22 Kasım 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“İlk kez siyasette ağladım”
05 Şubat 2012 Pazar 14:04

“İlk kez siyasette ağladım”

Arabacıoğlu; çocukluğu, gençliği, okul yılları, mücahitliği, evliliği, aile yaşamı, mesleği ve siyasi yaşamı hakkında bilinmeyenleri ve unutmadığı anılarını Haberdar'a anlattı...

Yurdagül BEYOĞLU

 

Başlangıçta aynı öykü.  Lise çağlarında mücahitlik, ardından üniversite yılları ve göç. Ne var ki yaşanmışlıklar farklı herkeste. Dolayısıyla izlerde…

 

Mustafa Arabacıoğlu’nun sevilen bir vekil olduğunu bilsek de neden bu kadar sevildiğini konuştukça anlıyor insan. Sevecen, çalışkan, karşısındakini kırmaktan imtina eden,  vefalı bir siyasetçi.

 

Hayal dahi edemezmiş doktor olmayı. Sınavı kazanmış, hakkını da vermiş. Yurtta ve bodrum katında geçen öğrenciliğinden geriye zorlu anılar var. Bir gece polis tarafından götürülüşü, üç metrekarelik mutfakta ders çalışması, gece serip sabah topladığı yer yatağı gibi…

 

Eski günleri özlemle anıyor teknolojinin götürdüklerine hayıflanarak… “Bir mektup büyük heyecan verirdi. Yurtta kalırken ilk işim posta kutusuna bakmaktı ailemden mektup geldi mi diye…” sözlerini kullanan Arabacıoğlu, artık mesafelerin bir anlamının kalmadığını söylüyor.

 

2005 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olarak gösterilen Arabacıoğlu, partisine minnettar. Sonucu bilinen bir seçimde aday olmakla hiçbir beis görmemiş. Zira farklı düşünen insanların olduğunu göstermek açısından da bir görev bilmiş bu adaylığı.

 

Çok şey konuştuk Mustafa Arabacıoğlu’yla… Çocukluğunu, gençliğini, okul yıllarını, mücahitliğini... Anı çok ancak bu anıları çeşitlendiren bu coğrafyanın çok mevsimliliği olsa gerek…

 

Bu röportajda pek politika konuşmayacağız. Hayatınızı genel hatlarıyla anlatabilir misiniz bize?

 

“1953 yılında Gönyeli’de doğdum. İlkokulu Gönyeli ilkokulunda, orta ve liseyi Lefkoşa’da tamamladım. 1971 yılında Lefkoşa Türk Lisesi’nden mezun oldum. 5 kardeştik. Bir kız, dört oğlan. Ben ikinciydim. Benden büyük ablam vardı. Babam Gönyeli’de berberdi, annem ev hanımıydı. Hayvanlarımız vardı, onlara bakardık. Büyük baş, küçükbaş hayvanlarla uğraşırdık. Hayvancılık bir ek geçim kaynağıydı. O zaman şartlar öyleydi. Bugünkü şartlara göre çok farklıydı. İnsanlarda para yoktu. Teknoloji yoktu. Herkes çalışırdı. Bizlerde çalışırdık. Ayrıca bostan ekerdik.  Ektiklerimizle hem kendi ihtiyacımızı sağlardık, hem de hayvanlarımıza yem olurdu. Yazın patlıcan, biber, karpuz, kabak, kışın ıspanak ekerdik.”

 

 

“Hem öğrenciydik, hem asker”

 

“Lise ikide asker oldum. Boğaz sancağında mücahit er olarak askerliğe başladım. Hem öğrenciydik, hem asker. Şimdi kendi çocuğumun böyle bir sorumluluk alacağını düşünemem. O olaylar o zaman bize zor gelirdi ancak şimdi bakınca sorumluluk duygumuzu geliştirdiğini görüyorum. Şimdiki çocukların dünyaları sanal alemde şekilleniyor ama bizim dünyamız gerçekti. Onlar bilgisayar başında dünyayla iletişim kurar, vaktini ona harcar, biz ise gerçek olaylarla uğraşıyorduk.”

 

 

“Doktorluğu hayal bile edemezdim”

 

“1971 yılında ilk kez üniversite seçme sınavı yapıldı. o sınavdan iyi de bir puan almıştım. Dolayısıyla ilk girenlerden biri benim. Hiç doktor olacağım dememiştim. Doktorluk düşünce ötesi bir meslek olarak algılanırdı. O zaman doktorlar ulaşılmaz kişiydi. Onu düşünmek bile olası değildi. Sınavı kazandım. O zaman babam tıbba girmem için bana 500 lira verdi. Sanırım teşvik içindi. Bu şartlarda Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne yazıldım. Takıntısız 5 buçuk yılda da bitirdim.”

 

 

1974 Barış Harekatı’nda neredeydiniz?

 

“Barış Harekatı’nın olduğu 1974 yılında öğrenciydim. Harekata, ‘öncü’ olarak yazıldım. Batı cephesinin öncülüğünü yaptım. Tabi Kıbrıs’a geldiğimden ailemin dahi haberi yoktu. Gaziantep’ten gelen 28. Tümen'e bağlı mekanize piyade alayıyla çıktım. Zırhlı araçları, tankları ilk etapta güvenli bölge olan Boğaz Bölgesinden geçirdim.”

 

 

“Şok geçirdim”

 

“Savaşın ne olduğunu yaşamayan bilmez. Tarif edilemeyen bir şey. Yanımda arkadaşlarım öldü, şok geçirdim, hastaneye kaldırıldım. Burada ölüp kalsaydım ailem bile bilmeyecekti. Saçlarım uzun bir vaziyette cephedeydik. Silah zimmetledikleri için kimliğimi de almışlardı. Böyle günler geçirdik. Ailemi ancak hastaneden çıktıktan sonra görebildim. Şimdiki gibi haberleşme imkanı yok, haber gönderme imkanı yok. İkinci harekattan sonra helikopterle Adana’ya gönderdiler. Adana’dan da uçakla İzmir’e geldim. Kıbrıs’a gelmeden teyzemi İzmir’e bırakmıştım. İzmir’den teyzemi alıp, İstanbul’ döndüm.”

 

 

“Normal yaşamı çok garipsedim”

 

“Savaştan sonra normal yaşamı çok garipsiyor insan. İzmir’e gittiğimde fuar vardı. Eniştem fuar alanına götürmüştü. Savaşın ardından fuar çok garibime gitmişti. Sabah başka ortamda, akşam başka ortamda… İstanbul’da da bu garip his devam etti.”

 

 

Nasıl bir öğrencilik geçirdiniz?

 

“Öğrenciyken 2 buçuk yıl yurtta kaldım. Bir yıl Kıbrıs öğrenci yurdu, ikinci yılda Veznecilerdeki Site Öğrenci yurdunda. Okulumuzda 30’a yakın Kıbrıslı öğrenci vardı.  O zaman öğrenci olaylarının yoğun olduğu dönemlerdi. Ben militan değildim. Zaten tıpta okuyan bir kişi başka konularla uğraşacak zamanı bulamayacağı için militan olması mümkün değil. Sabah 08.00’den 17.00’e kadar okul vardı. Zaten kış günü okuldan çıktığımızda hava kararmış olurdu.”

 

 

“Yurtta çatışma olunca nezarete götürüldük”

 

“Yurtta 4 blok vardı. Ben B blokta kalırdım. Bir gün yurtta çatışma oldu. Gece hepimizi toplayıp toplum polisi nezaretinde Gayrettepe’ye götürdüler. Tabi polis arabasıyla gittik. Binerken inerken ikide cop yedik. (Gülüyor)Bu bize özgü değildi, herkes arabaya binerken, inerken mutlaka cop yerdi. Geri yurda döndükten sonra yurtta kalmamaya karar verdim. Kıbrıslı öğrencilerin kaldığı bir eve çıktım. Ev çok küçük bir bodrum katıydı.  O zamanlar öğrenciye ev veren pek yoktu. Mecburen ben üç ay yerde yattım. Yatağı gece serer, sabah kaldırırdım ki, yürüyebilelim. Üç metrekarelik küçük bir mutfakta ders çalışırdım. Öğrenci evinde şartlar çok ağırdı. Ailem harçlık gönderirdi ama ben yazın çalışır, okulda harcayacağım parayı biriktirirdim. Hafta içleri inşaatta çalışır, hafta sonları da garsonluk yapardım. O zaman günde 1 Kıbrıs Lirası alırdım ki iyi paraydı. Yaz sonuna kadar 120-130 Kıbrıs Lirası biriktirirdim aşağı yukarı. Bu bana bir sezon yeterdi.”

 

 

Asistanlık günlerim…

 

“1977 yılının Mayıs ayında mezun oldum. O zaman devlet hastanesi Lefkoşa’daydı. Kuruçeşme’de dahiliye servisi vardı. Orada asistanlığa başladım. Ondan sonra aynı yıl Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi açıldı. Oraya ilk giren asistandım. İki yıl asistanlık yaptım. Geri kalan asistanlık sürecimi de Şişli Etfal Hastanesinde tamamladım ve 1962 yılı başında uzman hekim olarak memleketime geri döndüm.”

 

 

Eşinizle nasıl tanıştınız?

“Eşim de Gönyelili'ydi. Benim öğrenci olduğum dönem o da Ege Üniversitesi'nde yüksek hemşirelik okulunda okuyordu. Görücü usulü evlendik sayılır. Ben gördüm, beğendim, talip oldum. Eşimle konuşmuşluğumuz yoktu. İstettikten sonra telefon numarasını almıştım. İzmir’deydi o dönem. Telefonla konuştuk. 1979 yılında nişanlandık.  1980 yılının Ocak ayında da evlendik. 80, 85 ve 90 yıllarında iki kızımız bir oğlumuz oldu.”

 

 

“Çok zor büyüttük”

 

“O zaman eşimde sağlık sektöründe çalıştığı için rotasyona tabiydik. Ben de 1983 yılında Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi'nde yeni baştan göreve başladığımda acil serviste rotasyon usulü çalıştık. Çok zor yıllardı. Birinci çocuğa kayınvalidemle annem baktı. Eşimle saatlerimiz uymazdı. Birimiz gelir, diğerimiz işe giderdi. Şartlar çok ağırdı.”

 

 

Siyasete nasıl girdiniz?

 

“1993 yılında siyasete girdim. Ancak siyaseti hiç düşünmüyordum. Muammer Bey vardı, Muammer Yağcıoğlu. BRT eski müdürüydü. Edebiyat öğretmenimizdi. 1993 yılında yapılan erken seçimde bana aday olmam konusunda telkinde bulundu. Ben de ailemle konuştuktan sonra kabul ettim. 1998, 2003, 2005, 2009 yıllarında milletvekili oldum.”

 

 

“Kimse sonucu belli bir seçimde aday olmak istemedi”

 

“2005’de ise DP’den Cumhurbaşkanı adayı oldum. Güzel oy almıştım. Talat’ın kazanacağı belliydi ama ona rağmen seçime girdim, iyi oy aldım. O zaman UBP ile birlikte bir aday arayışına girmiştik. Bunda başarılı olmadık. Aday olarak göstermek istediğimiz kişiler aday olma cesaretini gösteremedi. Sonucu belli olan bir seçime girmek istemediler. Kamuoyu yoklamalarında Talat’ın oyu yüzde 67 görülüyordu. Herkes bunu bildiği için çekindi. Bunu yenilgi olarak görüyorlardı. Benim ise farklı düşüncelerim vardı.”

 

 

“Farklı düşünen insanların olduğunu da göstermek gerekliydi”

 

“Bana göre bu seçime katılmak, yarışı kazanmanın ötesinde, KKTC’de farklı düşünen kişilerin de olduğunu dünyaya gösterme açısından önemliydi. Kıbrıs Türk halkının hepsinin Talat gibi düşünmediğini göstermek adına bir görevdi. Ben Annan Planı'na “hayır” diyen biriydim. Aynı zamanda da Annan Planı'na en çok katkı koyan kişiydim. Buna rağmen hayır diyordum. Annan Planı Komisyonu'nda görev almıştım. O düşünce farklılığını ortaya koymak ve Annan Planı'nın kırılma noktalarının neler olduğunu halkımla paylaşmak için aday olmayı kabul ettim.”

 

 

“İlk kez siyasette ağladım”

 

“Ve ilk kez siyasette ağladım. Parti meclisi beni aday göstereceği gün MYK toplandı. Beni MYK’ya almadılar. Sonrasında beni aday gösterdiler. Siyasette partimin verebileceği en büyük ödül buydu. Bugün herkes vekil olabilir, Bakan da olabilir ama Cumhurbaşkanı adayı olmak büyük ayrıcalıktır. Bu benim için büyük bir siyasi kazanım. Bana bu mutluluğu yaşatan partime ve yetkili organlarına teşekkür ediyorum.”

 

 

Unutamadığınız anılar var mı?

 

“Anılar var elbet. Küçükken hava tüfeğimiz vardı. Avlanmayı çok severdim ve bu yüzden bir gün polis beni yakalamıştı. Herhalde 7-8 yaşlarındaydım. Ağaçlardan kuş avlıyordum. Cumhuriyet yeni kurulmuştu. Devriye gezen polis motorları beni yakalamıştı. Babamın o günkü öfkesini hiç unutamam. Polisin yanında azarlamıştı beni.”

 

 

“Bir tanı koymuş, sınava girmeden sınıf geçmiştim”

 

“Bir başka unutamadığım anımda mesleğimle ilgilidir. Cerrahpaşa’da cildiye asistanıydım. Agop diye bir hocamız vardı. Bir hastamız 1971 yılında bacağından bıçaklanmıştı. 1977 yılına kadar doktor doktor gezdi. Ayağında da değişik yaralar oluşuyordu, bunun tanısını koydum ve herkes parmağını ısırdı. Agop Hocam beni sınava almadan mezun etmişti. Cerrahpaşa’da konu olmuştu bu.”

 

 

“Hastanede yatarken hastalara dikiş atardım”

 

“Harekatta arkadaşlarım yanımda öldüğünden şok geçirip hastaneye kaldırılmıştım. Hastanede yattığım dönemde gelen yaralılara sürekli dikiş atardım. Yaralı Rumlar da gelirdi. Onlara da hiç ayrım gözetmeksizin yardım ederdim.”

 

 

Çocuklarımız bize verilen sorumlulukları kaldıramaz dediniz. O günle bugünü kıyaslarsak, hangisi daha güzel?

 

“Şimdi yaşam çok kolaylaştı. Fakat bana göre yaşamın kolaylaşması, yaşamın anlamını yitirmesi demek. Geçmişte insanlar hedefleri için mücadele ediyorlardı. Şimdi insanların her şeyi var. Dolayısıyla bu da insanları  amaçsız kılıyor. Bana sorarsanız, eskisi daha güzeldi. Zordu ama amaçlıydı. Şimdi gençlerin arabası var, kız arkadaşı var, istediği her şeyi alacak gücü var. Öğrenciler para kazanmak zorunda değil. Bizde öyle değildi. Bir okul harçlığımızı kendimiz kazanırdık.”

 

 

“Paranın nasıl kazanıldığını bilirdik”

 

“Paranın nasıl kazanıldığını bildiğimiz için kontrollü harcardık. O Kıbrıs lirasının ne zorlukla kazanıldığını bilirdik. Şimdi öyle değil. Aslında çocuğa her şeyi vermekle iyi yapmıyoruz. Sadece çocuğa iyi bir meslek vermek lazım. Meslek verdikten sonra mal mülk sahibi olmasına olanak sağlamış oluyor insan.”

 

 

“Mektupları hasretle beklerdik”

 

“Haberleşme yoktu. Mektup çok anlamlıydı. Düşün aileden mektup gelecek diye bekliyorsun. Yurtta kalırken ilk işim posta kutusuna bakmaktı. O mutluluğu hiç unutmam. Öyle parayla pulla alınabilecek bir mutluluk değildi bu. Dolayısıyla geçmişteki imkansızlıklar yaşama ayrı bir renk, ayrı bir heyecan, ayrı bir duygu katar. Babam mektup yazardı, bir hafta sonra gelirdi. Babamı, köyü yaşar gibi olurdum. Mesafeler insanları hasret kılardı. Şimdi mesafenin de anlamı kalmadı.”

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ