24 Kasım 2017 Cuma
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Hayattaki en büyük hatam”
25 Mart 2012 Pazar 11:23

“Hayattaki en büyük hatam”

Küçücük adanın yetiştirdiği dev adamlardan olan Dr. Ali Atun, çocukluğundan, 1963 olaylarına, Rumların soykırım planından, politikaya kadar her şeyi Haberdar okurlarına anlatıyor…

Yurdagül BEYOĞLU

Kökleri Kayseri’den. Medrese mezunu baba, Hafız kızı anne Hazreti Muhammed’in vasiyeti olduğu üzere “İlim Çin’de olsa arayın bulun” diyerek çocuklarına okumalarını salık veriyor.  5 kardeşin 5’ide yüksek öğretim görüyor. Zaten sülalede yüksek eğitim görmeyenlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar az.


Mulla Rifat Efendi ile Hacı Hafız’ın kızı Ayşe Rifat’ın oğlu Ali Atun. Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde Mağusa Kaza Başhekimi olan Atun, ilk Sağlık Bakanımız. Ne var ki, ilk Sağlık Bakanı sıfatına rağmen siyaseti hiç benimsemeyen Atun, “hayattaki en büyük hatam” diyor…
Küçücük adanın yetiştirdiği dev adamlardan olan Dr. Ali Atun, çocukluğundan, 1963 olaylarına, Rumların soykırım planından, politikaya kadar her şeyi Haberdar okurlarına anlatıyor…



Soru: Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Ergazi doğumluyum. 5 erkek kardeştik. Hemen hepsi de okumuş, üniversite mezunu kişilerdi. Babam öğretmen ve imamdı. Medrese mezunuydu. Annem Kayseri kökenli Hacı Hafız’ın kızıydı. Köyde malımız mülkümüz vardı, onlara bakardık. Annem dindar biriydi. Dini vecibelerini yerine getirirdi. Orucunu tutar, kurbanını keser, beş vakit namazını kılardı. Ve her zaman “Peygamberimizin vasiyeti var. İlim Çin’de de olsa arayın bulun” der, okumamız için ısrar ederdi. Ortaokul ve liseyi hep tam notla okudum. Hiç dokuzum yoktu. İslam İttihar Bankası’nın ayda bir Kıbrıs Lirası burs ödeneği vardı. Çalışkan olduğum için o bir lira bursu alırdım. Lise son sınıfı Ankara Atatürk Lisesi’nde okudum ve liseden sonra olgunluk sınavını iyi dereceyle geçerek tıp fakültesine girdim. Fakülteden takıntısız olarak 6 senede mezun oldum.



“Turhan Fevzioğlu, ticareti bilmeyenler memur olur derdi”

Tabi bu okuma işinde Turhan Fevzioğlu’nun da bize anlattığı güzel anekdotlar vardır. Kayserili olan Profesör Dr. Fevzioğlu Ecevit hükümeti zamanında Kıbrıs koordinasyon kurulu başkanıydı. Bize şöyle derdi: “Kayserili aileler çocuklarının ensesine bir tabla asar, içine eşya koyar ve satmalarını isterlerdi. İyi satış yapanlar ticarete yönlendirilirdi. Satamayan ahmakları da memurluğa sevk ederlerdi.” Memur hayatının sonuna kadar belini zor doğrulturdu. Fevzioğlu’yla epey birlikte olduk. İki ay Paris’te bulunduk. İngilizcesi, Fransızcası çok mükemmeldi. Avrupa Konseyinde bize çok yardımcı oluyordu.

 

“Tüm başhekimler Rum’du”

1952 senesinde Kıbrıs’a döndüm. Rumca ve İngilizcemi ilerletmek için Türkiye’de ihtisasa kalmadım ve Lefkoşa’daki genel hastanede iki yıl staj gördüm. “Pre-registration” olarak çalışıyordum. Ondan sonra dahiliye asistanı olarak tayinim çıktı. O dönem 66 yatağa bakıyorduk. Benim ustam İngiliz bir müteassıstı. Ondan çok şey öğrendim. Kıbrıs’ın her tarafından, Türkü-Rum’u bana gönderiyorlardı. Bu teşhis ve tedavi için iyi fırsattı. Çünkü Lefkoşa Hastanesi eğitim hastanesiydi. İngiltere’ye bağlıydı. Röntgeni, laboratuarı vardı. Her şey elimin altındaydı. O zaman Kıbrıs’ta tüm kazaların başhekimi Rum’du. İngiliz Vali Sir John Harding’e mektup yazdım. “hiç Türk hekim yoktur. Ben namzedim fakat idare bilmiyorum. Bana burs temin edin ve halk sağlığı idaresi üzerine ihtisas yapayım. Ondan sonra kaza başhekimi olarak tayin alayım” Aradan çok geçmeden İngiliz Başhekim çağırdı, “bursu temin ettik. İstediğin konularda, istediğin üniversiteye gidebilirsin” dedi.

“40 doktor arasında onur derecesiyle mezun oldum”

Lübnan Eyyübi’de Amerikan Üniversitesi’ne gittim. Orada dünyanın her yerinden gelen 40 doktor arasında yüksek onur öğrencisi olarak mezun oldum. Bunun üzerine döndüğümde beni Mağusa Kaza Başhekimi olarak tayin ettiler. 1960’dan, 1963 yılına kadar o görevde kaldım. Hem başhekimdim, hem de haftada iki gün poliklinik yapardım. Kendimi Rumlara sevdirmeye muvaffak olmuştum. Beni iyi tanır, hürmet ederlerdi. Mağusa hastanesine gelen tüm Türk doktorlar çok muvaffak olmuşlardı. Mayıs 1964’e kadar devam ettim ama sonra devam edip etmeme konusunda tereddüde düştüm çünkü burada beni vatan haini diye ilan etmek isteyenler vardı. İsmet İnönü’ye telgraf çektim durumu anlattım. İsmet İnönü’den “görevinize devam edeceksiniz” yazan bir telgraf geldi.



“Türk hastalar çekiniyordu”

Bu arada, 1958’de Sinde (İnönü) olayları olduğunda ben o zaman Lefkoşa Hastanesi’ndeydim. Rumlar Canbulat Kapısı’ndan girdi. Arabada belinde tabanca olan üç Yunan askeri vardı. NATO’ya, Yunan ordusuna ve Rumlara ait kimlik kartları taşıyorlardı. Arabada otomatik silah da vardı. O olayın üzerine başhekime gittim ve Kıbrıslı Türk hastaların o olay nedeniyle hastaneye gelmekten çekindiklerini söyledim. “Ne yapalım?” diye sordu. “Sağlık işlerini ayıralım” dedim. Bunun üzerine başhekim benden kendisine 5 tane Türk doktor bulmamı istedi. Bana “Sen bul tayin et, ben hepsini kabul ederim” dedi. Sınıf arkadaşlarıma müracaat edecektim.



“Kadınlar korkudan düşük yapardı”

Onlar çalıştıkları için birinci basamaktan tayin olmazdı. “Sen ne tayin edersen ben kabul ederim” dedi. Bana bir ambulans ve hastabakıcı verdi. Doktor Hasan Güvener’in babasına teklif ettim. Bir de Babatya isminde Türkçe bilen bir Ermeni doktoru ve Fikret Asım Bey’i tayin ettim. Birde eczacı birini aldık. Viktorya Kız Okulu’nda hizmet vermeye başladık. Tabii, 11 sene Mağusa Türkü’ne elimizden geldiğince yardım ettik. 1963’den sonra Mağusa hastanesinde çok eziyet çektim. Bütün kadın doğum vakalarına ben bakardım. Çok zor günlerdi o günler. Kadın doğumcu değildim ama 289 tane düşük ve doğum vakası geçmişti. Kadınlar korkudan düşük yapardı. Stres içinde aç susuz çalışırdık.

 

“Sizi çok kötü günler bekliyor”

14 Temmuz 1974’de ortalık karışmaya başlayınca teskin edici ilaçlar almak için Maraş’a gittim. Carellas isminde bir Rum eczacı vardı. Eczanesi Mağusa’nın içindeydi. Türklerle de yakındı. Bize yardımları olurdu. İlaçları aldıktan sonra bizi ofisine çağırdı ve bana “Ali Bey sizi çok kötü günler bekliyor” dedi. Ben de bunun üzerine “deliliği bırakın. Bizi kötü günler bekliyorsa sizi daha kötü günler bekliyor” dedim.



“Tüm Kıbrıslı Türkleri öldürmek için karar aldık”

 Belediye binasının yanında Rum benzinci vardı. Benzini doldurayım dedim. Benzinci EOKA’cıydı, beni de tanıyordu. Bana “Ali Bey karar alınmıştır. İki ay sürmez, tüm Kıbrıslı Türkler öldürülecek” dedi ve devam etti: “Benim kim olduğumu biliyorsun. Size yalan söylemem. İki ay içinde tüm Türkleri öldüreceğiz. Çoluk çocuğunu al git bu adadan.” Ertesi gün darbe oldu. Sampson’u başa getirdiler. Helen Hükümeti’nin kurulduğunu ilan ettiler. 20 Temmuz Barış Harekatı gündeme geldi.



“İlk havan topu hastane üstüne düştü dedim”

1974 esnasında Kızılhaç gelip, bir eksiğimiz olup olmadığını soruyordu. Kızılhaç’ı hastaneye götürdüm ve “ilk havan topu hastanenin üzerine düştü” dedim. Yetkili “siz yaptırdınız herhalde” diyor. Rum yanlısı, İsviçreli Hristiyan… Merkez komutanından izin aldım, Salaminya Tower Otel’e götürdüm. Yanımda Allah rahmet eylesin Bora Atun vardı. Bora Atun kardeşimin torunu, Profesör Dr. Ata Atun’un ağabeyi… Bora Belçika’da elçiydi. Hanımı da İngiliz. İngiliz reoları geldi eşyaları yükleyip İngiltere’ye götürmek için. kadın “ben eşim olmadan gitmem” dedi. Bora’yla Ali Özel itimat subayıydı. O dönem yaptıkları kahramanlıklar unutulmaz. Onlar isimsiz kahramanlardı.

 

“Birleşik Kıbrıs’ı istemenin alemi var mı?”

Şimdi bizim birçok insanımız Birleşik Kıbrıs diye ısrar ediyor. Birleşik Kıbrıs vardı. Bu kadar eziyete girdikten sonra tekrar birleşik Kıbrıs istemenin alemi var mı? Birleşik olduğunda ne olacak? 1960’dan 1963’e kadar meskun köylerin ne telefonu, ne elektriği ne de asfalt yolu yapılmıştır. Türkler adada esir gibiydi. 103 köyümüzü boşalttılar. Binlerce insan yerinden yurdundan oldu. Türklerin malına mülküne el koydular. Birleşik Kıbrıs’ta bu hadiseler cereyan etmiştir. Dolayısıyla ayrı yaşamaktan başka çare yoktur. Örneğin Kuzucuk’tan Hüseyin Efendi diye biri vardı. Bahçesine el koymuştu Rumlar. 74’te tekrar köyüne gitti, bahçesine kavuştu. Sordum “ ne kazanıyorsun” diye. “5 bin lira kazandım” dedi. Bu durumda Rum 11 ayda 10 bin lira kazanmıştı. Yani elimizdeki her şeyi aldılar. Aç, susuz gettolarda yaşattılar.

 


“Bir Rum bir Türkü öldürdüğünde yine çatışma başlar”

Şimdi müşterek cumhuriyet tutturmuşlar. Hiç tasvip etmediğim bir olaydır. Sonra, hangi memur Rum’la aynı odada çalışacak? Şimdi Rum “100 bin kişi dönecek” diyor. Dönecekte ne olacak? Bir Rum bir Türkü öldürdüğünde gene çatışma başlamayacak mı? Rumlar asırlarca ENOSİS hayaliyle yaşadı. Bu düşünceyle tüm Kıbrıs’ı elde edeceklerini düşündüler. O yüzden anlaşma olacağını hiç tahmin etmiyorum fakat görüşmeci olarak Derviş Bey’e itimadım tamdır. Hiç olmazsa fikirlerini biliyor, tutumunu anlıyorum. 13 sene birlikte çalıştık Eroğlu’yla. 1963 yılında Derviş Bey, Mustafa Erbilen ve Tahsin Bilge mezun olup geldi. Üçünü de bana Mağusa’ya verdiler. Daha sonra Burhan Nalbantoğlu Lefkoşa’da hastane imar ettiğinde tüm ustaları toplayıp oraya yerleştirdi. Tahsin Bey daha sonra ayrılıp Londra’ya döndü. Mustafa Erbilen ve Derviş Bey uzun seneler benimle beraber devam ettiler. Derviş Bey tüm sıkıntıları çekmiş bir kişidir ve Kıbrıs’taki durumu çok iyi değerlendirebilecek yapıdadır. Fikirlerini bildiğim rahatım.

 

“20 yıl parti başkanlığı yapmak kolay değil”

Tabi Derviş Bey’le baba tarafından çok yakın akrabayız. Benim annem ile onun dedesi kardeştir. Hanımı da hanımımın tarafından akrabadır. Tek olarak, anasız babasız büyüdü. Dirayeti, iradesi sonucu 20 sene parti başkanlığı yaptı. O kadar insanı 20 sene tutmak ve partinin başında olmak takdir edilecek bir durumdur. İnsanlar aile ocağının problemleriyle uğraşmakta dahi zorluk çekerken o kadar insanı bir arada tutmak beceri ister, dirayet ister.



Soru: Unutamadığınız anılarınızı bizimle paylaşır mısınız?

İlkokulda Vreckalı Ali Rıfkı Bey hocamızdı. Bana en zor gelen din dersiydi. Namaz sureleri ezberlemem için ısrar ederdi. Bilemediğimizde tek ayak üstünde dururduk. Bir de o dönem sıtma salgını olduğu için sabahları sülfat suyu (kinin) içirirlerdi. Sülfat suyu çok acı olduğundan, onu yutar, ardından kuru üzüm, harup yerdik.



“Çarşafı battaniyeleri yırtan Rum hasta”

Doktorluğumda da unutamadığım olaylar çoktur. Çok vakalarla karşılaştık. Bir seferinde Rum hasta geldi. Ruhsal problemi vardı. Çarşafları battaniyeleri parçalıyordu. Tek kişilik odaya koyduk. İngiliz doktor, “bunu tımarhaneye gönderelim” dedi. Ben, “hayır. Bir hafta sonra gel, ben bunu tedavi edeceğim” dedim. İngiliz inanmadı. Bu hastada üç semptom vardı. İshal, akıl bozukluğu ve vücudunda yaralar-çıbanlar. Bu klasik pellagram diye bir hastalıktı. K vitamini eksikliğinden oluyordu. Nasıl tedavi edileceğini biliyordum çünkü dahiliye stajı yaparken İmroz Adasında Tevfik Sağlam Paşa’ya aynı şikayetlerle bir Rum hasta gelmişti. Bu protein eksikliğinden meydana gelen bir hastalık olduğu için Tevfik Sağlam, birini Tekel’in bira fabrikasına göndermiş ve malt getirtmişti. O maltı içirerek hastayı tedavi etti. Ben onu bildiğim için “tedavi ederim” diye çıktım. Bir hafta sonra ishalde geçti, çıbanlarda, akıl hastalığı da…



“Şehit askerin cebinden çıkan mektup”

1974’de Mağusa’nın içine dakikada 103 havan düşerdi. Türk askeri Mağusa’ya girdiğinde etraftaki arazide 99 tane havan mevzii buldu. Mağusa’ya girdiğimizde bir şehit verdik. Otopsisini ben yaptığım için cebinden çıkan mektubu gördüm. Mektup şehidin annesinden gelmişti. “Oğlum, şehit olursan şehit annesi olacağım. Bununla iftihar ederim” diyordu mektupta. İki gün önce yazılmıştı. Bir anne oğlunun şehit olmasından gurur duyacak... Çok duygulu bir andı.

 

“Ben politika adamı değilim”

Soru: Politikaya nasıl girdiniz?

Siyasete girmekle büyük yanlış yaptım. Siyaset benim işim değildi. Girişim ise 1976 yılında Hasan Sağlam Paşa’nın telkiniyle oldu. Ben o zamanda “gül gibi mesleğimi bırakıp da politikaya mı gireyim? Ben politika adamı değilim” dedim. Neyse girdim ama girdiğime pişman oldum. Güzel bir meslek edineceksin, 15-20 sene çalışacaksın, sonra çıkıp oy dilenciliği yapacaksın. Bu benim için onur kırıcı bir şey. Ayrıca politika kadar nankör bir şey yoktur. Benim zamanımda Hakkı Atun Maliye Bakanıydı. Saat 10.00’da maaş ödenecek, saat 09.30’da dudakları morarmış para bekler. Kolay mı bu?



“O gelir tarumar eder, diğeri düzeltemez”

Hem siyaseti görüyorsunuz. O gelir memleketi tarumar eder. Öbürü gelir düzeltemez. Düşünün muhtarlık kadar bir toplumuz ve 28 tane sendika var. Hükümet ağzını açar bir şey yapsın, hemen ağzına tıkarlar. Yanmış yakılmış bir devlet, yanmış yakılmış bir hükümet. Ondan sonra da her şeyi tamam istiyoruz. ‘Çalışma saatleri nasıl azaltılır, işten nasıl kaytarılır’ dan başka düşündüğümüz bir şey yok. Hademe eksildiğinde greve giden sendikalar var. Eğer bu ülkenin yaşamasını istiyorsak bu şekilde davranmak olmaz.



“Yıllardır amyant borulardan su içtik bir şey olmadı”

Yıllardır amyant borulardan su içtik kimse bir şey olmadı, bir okulun damı amyant kaplanınca sendika “bunu yıkacaksın” diyor. Ben bunca yıllık doktorluk hayatımda Kıbrıs’ta tek bir amyant kanseri görmedim. Gördüğüm tek amyant kanseri bir İngiliz’di. O da amyantla ilgili bir işte çalışıyordu. Benim göğüs hastalıkları konusunda birkaç araştırmam vardır. Hiç böyle bir şeye rastlamadım. Öğretmenler sendikasının yaptığı olacak şey değil.



Soru: O dönemle bu dönemi siyasi yönden karşılaştırabilir misiniz?

Bizim dönemimizde de politikada sıkıntılar vardı ama hepimiz İngiliz zamanından gelme insanlardık. Prensip sahibiydik. Çalışma sistemimiz vardı. Halbuki şimdi “yan odaya git şunu yap, öbür odaya git fotokopi çek” şeklinde çalışıyorlar. Bunları bir elde toplamak zor mu? Tüm daireler laçka. Üzülüyorum, daireye gitmiyorum. İçimiz karardı iyice. Giden hükümet güllük gülistanlık bırakmış gibi, “şunu da öde, bunu da öde” diyor. Varsa ödeyecek! Yoktan yonga çıkmaz ki. Üst düzey yöneticileri, müdürleri, 3’lü kararnameleri çok büyük handikap. O kadar insan kızağa alınır, sanki dünya kadar paramız var da, oturanı ödeyeceğiz. Belediyeler borçlu, devlet borçlu, insanlar borçlu…



“Eski Sosyal Sigortalar Yasası güzeldi”

Eski Sosyal Sigortalar Yasası güzel bir yasaydı. Sonrasında hem yaşı düşürdüler, hem de mücahit Sosyal Sigortalı sayıldı. Düşüre düşüre bu hale geldi. Verdiğin parayı yerine koyacak kaynağın yoksa böyle olur. Ben bir dönemde Çalışma Bakanıydım. Sosyal Sigortalar ve Sosyal Yardım Dairesi bana bağlıydı.


Otomobilim Citroen’di. Senenin altı ayı tamirdeydi. Tamiri sadece Mercedes Ahmet yapardı. O’da altı ayda verirdi arabayı.


Benzin kuponlarımızla kendi otomobilimize değil, devletin otomobiline benzin koyardık. Yukarda da söylediğim gibi politikanın hiç katkısını görmedim.  Mesleğimi bıraktım, sağdan soldan oy dilenerek gururumuzu ayaklar altına altık.

 

“Evlenme kararını biz aldık”

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

Eşim akrabamdı. Dolayısıyla birlikte büyüdük. Evlenme kararını biz aldık ancak ailelerimizde itiraz etmedi. Nişanlandım, tahsile gittim. 6 sene tahsil, 3 yıl ihtisas derken 9 sene nişanlı kaldım. Paramız olmadığı için ailelerimizden para isteyip, daha önce evlenemezdik. Kayınpeder evlendirme memuruydu. Bir gün kayınpedere “biz evlenmek istiyoruz nikâhımızı kıy” dedik, kıydı. Düğün yapmadık. Eşim gelinlik bile giymedi. Çok uysal bir hanımdı, hiçbir zaman bu konuyla ilgili bir şey demedi.

 

“Geceleri jandarma kapıları kırıyor”

Kızım 1960 doğumlu. Türkiye’de üç yıl mimarlık okudu. O dönemlerde Türkiye’de sağcı solcu davaları vardı. Kızım,“geceleri jandarma gelir, kapıları kırar, bizi rahatsız eder” derdi. Bir sömestrde 8 kez Türkiye’ye gitti geldi. Annesi “bu kız verem olacak” derdi. O zaman bende bakandım. “Seni alıp kaçıracağız, tutuklu arkadaşlarımızı serbest bıraktıracağız” deyince annesi okulu bırakmasını istedi.

Oğlum Rıfat Atun İngiltere’de okudu. Üç sene BM’de çalıştı. Genel sekreterin bir altındaki mevkideydi. Şimdi İmperial College Üniversitesinde Profesör. Sağlık sistemleri üzerinde dünya çapında bir isim. Beş yerden fellowshipi var. Diğer oğlum Kaşif ise İstanbul’da bir bankanın genel müdürüdür.

YORUMLAR
dev
BU mu
bu adam ona buna kızarak günlerini geçiriyor.bilet satan çocuklara hade be oradan deyecek kadar nazik.dev böyleyse ben dev değil başka birşey gördüm.yazık yıllarca tepesinde oturmuşun sağlığın bir 5 tl atamadın mı kanserlilerin kutusuna...
25 Mart 2012 Pazar 18:16
95.142.142.24
ÜYE İŞLEMLERİ