24 Ağustos 2017 Perşembe
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Hep kendi ülkemde sanat yapmak istedim”
19 Ağustos 2013 Pazartesi 09:27

“Hep kendi ülkemde sanat yapmak istedim”

Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümümü özlemini Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde yönetici olarak sürdüren Çetin Özen, ülkesi adına değerli sanatçılar yetiştirmenin keyfini yaşıyor

İsmet ÖZGÜREN

Fotoğraflar: Onur EVRENSEL

Çetin Özen, Kıbrıs Türk Tiyatrosu’na 20 yıl boyunca her kademede hizmet vermiş çok değerli bir Sanat Adamı. Ülkesine sevdalı bu değerli isim ne yazık ki kendi elleriyle Sanat adına, Sanat Aşkıyla ördüğü Tiyatro Binasının şansız bir şekilde Yanarak yok oluşuna da şahitlik etmiş bir isim. Bugün sahnelerden “Emekli” olmasına karşın “En büyük hayalim” dediği Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümümü özlemini Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde yönetici olarak sürdüren Çetin Özen, ülkesi adına değerli sanatçılar yetiştirmenin keyfini yaşıyor.

 

 

Ülkenin kültürüne sanatına değerli hizmetler vermiş, sahnenin tozunu yıllarca yutmuş bir sanatçısınız. Tiyatroyla ne zaman tanıştınız?

Benim tiyatroyla tanışmam 1960’lı yılların sonunda oldu. Ağabeyim Hilmi Özen, 1963 yılında temellerinin atıldığı ve 1965 yılında resmiyet kazanan Atatürk İlkokulu’nun altındaki ilk sahne adı altında kurulan küçücük tiyatro salonunda diğer büyüklerimizle oyunları sahneliyordu. Toplum o günlerde var olma mücadelesini sürdürüyordu. Bu ağabeylerimiz de gönüllü tiyatro severlerle el ele birçok oyunlar oynadılar. Bugün beğenilmeyen ve atıl durumda olan o küçücük sahnede nice kalabalık prodüksiyonlara, tiyatro oyunlarına olanak sağlamıştı. O yıllarda ben de çocuk yaşlarda birlikte gidiyordum, perde gerisinden izliyordum. Yer varsa seyirci koltuğundan izleyelim diyerek başladığımız, tabiri caizse bu sahne mikrobunu kapmaya başladığımız dönemlerdi.

 

İlk oyununuzu hatırlıyor musunuz?

İlk oyunum Hanzel ve Gratel’di. Yaşım yanılmıyorsam 12-13 civarındaydı. Tabii ondan sonra ortaokul lise dönemlerinde her yıl müsamereler yapılırdı.

 

“Kendi ülkemde sanat yapacağım…”

Çok önemliydi değil mi o müsamereler?

Müsamereler, okulun prestijiydi. Birçok oyun oynanırdı. Bu müsamerelerde hazırlanan oyunları genelde o dönemdeki edebiyat hocalarımız, Allah rahmet eylesin Kemal hocamız çok meraklıydı. Kıbrıs Türk Tiyatrosu’nda Hilmi Ersen’ler olsun Köseoğulları olsun onların da katkılarıyla birçok okul bu müsameresini her yıl muntazam yerini getirir ve seyirciyle buluşurdu. Edebiyat hocamız da beni teşvik etmişti ve ‘Sen de abin gibi git tiyatro eğitimi al ve gel bu ülkede sizleri alkışlayalım’ demişti. Ben öylelikle başladım. Ondan sonra 1971 yılında ortaokulu bitirdim ve Ankara Devlet Konservatuarının tiyatro sınavlarına gittim. O sınavları kazandım ancak eğitim başlamadan yasa değişti ve dediler ki ‘Biz bu yıl ortaokul mezunu almayacağız, lise mezunları girebilecek’. Çok üzülmüştüm döndüm ve liseye başladım. Ertesi yıl yasa yine değişmiş ve ortaokul mezunlarının girebileceği söylendi. Apar topar hazırlandım ve yine gittim kazandım. 1972 yılında Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümüne girdim. 1976’da mezun oldum ve direk olarak ülkeme geldim. Hiç kalmayı düşünmedim. Buradaki devlet tiyatrosuna gir diye teklif ettiler, niye gidiyorsun, yeteneklisin, burada kendini geliştir dediler. Ancak ben kendi ülkemde sanatımı yapmak istiyorum dedim ve geldim. 1973’de Devlet Tiyatrolarına girdim. Osman Alkaş da vardı. Sonra bize sizin askerliğiniz yok kadroya alamayız dediler. Çıktık 30 ay askerlik yaptık. Bitirince tekrar tiyatroya geldik ve girdik. O zaman kolay alınmıyordu. Her ne kadar bizi tanısalar da araştıralım dediler. Türkiye o dönemlerde karışıktı ve bizi araştırdılar. Kayda değer bir şey çıkmadı ve tiyatroya girdik. 1974 Barış Harekâtı’ndan sonra ilk sahneden Yenişehir’deki sinemadan bozma binaya geldik. Altı ayakkabıcı dükkanıydı. Üstü yazın açılır kışın kapanır bir sinemaydı. Orayı bir tiyatro binasına çevirdik. O dönemde küçük sahneden büyük bir sinema salonuna gelmek bizim için büyük bir olaydı. Bütün izolasyonunu, akustiğini, koltuklarını, halılarını kendi ellerimizle yaptık. O sahnede halkımıza tiyatro alanında hizmet etmeye başladık. Her kademede çalıştım. Hiçbir zaman hırslı biri olmadım. Hep sanatımız ön plandaydı. Şimdiki gibi bir baş olayım da, çıban başı da olsam razıyım değildi. Zaten tiyatro kolektif çalışmayı gerektiren bir meslek dalı. Tek başına yapılacak bir meslek dalı değil. Sırası gelirdi teşrifatçılık yapardık. Böyle fedakarlıklar vardı o dönemler. Çünkü biz büyüklerimizden öyle görüyorduk. Tiyatronun kendisine has bir disiplini vardı. Bugünkü şartlarda bir oyuncunun, aktör veya aktrist ne olursa olsun bir görev kabul etmemesini duyunca gerçekten hayretler içerisinde kalıyorum. Nereden nereye geldik çünkü biz böyle görmedik. Görev reddetmek, kabul etmemek, yalandan yere hasta raporu almak tiyatro disiplinleri içinde yok. En azından benim ve benim jenerasyonumun kabul edebileceği bir şey değildir. Beğenmediğim roller elbette ki vardı. Beğenmeyerek çalıştığım ama o sahneye çıktığım zaman da beğenmesem de en iyi şekilde yapabileceğimi yaptım. O dönemde gerek kişisel olarak gerekse toplum nezdinde bana ters düşebilecek roller oynadım. Ama Allah’a bin şükür hiçbir zaman sevgili seyircilerimizden kötü bir not almadım. Hep olumlu, güzel sözler aldım. O gençliğin içerisinde yaşadıklarımı şimdi düşündüğüm zaman, ne de iyi yapmışım dedim. Çünkü bir oyuncu için ne kadar çok değişik farklı roller, karakterler, tipler, tiplemeler oynarsa senin dağarcığın o kadar renklenir ve zenginleşir. Bunların faydalarını şimdi çok görüyorum.

 

“20 yıl boyunca hep sahnedeydim”

Faal tiyatro kaç yıl sürdü?

80’den 2000 yılına kadar aralıksız 20 yıl sürdü. Yılda en az iki oyun oynuyorduk. Bu bazen üç oyuna çıkıyordu. Aralıksız sahnede kaldım ve imkansızlıklardan, konservatuar mezunu oyuncumuz çok olmadığından da hep başrol oynamak durumunda kaldım. İyi ki de kaldım bana çok şeyler kattı. O zamanlar çok fark edemedim belki ama şimdiki yaşlara geldiğim zaman bana verdiği hazzı alıyorum bunu öğrencilerimle bölüşüyorum.

 

Yıllarca oyun yönetmenliği de yaptınız…

Yönetmenlik konusunda hiçbir iddiam olmadı. Benim için gerçek olan oyunculuğumdu. Belli bir nokta gelir sen de bak kaç zamandır oynuyorsun bir de oyun yönet denir. Elimizde yeterli oyuncumuz da yoktu. Oyun yönet denildi ve rahmetli Kemal abi ile birlikte olduğumuz “Sen Kara Değilsin” oyununu sahnelemiştik. Birkaç yönetmenlik denemem oldu. Yakın Doğu Üniversitesi’nde zaman zaman benim de sahnelediğim oyun oluyor. Artık ben yönetmenlik yapacağım diye bir iddiam olmadı olmaz da…

 

“Oyunculukla yöneticilik bambaşka”

Yıllarca oyuncu olarak görev aldığınız tiyatronun yöneticiliğini de yaptınız. Yönetici pozisyonuna geçtiğinizde sıkıntıları daha fazla yaşadınız mı?

Bir tiyatro sanatçısı olarak görevini bir tiyatroda sadece oyunculuk sorumluluğunu taşımak başka, yönetici olmak biraz daha farklı. Devlet Tiyatrolarında oyuncu olarak mesleğini icra edersen belli başlı sorumlulukların vardır. Oynadığın rolden, iletişimden, geliş-gidişten, prova saatlerinden sorumludur. Bunların dışında büyük bir sorumluluğumuz yoktur. Daha rahatsın verilen görevleri yapıyorsun eyvallah diyip gidiyorsun. Yönetici pozisyonunda olan kişi bütün çalışanların sorumluluğunu taşımak zorunda. Repertuarı yapmak zorunda. Bir de tiyatronun önünü açmak zorunda. Yani yöneticilerin işi daha zor. Bu mesleğin içerisinden önce müdür muavini oldum. Sınavlara girdik ve sonuçta ben uygun görüldüm. Bazı meslektaşlarımız tarafından mahkemelik olmamıza rağmen, mahkeme benim müdür muavinliği almamda hiçbir sakınca görmedi. Hem müdür muavinliği yapıyordum aynı zamanda oyun da oynuyordum. Oradaki görev sorumluluklarımız teşkilat yasalarımızda belli. Onları yerine getiriyordum. Hilmi Özen’in 90’ların başında İstanbul’a Kültür Ateşesi olarak gitmesiyle birlikte tiyatro yönetimi birkaç arkadaşımıza bırakıldı. O süreçten sonra içimizde halk tabiriyle alaylı dediğimiz arkadaşlarımız da vardı. Neticede ondan sonra ben müdürlüğe vekâlet etmeye başladım. Siyasetçiler geldi gitti, hükümetler değişti. Tiyatrodan ayrılmak istedim, yönetici olan meslektaşımla aram iyi gitmedi, çatışmalar başladı. İki oda arasında saçma sapan yazışmalar başladı. Kendi yağıyla ciğerini kavuran, bir şeyler üretmeye çalışan o küçük, bir avuçluk sanat kurumunun içindeki hava bir anda değişmeye başladı. Kavgalar, tatsızlıklar, yüksek sesler, soruşturmalar atmosferi bozdu. Bir süreliğine ayrıldım. İki yıl Milli Eğitim Bakanlığı’na ait bir kütüphanede oturdum. İki yıl sonra tekrar hükümet değişince müdür muavini olarak görevimin başına döndüm. Ondan sonra da başka bir müdür atanmadı. Ben yasaların bana verdiği yetkilerle müdürlüğü aldım. Aşağı yukarı 4 yıl sürdü. Sonrasında o talihsiz yangın olayını yaşadık.

 

“Müdürlüğüm sırasında o şanssız yangın olayını yaşadık”

İhmal var mıydı?

Olayda ihmal yok. O zaman da soruşturma açılmıştı ve raporlarımı sundum. Alnım açık olarak oradan ayrıldım. Bina tiyatro salonu olarak yapılmadığı için soyunma, giyinme odalarımız derme çatmaydı. Yan tarafa ilave olarak yapmıştık. Benim vekalet ettiğim dönemlerde büyükelçilikle görüşmelerim, ikili ilişkilerin iyi olması nedeniyle de sahnenin sofitasının yükseltilmesi, sahnenin sahne hizasından büyütülmesi, sahne gerisinin açılması ve yan tarafta da bize ait boş bir arsa vardı. Orayı atölye olarak kullanıyorduk. Oraya da raylı sistem dekorları, soyunma, makyaj, tuvalet, duş ihtiyaçlarının giderilmesi için bir proje çıkarttım. Büyükelçilikten maddi yardım istedim. Onaylandı ve ilk temelleri atıldı. O ölü dönemde de sahne üstü açıldı ve sahne üstünde filizlerde işlem yapılıyordu. Bütün mesele o filizlerdeydi. Çünkü sahnenin bütün elektriğini kestik. Elektriği dönem dönem yan komşudan alırız. Dolayısıyla bizim sahne üstünde elektrikle bir alakası yok.

 

Kundaklama olabilir mi?

Hayır düşen bir kıvılcımdı. Günlerce bunu düşündük niye kundaklansın ki. Burada bir iyileştirmeye gidiliyor. Güzel bir imkan yakalamışız. Demirle çalışılan yerlerde çıkan kıvılcımlar büyük parça olarak düşer. Bizim sahnemizde üstte çalışılıyor. Bastığımız yerler ahşap tavan. İşçiler saat 4’te kaçıyor. 4’ü 25 geçe Ali bana telefon ediyor ve yangın çıktı diyor. Sahne üstünden çıkıp öne doğru yayılıyor. Ben yetişip koştuğumda salon kısmının kapısına kadar girebilmiştik. Yangın yarıya kadar gelmişti. Akustik için kullanılan köpükler içerisinde petrol ürünü taşıyor onun için tutuştu mu gider. Hiçbirşey kurtarılamadı. 14 senedir taş taş üstüne konmadı. Sadece arka tarafa bir müdüriyet binası yaptılar. Oysa evinin bir odasından da yönetebilirsin. Ancak sahnesi yok idareci binası var. Bunu da anlayamadık.

 

Üzüldünüz mü peki?

İnsan üzülüyor tabii ki. Çünkü üzerinde çok emeğimiz vardı. Kendi ellerimizle yapmıştık. Evet çok daha iyilerine layık bir toplumuz. Sanatçı olarak da çok daha iyilerini hak ediyoruz ama o imkanlar da bizim için çok iyiydi. 350 kişilik bir salondu. O salonun tıklım tıklım dolduğu günleri hatırlarım. Nice güzel oyunlar oynadık. Beni hala mutlu eden, bizim jenerasyonlardan sağda solda karşılaştığımız, benim tanıdığım, tanımadığım beni tanıyan insanların, ‘bize tiyatroyu siz sevdirdiniz, sizin döneminizde biz tiyatrolara gelirdik, nerede sizin döneminizdeki oyunlar’ gibi söylemler gerçekten beni hem mutlu ediyor hem de bir taraftan üzüyor. Bir bakıyorsunuz bugün sahnesi yok, sanatçılar arasında ayrı kavgalar, rekabet siyasete dönüşmüş. Toplumda var olan başka profesyonel tiyatrolarla başka çatışmalar, sanatçı arkadaşlarımız arasında başka çatışmalar var. Hiç hoş olmayan ve genelde bütün bunlar kişiselden kaynaklansa da tiyatro sanatına zarar veren şeyler var. Bu zararı da toplum olarak da kişi olarak da hepimiz çekiyoruz.

 

“BRT Yöneticilerinin bizlere bizim de onlara bakışımız çok farklıydı”

Salt sanatçı olarak topluma yaptığınız katkı tiyatroyla sınırlı değil. Devletin yayın organında da yıllarca çeşitli görevler yaptınız. BRT sizin için ne anlam ifade ediyor?

O dönemler BRT yöneticilerinin bizlere bizim onlara bakışımız, ilişkilerimiz çok daha iyiydi. Bütün oyunlarımız BRT tarafından kayda alınırdı. BRT ekranlarından yayınlanırdı. Hoş bu kayıtların bazılarını iki yıl sonra BRT’de bulamazdık. Üzerine başka şeyler çekilirdi. Oyunumuzun bir kopyasını almak istediğimiz zaman üzerine başka bir töreni vesaireyi çekmişler. Tabii ki o dönemlerde yazarlarımız vardı. Programcı arkadaşlar program içerikleriyle bizleri buluşturmak istediler. Tiyatroyu da siz sanatçıları da katarsak bu program nasıl olur dediler. Bizim de ya sahnemiz var, çıkıp oyunumuzu oynayacağız. Ya da reklam olacak. Biri diyecek ki seslendir diyecek. Biz BRT ile birlikte yine bizim Devlet Tiyatrosunun ürettiği gizli kamera şakalarımız vardır. Kendi kameramızı aldık Hilmi Özen başta olmak üzere yazdık ve 4-5 görüntü çektik. Kamerayı gizledik ve oynadık. Kostüm giydik, makyaj yaptık oynadık. O zamanlar bu gizli kameralar çok meşhurdu. Avrupa televizyonlarında gösteriliyordu ve çok gülüyorduk. Biz de yaptık ve yayınlandı. Daha sonra oyunlarımızın bazılarını yarı tiyatro yarı film şeklinde yaptık. Deniz kenarında bir evde çektik onları montajladık. Çok farklı katkılarımız oldu. Severek yapardık. BRT bizi, reklam olsun, seslendirme olsun, belgeseller olsun çağırırdı. Bizim sağımız solumuz yok. Biz sanatçıyız. Elbette ki herkesin kendisine göre bir siyasi görüşü olabilir. Ama hiçbir zaman Çetin Özen olarak bir rozet takmadım.

 

“Hep arzu ederdim…”

Bugün bu yılların deneyimi öğretim üyesi olarak gençlere aktarılıyor. Gençlerin bu sanata ilgisi nasıl?

Bütün bu anlattıklarımız yaşanırken Çetin Özen olarak bir sıkıntının farkındaydım. Bir elin parmaklara kadar buraya mezun geliyor. Bu böyle olmamalı diye düşündüm. Kolay değil, ben gittiğim zaman 5 yüz kişi sınava girmişti. Alınan öğrenci sayısı 8-10. Gidiyorsun mücadele ediyorsun. Biz geldik ama gelmeyenler de oldu. Onların tercihleri bir diyeceğim yok. Hep arzu ederdim. Burada üniversitelerimiz çoğaldı. Bir tiyatro kürsüsü olsa ve tiyatro eğitimine el atsam. Gidilmesin, gidip de 100’lerce kişinin içerisinde yarış yapılmasın. Bizim okuduğumuz dönem çok tehlikeli bir dönemdi. Sol-sağ kavgası vardı. Kardeş kardeşi vuruyordu. Geçtiğimiz yerlerde önümüz kesiliyor, sorgu suale tutuluyorduk. Gözümüzün önünde arkadaşlarımızı vurdular. Kötü bir dönemdi ama şimdi öyle bir dönem yok. Hep bir üniversitenin bu işe el atmasını arzu ettim. Buradaki gençler bu eğitimi daha kolay alıp istihdam edilmeleri. Bizlerle kaynaşmaları ve tiyatroyu, toplumu bir yerlere getirmelerini hayal etmiştim. Bu hep hayal olarak kaldı. Çünkü kolay değil. 2000 yılında emekli olunca, zaten 1999’da Devlet Tiyatrosu yanınca Suat Günsel gazete aracılığıyla, ‘Devlet Tiyatrosu’na benim sahnem açıktır gelsinler burada oyunları oynasınlar, sahne onlarındır’ diye bir beyanatı olmuştur. Sonradan beni aradı ve görüştük. Atatürk Kültür Merkezi’nde bir oda verdi. İki yıl kadar oradan götürdük ve oradaki sahnede oynamaya çalıştık. Ben emekli olunca yapın hazırlıklarınızı diyerek bu fakülteyi açalım dedi. Tabii ki çok sevindim. Bir fakülte, özellikle tiyatro eğitimi üzerine kurulacak bir fakülte açmak kolay değil. Maddi anlamda getirisi az gideri çok ama bir vitrin. O dönemde Özdemir Nutku hocamız vardı 9 Eylül Tiyatro bölümünü kuran hocamız. Onunla temasa geçtim ve davet ettim. Suat Hocayla görüştürdüm, hazırlıklarımızı yaptık, planlarımızı çıkarttık. Hatta İzmir’de sınavlarımızı da yaptık. Fakat daha sonra bölüm açılmadı. Hocamızla yönetim arasında yaşanan sıkıntıdan dolayı açılmadı. Daha sonra 2005’te tekrar bir telefon geldi. Tekrar döndüm ve gerekli eksiklikleri tamamlayarak, tiyatro eğitimi demek usta çırak ilişkisi demek. Bunu kimler yapabilir diye çalışmalarımı tamamladım. Kadromu oluşturdum ve 2005’te Yakın Doğu Üniversitesi Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümümüzü 8 oyunculuk, 7 de dramatik yazarlık olmak üzere 15 öğrenciyle eğitime başladık. Sıkıntılarımız elbette oldu. Başladığımız günden çok daha rahat bir yerdeyiz. En azından bütün bir blok bizim. Kendimize ait bir salonumuz da olacak inşallah. Bugüne kadar 37 öğrenci mezun ettik. Eğitim kadromuz çok iyi. Türkiye’de hiçbir konservatuarda, hiçbir özel ya da devlet üniversitesinde bulunmayan bir eğitim kadromuz var. Bütün bu ustaları, yalnız iyi aktörlük bağlamında söylemiyorum. Hem iyi bir aktör hem iyi bir yönetmen olarak gelişmiş hocalar. Birçoğunun İstanbul’da Ankara’da kendi okulları var. 2005’ten beri bir tek Allah rahmet eylesin Ejder Akışık hocamızı vefat ettiğinden dolayı kaybettik. Bölümümüzdeki fotoğrafı her zaman aramızda olduğunu hissettiriyor. O günden bugüne hep iddialı ağır adımlarla, nitelikli bir eğitim veriyoruz. KKTC’de fakültemiz ilk ve tektir. Gençleri yetiştirmeye çalışıyoruz. TC – KKTC hemen hemen yarı yarıya gidiyor. Mezun olan öğrencilerimizi de alın diplomanızı diyip yollamıyoruz. Onlarla temaslarımız sürüyor. Türkiye’ye giden KKTC’li bazı öğrencilerimiz orada şanslarını deniyorlar. Özel tiyatrolarda oynayıp, dizilerde rol alıyorlar. TC yurttaşı öğrencilerimizin zaten sıkıntıları yok. Şehir tiyatrolarında ve özel tiyatrolarda hepsi iş buluyor. Kolay değil tırnaklarıyla mücadele ediyorlar ama iş bulabiliyorlar. Büyük bir sektör. Hiçbiri şu anda boşta değil. Herkesin ne yaptığını ne ettiğini biliyoruz. Yolumuzda ağır adımlarla ilerliyoruz. Yalnız mezun etmekle kalmıyoruz. Özellikle KKTC yurttaşı, burada kalacak olan gençlere de istihdam yaratabilmek amacıyla da her gelen Kültür Bakanı’nın kapısını çalıyoruz. Bizi hatırlayan oluyor, hatırlamayan oluyor, kabul eden oluyor. Kabul etmeyen olmadı ama çok o konuda olmadıkları için görmediler diye addediyoruz. Mücadelemizi de sürdürüyoruz. Burada da Devlet Tiyatrosunun güncellenmesi, yenilenmesi, yasalarının ve kadrolarının açılması, buradaki gençlerin de istihdam edilmesi gerekiyor. Bir bakanın dediği gibi ‘yalnız Lefkoşa’nın değil bütün adanın bakanıyım. Onun için bir protokol yapamam sizinle’ dedi. Biz bir şey demiyoruz bu bir teşviktir. Siz demiyor musunuz gençlerimizi teşvik edelim diye. Gençlerimize iş olanakları tanıyalım ve ülkeyi terk etmesinler. Demiyorum ben de mezunları al başkalarını alma diye. Sınav yap, devlet tiyatrosundan bir jüri oluştur. İhtiyacınız iki oyuncuysa bir tanesini YDÜ’den al. İşini görecekse al. Tiyatronun dışında olan zihniyetler yüzünden ilerleyemedik. Tiyatrosunun ‘T’sini bilmiyor. Sanattan anlamıyor, anlar gibi yapıyorlar. Sanat denince akla folklor, futbol geliyor. Tiyatro hep itildi kakıldı ve bir yerlerde kaldı. Bugün hala hak ettiği yerde değil. Yine 2010 itibariyle yine bizden mezun akademik geleceği olan gençlere yüksek lisans programı açtık. Akademik yönde ilerlemek isteyen öğrencilerimize o olanağı tanıyoruz. Şu anda iki öğrencimiz bitirdi ve asistan olarak aramıza katıldı. Onlar da ustaların yanında derslere girmeye başladı. Kendi kaynaklarımızdan geleceği yaratmaya çalışıyoruz. Çünkü bu ustalarımız bugün varlar yarın yoklar. Artık Türkiye’de usta da bulmak zor. Herkes farklı bir yaşam tarzı içerisinde.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ