Kurumu’na da hemen bilgi verilmek durumundadır. Cihazın 1100 kilogram başlık içerisindeki 250gramlık çekirdeği koruma altına alınmalıdır. Söz konusu çekirdek açığa çıkması halinde ilk 10 metrelik temas öldürücü sonuçlar doğurur.

 

Tarih: 27 Şubat 2010

Lefkoşa’da yaşanan sel felaketi, hastaneyi de sular altında bırakır. Cobalt-60 cihazı da bu baskında bulunduğu bodrum katında sular altında kalır. Cihazın su ile teması halinde radyasyonun bölgeye yayılacağını söylentileri yayılır. Ancak cihazın çevreye radyasyon yayma tehlikesi yoktur. Cobalt-60 cihazının radyoaktif kaynağı çok kalın bir zırhın içindedir ve çevreye yayılması mümkün değildir. Ne var ki bu su baskını cobalt-60 cihazının sonu olur ve açığa değil hurdaya çıkmış olur. Cihazın tamiri artık mümkün değildir.

 

Acil Müdahale: Cobalt-60 cihazı özel çelik kasalarla birlikte, ruhsatlı konteynere yüklenmeli ve Almanya’ya stok için hemen gönderilmelidir. Bu işlem için ödenmesi gereken miktar 70-80 Bin Euro civarındadır.

 

Türkiye Aton Enerjisi kurumu yetkilileri ile yine Türkiye’de Cobalt-60 cihazını kullanan uzmanlar, Haberdar’a yaptıkları özel açıklamalarda, Kobalt 60'ın çevreye yayılması halinde radyoaktivitenin en zararlı kısmının etkisinin 5 yıl 4 ay süreyle devam edeceğini belirttiler.

 

Cobalt-60 ve radyoterapi nedir?

Işın tedavisi ya da şua tedavisi olarak da isimlendirilen radyoterapi yaklaşık 100 yıldır kanserlerin tedavisinde kullanılan yöntemlerden biridir. Etkisi kanser hücrelerinin iyonlaştırıcı radyasyonla yok edilmesi temeline dayanır.

 

Radyasyon ya doğrudan DNA zincirlerini kırarak hücreyi hasara uğratır ya da içinden geçtiği ortamdaki suyu iyonlaştırarak bir tür hücre zehiri etkisi gösteren hidroksil molekülleri ve peroksidler oluşturarak dolaylı hasar oluşturur. Radyasyonla oluşan hücre hasarının % 20-30'u doğrudan, % 70-80'i dolaylı yolla olmaktadır.

 

Radyoaktif çekirdek için 3 senaryo

 

KÖTÜ SENARYO: Uzun bir süreden bu yana atıl olarak duran ve bir yıl önce sular altında kalan cihazın korozyana uğrayan çekirdeği her an sızıntı yapabilir. Böyle bir durumda başta hastane içi ve çevre radyasyona mağruz kalır. Ölümle sonuçlanan vakalar görülür.

 

VAHİM SENARYO: Belirli bir terör grubu bu çekirdeği çalabilir ve “kirli bomba” diye adlandırılan silahın ham maddesi olarak kullanabilir.

 

KABUS SENARYO: Kazara hurdaya verilmesi halinde dönüştürülecek çelik alaşımlı ürünler, (sandalye, kaşık-çatal, araba yedek parçası, çocuk arabası vs) yıllarca tüm dünyaya radyasyon yayabilir.

 

 

Kabus senaryo için bir Türkiye örneği

  

Türkiye’deki Radyasyon kazaları:

Türkiye’de 2005 yıl sonu itibariyle kayıtlara geçmiş 17 kaza raporu vardır

ve hepsi radyolojik radyasyon kazasıdır. Ancak bu grupta yer alması beklenen

tıbbi radyasyon kazalarına ait verilere ulaşmak ülkemizde oldukça zordur. Bunun

olası nedenleri olarak da hastanelere ait kayıtların bulunmaması, muhtemel

radyoterapi, girişimsel radyoloji komplikasyonlarının Türkiye Atom Enerjisi

Kurumu’na bildirilmemesi olduğunu düşünüyoruz. Ülkemizde rapor edilen

radyolojik radyasyon kazalarına bakıldığında ise çoğu kazanın bilgisizlik

ve dikkatsizlikten kaynaklandığı görülmektedir:

 

1- Aralık 1998 ve Ocak 1999: İkitelli Radyasyon Kazası ülkemizde gerçekleşen

en ciddi kazadır. Kobalt-60 tele-terapi kaynaklarının taşınmasında kullanılan

iki konteynırın hurda metal olarak satılması sonucunda ciddi bir radyolojik

kaza meydana gelmiştir. Bu iki konteynırı satın alan kişiler kapları acıp, zırhlı

konteynerleri parçalayarak kendileriyle birlikte bir kac kişiyi, farkında olmadan

Kobalt 60 kaynağından yayılan radyasyona maruz bırakmıştır. Kaza sonucunda

10 kişinin 0.6-3.1 Gy arasında dozlara radyasyon aldığı tespit edilmiştir.

 

Nükleer savaş olasılığı bir yana bırakılırsa, radyasyon kazalarında en büyük

sorunun endüstriyel alanda olduğu görülmektedir. Dünyada artan nükleer tesislere

ait sorunlar oransal olarak az olsa da, bu tip kazaların oluşumu halinde

etki güçleri ve etkiledikleri alanların yaygınlığı korkutucu boyuttadır. Nükleer

tesis dışı kazaların ise sıklık olarak yadsınamayacak boyutta olması, bu alanda

özellikle de ülkemizde önemli sorunlar olduğuna dikkat çekmektedir. Bu

veriler ışığında her ülke kendi koruyucu ve sağaltıcı önlemlerini planlamalıdır.

 

 

İkitelli'de meydana gelen olay, Türkiye'nin ‘‘klasmanında’’ ilk, en tuhaf ve en ‘‘pes’’ dedirten radyasyon kazasıydı. Ilgaz Ailesi'nin çoluk çocuk 20'den fazla ferdinin hayatı, maruz kaldıkları radyasyon nedeniyle tehlikeye girdi. Ilgazlar, on milyona satın aldıkları iki koca konteynırın içinde, hayatlarında adını ilk kez duydukları tehlikeli maddenin olduğunu bilselerdi, onu nişan hazırlıkları olduğu için kalabalık olan evlerinin önüne getirip parçalamaya kalkarlar mıydı?

 

 

Bilirkişi ilk raporu: “ İlyas ve Naki Ilgaz, toplam vücut ışınlanması olarak 100-250 rad arası doz almışlar, ‘‘radyoaktif madde temasına bağlı olarak hayati tehlikeye maruz kalmışlar. Şans eseri ölmemişler ama hayatlarının kalan kısmında her an ölebilecekleri duygusuyla yaşayacaklar. Ölmeseler de kan kanserine yakalanabilirler. Sürekli klinik takibe ihtiyaçları var ve çok iyi bakılmaları gerekiyor. Genetik olarak etkilendikleri için çocuklarının, torunlarının da sağlığı tehlikeye girmiş durumda: Sakat doğabilirler, kanser olabilirler.”

 

Bu cinayete benzer olaya kaza dendi. Hem de bilimsel kaza! Ilgazlar'ın 6 aylık bebekten 45 yaşındaki adama kadar pek çok ferdi hastanenin yolunu tutarken, maddeyi ithal eden ve takibini yapmayan Çulhalar Tıp Cihazları Ticaret ve Sanayi Limited Şirketi yetkilileri hakkında soruşturma açıldı. Çulhalar Limited Şirketi ve Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun (TAEK), ihmalleri sonucu verdikleri zarardan ötürü müvekkillerine tam 4 trilyon 801 milyar 600 milyon liralık maddi ve manevi tazminat ödemelerini istedi.


    

Nükleer terör ve savunma

Terörizmin teknolojik yeniliklerin tümünden azami şekilde yararlanmak istemesi, kitlesel korku salmak ve zarar yaratarak propaganda sağlamak bakımından terörizmin amaçlarına oldukça uygun olan Kitle İmha Silahlarının(KİS) da terör faaliyetlerinde kullanılabileceğini akla getirmektedir. Biyolojik, kimyasal, radyolojik silahlar ve bunları taşıyabilecek vasıtaların yaygınlaşması da insanlık için, dünyanın her yerinde, her ırk ve dinden insan için bir tehdit oluşturmaktadır. Bu bağlamda, geçtiğimiz yıllarda terör gruplarının Japonya’da kimyasal madde, ABD’de ise şarbon kullanmış oldukları hala hatırlardadır. Güvenlik güçlerinin bu konuda önleyici tedbirler aldığı bilinse de, terörün karakteri icabı hiç beklenmeyen yerlerde ortaya çıkıyor olması her an tetikte bulunmayı gerektirir.

 

Bu konuda yapılan önleyici çalışmalar dengeli, uyumlu ve etkin yöntemlerle bir arada yürütülmesi gereken dört ana politika üzerinden yürütülmektedir; caydırıcılık, savunma, karşı taarruz harekâtları ve içinde ihraç kontrolü de bulunan silahlandırma kontrolüdür. Kitle İmha Silahları’nın (KİS) hepsi birbirinden tehlikeliyse de, kimyasal ve biyolojik silahların teröristlerce kullanımı konusu ele alındığında, daha geniş kitlelere zarar vermesi, vereceği zararın kalıcı, yaratacağı psikolojik etkinin ağır olması nedeniyle radyolojik ve nükleer maddeler, günümüzde en korkulan terör silahı olarak kabul edilmektedir. Böylesi bir saldırının engellenmesi, saldırıdan sonra alınacak önlemler konusu ve çıkabilecek sorunlarla mücadele, özel bir uzmanlık ve hazırlık gerektirmekte, teknolojik konuları da kapsamaktadır.

 

Nükleer silahlar ve kirli bombalar

İkinci Dünya Savaşı’nı yarattığı büyük korku şokuyla sona erdiren, Soğuk Savaş Dönemi’nin büyük çatışmalar ve bir Üçüncü Dünya Savaşı’na dönüşmeden bitmesini sağlayarak bir anlamda başarılı bir denge ve caydırma ortamı yaratan nükleer silahlar bugün çok fazla dile getirilmese de insanlık için en korkutucu kâbustur. Soğuk Savaş döneminde küresel iki gücün birbirlerinin yalnız askeri tesislerini değil, sivil ve endüstri tesislerini de hedef almıştı. Bugün için maalesef bütün bu tesisler, teröristlerce de aynı şekilde ve ürkütücü boyutlarda tehdit altına sokulmuştur.

 

Geçmişte, batı dünyası için en büyük tehlike, nükleer güç olan SSCB iken bugün sayıları giderek artan bölgesel güçlerin nükleer silahlara ve bunları taşıyacak sistemlere sahip olmaları başka boyutlarda tehditler yaratmaktadır. Çünkü bir kısmı istikrarsız olan ve bir kısmı da diktatörlerce yönetilen bu ülkelerde KİS’lerin terör örgütlerinin eline geçmesi ihtimali batılı ülkeleri en fazla tedirgin eden husustur. Ayrıca eskiden askeri kapasite açısından yalnız küresel güç olan ülkelerin kullanabildiği bu silahlar bugün daha kolaylıkla kullanılabilecek ve insanlığı tehdit edebilecek düzeye erişmişlerdir. Ancak konu terörizm olunca tehlike nükleer bomba ile sınırlı kalmayabilir.

 

Kirli bomba denilen ve patlatıldığı zaman içine katılmış radyoaktif maddelerin kendi içinde füzyona uğraması ile değil de klasik patlayıcıların patlamasıyla, bunların etrafa radyoaktif yayılmayla saçılarak insanları ve doğayı belli süre içinde ve belli etkinlik derecelerinde etkileyecek bombaların kullanılması da ciddi tehditleri söz konusu eder. Çünkü bu tür bombaların yapımı, malzemesinin sağlanması, birleştirilmesi ve kullanılmasının daha kolay olması nedeniyle bunların güvenlik güçlerince tespit edilmesini ve önlenmesini zorlaştırarak sorunun boyutlarını büyütmektedir. Bu tür bombaların, uranyum, plütonyum gibi maddelerin yanı sıra, temin edilmesi daha kolay olan Kobalt-60, Stronsiyum-90, Sezyum-137, Iridyum-192 ve Amerikyum-241 gibi radyoaktif maddeler kullanılarak yapılabileceği söylenmektedir.

Özellikle dağılan Sovyetler Birliği’nde kurulan yeni cumhuriyetlerin kuruluş aşamalarında ve Rusya Federasyonu’nda bugün de süregelen gevşek süreçte, bu tür maddelerin kolayca sağlanabilmesinin ve satılabilmesinin belli ölçülerde söz konusu olması, tedbirli olunmasını gerektiren bir husustur. Yine radyoaktif maddelerin çalınabileceği gerçeği de bu noktada üzerinde durulması gereken bir husustur. Ayrıca bu ülkelerden, dağılma sürecinden sonra işsiz kalan teknisyenleri toplayabilecek terör örgütlerinin bu konulardaki heveslerinden ve mali kaynaklarının bunun için yeterli olduğundan da söz edilmektedir. Bu tür bombaların yapımı için gerekli bilginin de birçok yerden ve özellikle internetten bile kolaylıkla sağlanabilir olması da tehlikelerin boyutlarını arttırmaktadır.

 

Kirli bomba nedir?

 

Genelde konvansiyonel bir bombanın radyolojik bir madde ile karışımı olarak basitçe ifade edilebilecek olan kirli bombada yaratılan infilak, temelde nükleer malzemenin değil de, bizatihi konvansiyonel mühimmatın patlamasından elde edilir. Ancak daha sonra ortaya çıkacak radyolojik etki, radyoaktif malzemenin miktarı ve cinsi ile ilgili olacaktır. Eski tip Sovyet Nükleer Elektrik Santrallerinde kullanılan Stronsium-90, zenginleştirilmiş uranyum veya nükleer elektrik santrallerinde kullanım ömrünü tamamlamış yakıtlar kirli bombada kullanılırsa, bunun etkisi zayıf radyolojik maddelere göre, çok daha geniş bir alanda, büyük insan kitlelerine tesir edecek şekilde ve uzun süreli olacaktır.

 

Bu bağlamda, örnek olarak, 200kg.lık bir patlayıcı taşıyan araç bombasına, eğer yaklaşık 50kg.lık, bir yıl nükleer santrallerde kullanılmış nükleer yakıt çubuğu konulursa, bunun bir kilometrelik bir çevreye vereceği yaşamsal zarar, insanların sığınakta olmaması durumunda binlerle ifade edilebilir. Böyle bir bombanın yapımı nükleer bombaya göre daha kolay olsa da, bunun için gerekli güçlü radyolojik maddenin taşınması ancak kendi ağırlığının birkaç misli ağırlıktaki bir kurşun muhafaza gerektirir ki bu da kullanım ve taşımada çok pratik değildir.

 

Uluslararası güvenlik sisteminde ve gümrüklerde bunların geçişini engellemek için önlemler alınmışsa da özellikle düşük güçteki radyolojik malzemenin ve bilhassa tıbbi cihazlarda kullanılanların bu kontrollerden kaçması veya illegal ellere geçmesi mümkündür. Bu kontrollerde kullanılan radyasyon tespit cihazları aktif ve pasif olarak ikiye ayrılır. Pasif cihazlar kullanım açısından kolaydır ancak bunları kurşun perdelemeyle aldatmak kolaydır. Aktif cihazlar bu bakımdan daha etkili iseler de bunlar hem pahalı hem de kullanım açısından bazı karmaşık sorunlara açıktır.

 

Özellikle bugünkü Rusya Federasyonu’na geçmişten miras kalan büyük miktardaki nükleer malzeme ve silah ile bunları taşıyabilecek füze sistemlerinin bolluğu, devlet güvenlik güçlerince alınacak bütün güvenlik önlemlerini istendiğinde aşabilecek birkaç özelliği söz konusu etmektedir. Söz konusu özellikler, bu malzemeler için verilecek paranın miktarının büyüklüğü ve cazibesi, bu işleri her kademede organize edebilecek mafya sisteminin Rusya’daki varlığı ve etkinliği, bu örgütlerin bütün dünyadaki emsallerine göre daha eğitimli, hatta nükleer konular açısından asker kökenli mensuplarıyla içli dışlı olmalarıdır. Yine Rusya’daki mafyanın etkinliği, birçok büyük özel ve devlet kuruluşuna sızmış olması, bu tür malzeme ve silahların teminini de dünyanın herhangi bir yerine sevkini de mümkün kılmaktadır. Rusya’da bugün stratejik silahların güvenli bir şekilde korunduğunu söylemek mümkün ise de, bunun taktik nükleer silahlar, hurdaya çıkarılmış eski savaş başlıkları veya radyoaktif depolanmış diğer malzeme için geçerli olacağını söyleyebilmek mümkün değildir.

 

Radyasyon kazaları

Kayıtlara geçmiş birkaç örnek:

1- 1992 yılında Çin kayıp kobalt 60 kaynağı kazası: Bu kaynağa ulaşan halktan üç

kişi olmuş, daha sonra da yüzlerce kişinin kanser olabileceği ifade edilmiştir..

2- 2000 yılında Tayland kayıp kobalt 60 kaynağı: Kaynağı bulan halktan yine üç kişi ölmüş, yüzlerce kişi radyasyondan etkilenmiştir.

3- 2000 yılında Mısır kayıp kobalt 60 kaynağı: Kaynağı bulan iki görevli kişi olmuştur.


 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ