21 Kasım 2017 Salı
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“İzimi kaybettirmek için sürekli ev değiştirirdim”
01 Nisan 2012 Pazar 11:12

“İzimi kaybettirmek için sürekli ev değiştirirdim”

Zorlu Töre ile geçmişle bugün arasına sıkışan anılarını Haberdar’a anlattı…

Yurdagül BEYOĞLU

 

Yaşanmış güzellikler zamanın hoyratlığı içinde daha da güzelleşiyor ancak geçmişte yaşanan acılar gün geçtikçe daha çok koyuyor insana.

 

Zira, insan yaşadığı anda hayatın rutini saydığı şeyleri, yaşam tecrübesi içinde harmanlayınca doğru yere oturtuyor. İşte o zaman acı da katmerleniyor, sevinçte…

 

Bu hafta konuğumuz olan UBP Milletvekili Zorlu Töre’nin gözyaşlarında tam da bunu yaşıyoruz. 10 çocuklu bir ailenin en büyüğü olan Töre, “en büyük zenginliğimiz ailemin genişliğiydi” sözleriyle mutlu bir çocukluk geçirdiğini vurgulasa da “Kızılay yardımı geldi mi diye gider sorardım” sözleriyle acının dibine vuruyor.

 

Fikrine muhalif olanların dahi dik duruşundan dolayı hakkını teslim ettiği Töre ile yoksullukla geçen çocukluğunu, annesinin “Rumların nüfusu bizden çok fazla. Bizde çoğalmalıyız” diyerek 13 yılda 10 çocuk doğurmasını, milli duyguları yüksek olan ailenin çocuklarına koydukları isimleri, üniversite yıllarında dövülerek hastanelik edilişini, siyasete girmesini, eşiyle tanışmasını, kısaca her şeyi konuşuyoruz…

 

“Nüfusun önemini o zaman anladım”

Soru: Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Larnaka’ya bağlı, Halasultan Tekkesi yanındaki Akhisar(Aynanna) köyünde, 1956 yılında doğdum. Babam bahçemizle uğraşırdı. 10 kardeştik. Ben en büyük çocuğum ve adım Fatin Rüştü Zorlu’dan gelmiştir. Babam ondan ilham alarak ismimi Zorlu koymuş. İkinci kardeşimin adı Zafer oldu. Üçüncü kardeşim, “ya taksim, ya ölüm” tezinden dolayı Taksime diye çağrılıyordu. Dördüncü kardeşim Mehmet Mutlu. 1960 cumhuriyeti kurulunca Mehmetçikler Kıbrıs’a geldiğinde mutluluk getirdiler diyerek adını Mehmet Mutlu koydu babam. Beşinci kardeşimin adı Mustafa. Babamın ismi Kemal olduğu için Mustafa’yla tamamladı. Ondan sonraki ikisi aile büyüklerinin adını aldı; Naci ve Elmasiye. Sekizincinin adı İsmet İnönü. Bir sonraki kardeşimin adı Bozdağ tepelerinde şehit düşen mücahidin anısına ithaf olsun diye Bozdağ oldu. En son doğan kardeşime ise Peygamber efendimizin annesinin ismi olmasından dolayı Emine koydular.

 

Soru: 10 çocuk aynı evde. Zor olmuyor muydu?

Biz kalabalık bir aile olmamızı zenginliğimiz sayardık. Çocukken bize “kaçıncı bebek yolda” dediklerinde bundan övünme payı çıkarırdık ama dokuzuncu çocuk olunca anne babama, “yeter artık. Başka çocuk olmasın, bu kadar kafi” dediğimi hatırlıyorum. Hatta bir keresinde, “Bizimle alay ediyorlar. Annen yine hamile mi diye soruyorlar” deyince annem ve babam şu cevabı vermişti; “Rumların nüfusu bizden 3-4 kat fazla. Kim size soruyorsa onlara söyleyin. Onların da çok çocukları olması gerekir. Aksi halde Kıbrıs davasını Rumlar kazanır.” 

 

 “Açlık, sefalet, yokluk, acı içinde yaşadık”

Nüfusun bu davada önemli olduğunu o zaman anlamıştım. Hala da aynı görüşü savunurum. Biz 1963 hadiselerinde Vuda’ya göç etmiştik. Orada 7 buçuk yıl yaşadıktan sonra, Üç Şehitler Köyüne gittik. O köyde de 1 buçuk yıl kaldık ve köyümüze geri döndük. Göçmen olduğumuz yıllarda, özellikle 1964’den 70’li yıllara kadar açlık, sefalet, yokluk, acı içinde yaşadık.

 

“Köydeki komutana her gün yardım geldi mi diye sorardım”

Her gün köydeki mücahit komuta gidip, Kızılay yardımı geldi mi diye sorduğumu hatırlıyorum. Çünkü evimizde pişirecek bir şey yoktu. Bunu söylerken bile içimden ağlamak gelir. (Burada gözyaşlarını tutamıyor) 1964 Ocak ayında gecenin karanlığında köyümüzü terk etmiştik. 8 yaşındaydım. Durumun vahametini bilmiyor, anlayamıyordum. Göç ettiğimiz zaman bize verilen köyler çok eski ve harabeydi. Yağmurlar üzerimize düşerdi. Yatacak yerimiz yoktu. Yanımızda götürdüğümüz 50 kadar küçükbaş hayvanımız hastalanarak ölmüştü. TC’den gelen yardımlar düzenli alınamıyordu. Bundan dolayı sefalet, yokluk içinde yaşıyorduk. Ancak buna rağmen annemde de babamda da müthiş bir direniş ruhu vardı. “Rumlara direnmek için çok çocuklu olmak lazım” diyorlardı.

 

“Yemek tercihimiz yoktu”

Yemek konusunda tercihimiz hiç olmadı. Ne bulursak yerdik. Çünkü “canımız şunu istiyor” deme lüksümüz yoktu ama kuru fasulye, nor böreği ve kaymaklı ekmek en çok yediğimiz şeylerdi. Kalabalık ve yoksul bir ailenin yemek seçme şansı olmuyor.

 

“49 yıl geçti ama dayım hâlâ yok”

Dayım Rumların yanında çalışıyordu. 1963 hadiseleri başlayınca eve geri dönmemişti ve hiç haber alamıyorduk.  Annemin odun ocağında yemek pişirirken dizlerini döverek ağlayışını hiç unutamam. “Ağam nerdesin gel, çocukların seni bekler. Hanımın hamiledir, doğum yapacak. Doğacak çocuğun babasını bilmeyecek. Hayatta mısın değil misin? Gel” diye ağlıyordu annem.

 

Aradan 49 yıl geçti dayım hala bulunamadı. Doğan çocuğun ismini genablam (yengem) belki bir gün gelir ümidiyle Ümit koydu. Dayımın ne ölüsü bulundu, ne dirisi… Ümit 49 yaşında ama babasından hala haber yok. Yıllar sonra Haspolat’ta bir kahve içinde iş arkadaşı Ramadan’la birlikte EOKA’cılar tarafından öldürüldüğü şeklinde bir duyum aldık ama bunun gerçekliğini bir türlü teyit edemedik. Haspolat’ta oturan Rumlar öyle söyledilerse de ölüsünü bulamadık. Sefaletin yanında böyle acılarda yaşamıştık.

 

“Biz ölmedikçe o bayrak inmez dedim”

İlkokulu Vuda ve Akhisar’da okudum. Ortaokul ve Lise 1’inci sınıfı Bekirpaşa’da... Lise 2 ve 3’ü ise Lefkoşa Türk lisesinde okuyarak, o liseden mezun oldum. Hiç unutmam lise ikinci sınıftayken (1973 yılında) Tarih öğretmenimiz Özer Özçelik sınıfa girdiğinde bize “düşman bayrak direğinden bayrağı indirmeye kalksa ne yaparsınız” diye sormuştu. Sınıfımız 42 kişilikti. O kadar kişinin içinden ben hemen ayağa kalkıp, “hocam kimse bayrağı indiremez” demiştim. Hoca “indirmeye kalksa ne yaparsınız diye sordum” diyerek soruyu tekrarlayınca ben “biz ölmedikçe kimse indiremez” dedim. Sınıfta gülüşmeler olmuştu, “hemen canını verdi” diye… Hocanım’da “ben istediğim cevabı aldım. Sizin de böyle düşünmenizi istiyorum” demişti.

 

“Okul yıllarımda konuşmalar yapıyordum”

Ortaokul ve lise yıllarımda sürekli sosyal-kültürel faaliyetler içinde oldum. Tiyatro da ve birtakım sanatsal etkinliklerin içinde yer aldım. Ortaokulda izcilik faaliyeti içinde bulundum. Burada yardımlaşmayı ve dayanışmayı öğrendim. Lise yıllarım Rauf Denktaş başkanlığında yürütülen Geçici Türk Yönetimi dönemine rastlıyordu. O dönem Yılmaz Bora başkanlığındaki önderlik ve liderlik seminerlerine katılmıştım. Şiir okuma, kompozisyon yazma, ulusal günlerde konuşma yapma gibi becerilerim vardı. Hiç unutmam, ortaokul yıllarımda “30 Ağustos zaferinin Kıbrıslı Türklere mesajı nedir” konulu bir konuşma yapmıştım. Tiyatroya da çok meraklıydım. “İnsanlar yaşadıkça ölür”, “Cemiloğlu” ve “Karayanniler acımaz” gibi oyunlarda yer aldım. Üniversite yıllarımda yine birçok konferans ve panelde konuşma yaptım. Bu durum üniversiteyi bitirdikten sonra da devam etti.

 

“Çatışmalara katıldım”

1974 Mutlu Barış Harekatında Üç Şehitler Köyünde çatışmalara katıldım. Türk uçaklarının bize yardıma gelmesiyle ikinci harekatın, ikinci gecesinde Akıncılar Köyü’ne intikal ettik. Daha sonraları ailem Barış Gücü vasıtasıyla nüfus mübadelesi kapsamında Kuzey’deki Değirmenlik Bölgesine geldi. Şu anda da orada ikamet ediyorlar. Kardeşlerimin hepsi evlendi. Anne babamın 34 torunu oldu. Şimdi herkes evlatlarını evlendirmeye başladığından torunun çocuklarını görüyorlar artık. Annem babam bu durumdan çok memnun. Güney’den Kuzeye tek aile olarak geçtik ancak şu anda 20 aileyiz. Evlenmeyen torunlarda evlendikten sonra bu sayı daha da artacak. Kardeşlerimle sık sık bir araya geliriz. Birbirimize karşı hiçbir dargınlığımız olmamıştır.

 

“Tarihi unutanlara Girit ve Batı Trakya örnek olsun”

Ben 74 öncesinin tüm acılarını ve sıkıntılarını çekmiş biri olarak tarihin unutulmaması gerektiğini söylemeliyim. Tarihini bilmeyenler, unutanlar ya da hatırlamak istemeyenler yanılgıya düşebilir, hem kendilerine, hem de kendinden sonraki nesillere daha büyük felaketler yaşatabilirler. Girit, Kerkük ve Batı Trakya buna en güzel örneklerdir. Kıbrıs Türkü’de 74 öncesi çektikleri unutmamalıdır. Adaya barış ve refah Mutlu Barış Harekâtı’ndan sonra geldi.

 

“Kıbrıs’tan gelen mücahit”

Soru: Üniversite yıllarınız Türkiye’nin hayli karışık bir dönemine denk geliyor. O karmaşa içinde nasıl bir öğrencilik geçirdiniz?

Adana’da ilk yıl yurtta kalmıştım ancak daha sonraki yıllarda Adana’nın birçok bölgesini gezdim. En az 10 yer değiştirdim diyebilirim. Çünkü üniversite yıllarımda öğrenci olayları doruktaydı. Bende milliyetçi görüşü savunan aktif bir kişi olduğumdan izimi kaybettirmek için sürekli ev değiştirirdim. Adana’da tek bir grupla değil, Türk İslam sentezini savunan tüm gruplarla haşır neşirdim ve bulunduğum her ortamda lider pozisyonundaydım.  Nurcular, Süleymancılar, Milli Türk Talebe Birliği ve Ülkücü camiadaki arkadaşlar beni “Kıbrıs’tan gelen mücahit” diyerek paylaşamıyorlardı.

 

“Birkaç kez yaralanarak hastaneye kaldırıldım”

Üniversitedeki kavgalarda birkaç kez yaralanarak hastanede yattım. Öğrenci olaylarından dolayı iki kez de polis soruşturmasına alındım ancak hapis yatmadım. Yine olaylar sebebiyle iki sömestr ve 15 gün uzaklaştırma cezası almıştım. Bununla birlikte ‘üniversiteyi bitirmeden Kıbrıs’a dönmeyeceğim’ diye kendi kendime söz verdiğim için asla tahsilimi yarıda bırakmayı düşünmedim. Tüm zorluklara ve yaşananlara rağmen üniversiteyi iyi dereceyle bitirdim. Annemle nenem her gün benim için dua ediyordu ama fikirlerime karşı çıkmıyorlardı çünkü ilham kaynağım zaten annem ve babamdı.

 

“İlkokul öğretmenim Cuma namazına götürürdü”

Dinden söz etmişken ilkokul öğretmenimi de anmadan olmaz. İlkokul öğretmenim Cuma namazına götürür, ramazanda teravih namazına gitmemizi, oruç tutmamızı tavsiye ederdi.

 

“En fazla ilgi duyduğum konu…”

Okulu bitirdikten sonra hayvan yetiştiriciliği ve ıslahı üzerinde master çalışmam oldu. Serbest meslekte yine hayvancılıkla ilgilendim, ticari faaliyetlerde bulundum. Şu an en fazla ilgi duyduğum konular, ulusal davamız ile tarım ve hayvancılıktır.

 

“Kardeşlerim fakirlikten okuyamadı”

Şunu da söyleyeyim; Ben okuyunca benden sonraki kardeşim fakirlikten okula gidemedi. Ondan sonraki okudu, bir diğeri okuyamadı. Yani bir okuyan, bir okuyamayan şeklinde gitti. Ben kardeşlerimin benim yüzümden okula gidemeyişine üzülmüştüm ama yapacak bir şey yoktu.

 

“Dünürcülükle evlendik. Beş  çocuğumuz var…”

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

Eşim turizm acentesinde çalışıyordu. Ben de aynı yerdeki nakliye şirketine gidip geliyordum. Köylümüz olan Türkan abla bana eşimi tavsiye etti. Eşimi övücü kelimeler kullanınca bende takip etmeye başladım. Yani anlaşarak değil, dünürcülükle oldu ama bir yerlerde görüştük tabi. Bir buçuk yıl nişanlı kaldık. 5 çocuğumuz var. İsimleri Tuygun, Tuğrul Enver, Türkmen, Aysel ve Elif.

 

Soru: Töre soyadı nereden geliyor?

Üniversitede okurken Kıbrıs Türk Federe Devleti zamanında soyadı kanunu geçmişti. Babam hangi soyadı alacağız diye düşünürken Sayın Fikret Kürşat’ın önerisi üzerine Töre soyadını aldı. Kürşat o zamanlar hem Gençlik Dairesi, hem de Türk Ocakları Derneği başkanıydı.

 

“Zorlu Töre UBP’ye sonradan katılmadı”

Soru: Çocukluğunuzdan itibaren milli çizgide olduğunuz görülüyor. O yüzden siyasete nasıl ve ne yazan girdiniz yerine siyasette hangi görevlerde bulundunuz diye sormam gerekiyor…

Siyasi görüşüm çocukluğumda belirlenmişti. Lise yıllarımda Milli Ülkü Derneği, Larnaka Türk Ocakları Derneği içinde yer aldım. Üniversite yıllarımda Adana’da Kıbrıs Türk Talebe Derneği Başkanlığı, Milliyetçi Düşünce Derneği Başkanlığı yaptım. 1991 yılında ise Milliyetçi Adalet Partisi’ni (MAP) kurduk. Burada Başkanlık ve yöneticilik yaptım. Gençlik yıllarımda UBP Gençlik Kollarında genel sekreterlik yapmıştım. Daha sonra MAP’ın kuruluşunda öncü oldum ve 9 yıl başında kaldım.

 

“Ben bir Türk milliyetçisiyim”

Bazı sebeplerden ötürü MAP Genel Başkanlığını bırakarak UBP’ye döndüm. 2009’da UBP’den milletvekili seçildim. Milletvekili olmadan da Gençlik Kolları Genel sekreterliğinin yanında, yönetim kurulu üyeliği ve pati meclisi üyeliği gibi görevlerde bulunmuştum. Kimileri “Zorlu Töre UBP’ye sonradan katıldı” der ama Zorlu Töre partiye yeni gelmedi. Partinin birçok kademesinde yer aldı. Niçin siyaset derseniz, siyaseti Kıbrıs Türk halkına ve Yüce Türk milletine hizmet etmek için bir araç olarak görüyorum. Çünkü ben bir Türk milliyetçisiyim. Salonlarda, belirli günlerde, felaketlerde milliyetçilik yapmıyorum. Her nefesimde, yaşamımın her anında milliyetçilik duygularımı hissederim. Tüm insanları Yaradan’dan ötürü severim. Türk milletinin mensubu, Hz. Muhammed Sav’ın ümmetiyim.

 

“Çok haksızlığa uğradım”

Şunu da söyleyeyim; Siyasetin hep içinde oldum ama çok haksızlığa ve saldırıya uğradım. Buna rağmen eğilmedim, bükülmedim, devrilmedim. Doğru bildiğim yolda başım dik yürümeye devam ettim. Yalakalık, dalkavukluk yapmadım. Siyasette doğruluğu, ciddiyeti ve dürüstlüğü hep önde tuttum. İnsan ilişkileri de benim için çok önemlidir. Günde 100-150 kişinin elini sıkmadan eve döndüysem kendimi huzursuz hissederim.

 

Soru: Unutamadığınız anılar neler?

Daha öncede anlattığım gibi annemin ocak başında ağlayışını hiç unutamam. Kulaklarımda hala “ağam nerdesin, gel artık” sözleri var. Rum saldırıları sonucu bir gece vakti evimizden köyümüzden ayrılışımızı da hiç unutamıyorum. Ve BRT’nin 20 Temmuz’da şafak vakti Türk askerinin Kıbrıs’a çıkışını müjdeleyen anonsu hiç unutamadığım anılar içinde.

 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ