22 Kasım 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hayatın değil, tarihin hikayesi
08 Ocak 2012 Pazar 10:58

Hayatın değil, tarihin hikayesi

Meclis eski Başkanı, ilk İmar İskan ve Rehabilitasyon Bakanı, eski Başbakanlarımızdan Hakkı Atun, çocukluğundan bugüne hayatının bilinmeyen yanlarlını Haberdar’a anlattı…

Yurdagül BEYOĞLU

İnanılmaz bir birikim. Zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan dinlerken. Tarih soluyoruz evinin arka kısmında oluşturduğu çalışma ofisinde. Biz, kitaplar, fotoğraflar ve resimlerle zaman tünelinde sürüklenirken, tüm o nesneler Hakkı Bey’in anlatımıyla yaşamdaki yerlerine oturuyor.

 

Yüzlerce kitap var raflarda. “Tüm hazinem bunlar” diyor. Ve ekliyor: “Çok paralar kazanamadım, kazandığımla ancak bir ev yapabildim ama bu kitaplar çok kıymetli. Çocuklarıma bırakacağım hazine bu kitaplar…”

 

Meclis eski Başkanı, ilk İmar İskan ve Rehabilitasyon Bakanı Hakkı Atun’la çocukluğundan bugüne her şeyi konuşuyoruz. İsminin öyküsünü, öğrencilik hayatını, Rauf Denktaş’la olan anılarını, kısacası dolu dolu bir yaşamı…

 

Amcasının adı verilir

Soru: Yaşam öykünüzü alabilir miyiz?

1935 yılının Ekim ayında doğdum. Annem bunu tam olarak hatırlamadığı için, “seni zeytin zamanı doğurdum” derdi. Babamın 4 evladı olmuştu. Çocuklarının doğum tarihini evde bulunan Kuran-ı Kerim’in arkasına yazarmış. Dolayısıyla tam doğum kağıdım olmasa da doğduğumuz günü öğrenmiş olduk. Soyadım amcam Profesör Hakkı Atun’dan geliyor. Hakkı Atun, Profesör Ata Atun ve Mağusa Belediye başkanlığı yapmış rahmetli Bora Atun’un babası. Hakkı amcam Lefkoşa Türk Lisesi’nden mezun olduktan sonra dedemin itirazına rağmen okumak için Türkiye’ye gidiyor. Sınırlı parayla gidiyor. Dönmeyeceği aşikâr olunca ben doğuyorum, ismim Hakkı oluyor.

 

“İsmimiz karışırdı”

Profesör Atun Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörlüğü’nden emekli olup aday dönünce birçok kişi ismimizi karıştırıyor. Bu bizim için son derece eğlenceli oluyor. O kadar ki, banka hesaplarımız bile karışıyor. Başa dönersek, Ayşe ninemle evlerimiz yakın. Babam ilk oğlu, annem de ilk gelini. Bize ziyarete geldiği zaman “Ah oğlum… Hakkı’m gitti de gelmeyecek” diyerek kendi oğlu Hakkı’yı terennüm eder beni severken. Bir iki kez bunu tekrarlayınca babamın canı sıkılmış, “bak ana eğer bu çocuğu böyle sevmeye devam edersen bu çocuğun adını değişeceğim” demiş.

 

“Gidenin gelmemesi dezavantajdı”

Soru: Aile neden amcanızın yurt dışına gitmesine itiraz ediyor?

Mecburen burs alarak okuyunca, bursun karşılığı kadar, belki de iki katı kadar bir süre Türkiye’de hizmet vermesi gerekirdi ve geldiği zamanda istihdam edilmesi zordu. Dolayısıyla baba parasıyla okuyanlar dönebiliyorlardı. Bir örnek, Niyazi Manyera’ydı mesela. Ailesinin hali vakti yerindeydi, okulu bitirdikten sonra dönmüştü. Profesyonel insan sayımız çok azdı. O yüzden gidenin gelmemesi dezavantajdı. O zamanlar Türkiye’de öyleydi. Mimarlık dersi verirken bilgi sahibi oldum, Türkiye’de de Cumhuriyete girerken ülkedeki mimar sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı. Onun için Ermeni Dalyan ailesi Dolmabahçe Sarayından tutunuz, 100’den fazla eser vermişti. Sebebi de biz harplerle uğraşırken onlar para kazanıp Avrupa’da okuyabiliyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin bizden farkı yoktu. O dönem Türkiye’de iki ünlü mimarımız daha vardı. Biri mimar Kemalettin, diğeri de mimar Vedat.

 

“Mağusa’dan Lefkoşa’ya trenle geldim”

Neyse başa dönelim, ilkokulu 2 öğretmenli köy okulunda okudum. Her vesileyle rahmetle, minnetle andığım Derviş Moreket beni 4 yıl okuttu. Bir de Müjgan Hanım vardı. Bir köy okulundan liseye girebilme başarısını gösterdim. O zaman duhul imtihanı vardı. Liseye girmek için İngiliz idaresi sınav yapıyordu. Okuyabilmek büyük imtiyazdı. Sınavlar o günkü ismiyle Lefkoşa İslam Lisesi’nde yapılıyordu. Tek Lise var o zaman ama iki-üç tanede ortaokul var. Zannedersem bir Baf, bir Mağusa, belki bir de Limasol. Ortaokulu Mağusa’da okudum, ondan sonra bir giriş sınavı daha geçmek zorundaydık, onun ismi de elemeydi. 3 yıllık tedrisatın sınavıydı. Mağusa’dan trene binerek gelmiştim. Kıbrıs ölçeğine uygun bir de şimendifer hattı vardı o dönem. 1950’den sonra kaldırıldı. Halbuki bir şehir plancısı olarak Mağusa-Güzelyurt arasında süratli transit sistem çok akılcı geliyor. Bunun geliştirilmesi gerekirdi. Şimendifer, İngiliz döneminin önemli icraatlarından biriydi. Mağusa başlangıç noktasıydı.  Çünkü gerek asker sevkiyatı, gerekse ürün sevkiyatı Mağusa Limanı’ndan yapılıyordu. Hat rıhtıma kadar uzanmaktaydı. Lefkoşa terminal binası ise şimdiki Eti binasının olduğu yerdi. Motorlu araç pek olmadığı için bizim garutsa dediğimiz atlı arabalarla ulaşım sağlanırdı.,

 

“Elçiliğin ve okulların bulunduğu yer mezarlıktı”

Bu arabalar Sarayönü’nde park ederdi. Girne Kapısı’nın karşısı büyük bir mezarlıktı. Şimdi okulların ve elçiliğin olduğu yer üç büyük mezarlıktan biriydi. Cami çevrelerindeki mezarlıklar yetersiz kalınca bu defa Osmanlı İdaresi, Bir Mağusa, bir Baf ve bir de Girne Kapısı’na mezarlık yapmıştı. O dönem insanlar oraya gömülüyordu. Bilahare Türk emlaki olarak kamu binaları yapmamıza olanak vermek için oraların erkek lisesi, kız lisesi, Büyükelçilik olarak tahsis edildi. Büyükelçiliğin koçanlı malı olan, Dereboyu’nun başlangıcındaki büyük arazi, hududa yakın olduğu için 1963’den sonra oraya yapılması uygun görülmeyince Evkafın tahsis ettiği şimdiki yerine yapıldı. Bunun, Denktaş’tan dinlediğim bir anısı var.

 

“Biz gelin, Kıbrıs’ın tümünü alın diyoruz...”

O günkü büyükelçi Asaf İlhan Bey harekâttan önce binayı yaptırmaya karar verir, Türkiye’nin ilgisini vurgulamak için konsolosluktan elçilik statüsüne geçilecektir. Biz kendi arsamızla, TC’nin arsasını takas edeceğiz. Asaf Bey Ankara’yla temas ediyor ve öğreniyor ki, Türkiye’ye ait bir arazi geri verilemez.  Denktaş Bey bunu şöyle anlatırdı: Bir gün telefon çalmış. Asaf Bey Rauf Denktaş’a “Denktaş Bey üzgünüm. Bize verdiğiniz araziye karşılık size arazi veremiyorum. Kanun buna müsaade etmiyor” deyince Denktaş “büyükelçim başka üzülecek şey mi bulamadın. Biz gelin, Kıbrıs’ın tümünü alın diyoruz. Sizden arsayı mı esirgeyeceğiz” cevabını veriyor. Bu, o günkü duyguları ortaya koymak açısından hoşuma gidiyor.

 

“Dedelerimiz, Kıbrıs’ın gerçek sahibi Osmanlıdır derdi…”

Neyse, lisede iyi bir talebeydim. Benim liseye başladığım dönemde okul İngiliz müdürden Türk müdüre devredilmişti ve Yavuz Konnolu hocamız müdür olarak gelmişti. Onun gelişi kadar önemli bir şey de, 1947 yılından sonra Türkiye’nin değerli hocalarının adamıza gelmesiydi. Sabri Beşer adında çok önemli bir matematik hocamız vardı. Şair edebiyatçı İbrahim Zeki Burdurlu, edebiyat hocamızdı. Nar ağacı diye bir şiiri vardı. Cengiz hoca gelmişti, tarih hocası ve milliyetçilik duyguları işlenmeye başlamıştı. Şöyle bir olay anlatılır; 1918’lerde Anadolu’nun işgal altında olduğu dönemde Kavanin Meclisi toplanıyor ve Rumlar bundan ümitlenerek İngiliz Valiye, “Kıbrıs’ı Yunanistan’a vermeniz lazım” diyor. Dedelerimiz “olmaz. Kıbrıs’ın gerçek sahibi Osmanlıdır. Şartlar ortadan kalktığına göre gerçek sahibine vermelisiniz” diyerek buna karşı çıkıyor.

 

“EOKA bizi yıldırmadı”

En büyük dayanağımız Türkiye olmuştur. Biz hiçbir zaman Rum baskısına, İngilizlerin taraf tutmasına, Türk Mallarını Rum’a peşkeş çekmelerine boyun eğmedik. EOKA bizi yıldırmadı. Ben o dönemde liseyi bitirdim. O kuşak bu davayı sırtlayıp götüren kuşak olarak tarihe geçmiştir. Sınıf arkadaşlarımın hepsi TMT’de mücahitti. 1954-59 yılları arasında İstanbul’da üniversite eğitimimi yaptım. İstanbul’a gitmeden önce öğretmen olmaya karar vermiştim. Yüksek tahsil yapmayı çok arzu ettiğim halde buna imkân yoktu. Annem üzülüyordu. Biliyordu yüksek tahsil yapmak istediğimi. Bana “oğlum, yüksek tahsil için avukatlık var. Avukatlık 2 yıl, onu göğüsleriz. Gerekirse tarla satarız, okuturuz” diyor. Ben, “bak ana, ben avukat olamam, sebep, ben yalan söyleyemem” diyorum. Bunu bütün avukat arkadaşlarıma mal etmeyeyim. Çünkü görevli icabı hareket ediyorlar.

 

“Kıbrıslı dilini eşek arısı soksun”

Daha sonra İTÜ’ye girdiğimde Kıbrıs mitingi oluyor. Fazıl Küçük, Rauf Denktaş, Osman Örek Türkiye’ye geliyor, yer yerinden oynuyor. O dönemin kuşağı, “biz Kıbrıs olaylarıyla büyüdük” der. Bana çok ilginç takılmalar oluyor. Özellikle bazı kelimeleri vurgularken hata yaptığımda “Kıbrıslı, şu dilini eşek arısı soksun. Türkçeyi ne zaman öğreneceksin” diye takılıyorlar. Örneğin Ekrem Yeşilada’nın bir Gönyeli türküsü var. “Yazda lale açar mı, kırlangıçlar göçer mi? Senin gibi yosmadan aklı olan geçer mi?” diye. Biz laleyi kısaltarak telaffuz ediyoruz. Gazyağına lambasuyu diyoruz, “lambasuyu ne” diyorlar.

 

“Askerlik yapmamamızı kıskanıyorlar”

En çok kıskanılan tarafımız askerlik yapmamamız oluyor. O zaman bize askerlik yok. Onu da vesile ederek, “döner dönmez hemen evleneceğim” diyorum. Onlarda “ne rahat adamsın” diyorlar. Kıbrıs’a geldikten birkaç yıl sonra toplumlar arası mücadele başlıyor ve ben 11 yıl mücahitlik yapıyorum. Sanırım gözleri tuttu arkadaşlarımın (gülüyor) O zaman daha üniversitelere siyaset girmemişti. Sağ, sol hareketi yoktu. Siyaset talebelerin işi değildi. Bana, “Kıbrıslı, Londra Zürih anlaşmaları oldu, orta yol bulundu. Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Sen bu konuda ne düşünüyorsun” dediler. Yanıtım şuydu: “Taksime bu kadar yaklaşmışken şimdi bu da nerden çıktı.” Yani adeta, Bu işin işlemeyeceğini, taksimin daha iyi olacağını ilk günden söylemiş kişiyim. Bu bir içgüdüydü, bir önseziydi. 1963 yılında lisans üstü eğitim yapmak için Mancaster’e gittim. Orada isabetli bir önsezi daha yaşadım. Her talebe bir sunum yapmak durumundaydı. Bende yabancıların İngiltere’de okumasının avantaj ve dezavantajlarını anlatacaktım. Konuşmam bittikten sonra, ülkeme gittikten sonra ne yapacağımı sordular.(Cumhuriyetin ödeneksiz memuruydum, dönünce kadroya girecektim) Bende “Kıbrıs’a döneceğim ama hala Cumhuriyet devam ediyorsa” cevabını verdim. Ta, Mancaster’de bunu düşünmüştüm. Rum’un niyeti belliydi.  

 

“Dünyada kader diye bir şey varmış”

Gelin görün ki, döndüğümde kendimi hareketin içinde buldum ve ancak bir hafta Limasol, Baf bölge müdürü olarak görev yapabildim ve böylece mesleğim bambaşka bir seyir takip etti. Bu yol beni siyasette en üst noktalara kadar götürmüş oldu. Yani dünyada hakikaten kader diye, alın yazısı diye bir şey varmış.

 

Soru: Ergazi Kıbrıs Türk siyasetine birçok isim kazandırdı. Kimler var içlerinde?

Ergazi, bugün kendi nüfusundan çok daha fazla nüfusu Londra’da olan bir köy. Başından beri Türk köyü olmuştu ama Batısındaki Rum köyüyle irtibatı vardı. Gerek zanaatkar, gerekse yetişmiş insan yönünden dikkat çekerdi. Dedem Mulla Rıfat hem öğretmen, hem imamdı. Babamla her bayram camiye gider, arkasında namaz kılardık. Her bayram namazından sonra “efendiler gelin birde nikah tazeleyelim” derdi. Çok çalışkandı. Keçi kılından ip yapar, bunlarla atlara yular, köstek gibi eşyalar yapar ve bunları boncuklarla süsleyerek adeta bir sanat eserine dönüştürürdü.

 

“Ergazi 1976 seçiminde 5 milletvekili çıkardı”

Dedem Mulla Rıfat’ın kayınpederi Hacı Hafızdı. Hacı Hafız Kayseri’den gelmiş. Sırtında bohçasıyla büyük nenemi beğenmiş ve babasından istemiş. Onlarda, “kızı alıp Kayseri’ye götüreceksin, vermeyiz” demişler. Sonra ikna etmiş aileyi. Hacı Hafız o zamanlar 18-19 yaşlarında. Aileye okuma sevgisi genlerini veren o’dur diye düşünüyorum. Hacı Hafız’dan gelen bizler, okuma meraklısı olduk. Bunun içinde Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’da var. Eroğlu ile babalarımız birinci yeğen ama maalesef onun babasının ömrü kısa olmuş. İkinci Cihan Harbinde, (Girit çıkarmasında)Almanlara esir düştükten sonra esir kampında hastalanmış, şehit olmuş. Bugün Varşova’da gömülü olduğunu biliyoruz. Bizde, ilk yüksek tahsile giden Ata Atun ve Bora Atun’un babası Hakkı Atun. Nevzat Karagil ise köyün öncüsü. Bize çok örnek olmuştur. 1976 yılında yapılan seçimlerde dünyada eşine az rastlanır bir sonuç elde ediliyor ve bu küçük Ergazi Köyü 5 milletvekili çıkarıyor. Üçü kabinede görev aldı. Bilahare bu siyasilerin içinde iki başbakan, bir meclis başkanı, bir de Cumhurbaşkanı çıktı. Bu, köyün her zaman gurur duyacağı bir sonuçtur diye düşünüyorum.

 

“Güllerle Suna Hanımın kapısına dayandım”

Soru: Eşiniz Suna Hanımla ne zaman tanıştınız?

Amcam Ali Atun hükümet doktoru olmuş, hastanede görev yapıyor. Ben yazları staja geldiğimde onun Lefkoşa Köşklüçiftlik’teki evinde kalıyoruz. Kendi evimiz gibi rahat ediyoruz orada. Amcamın komşusunun evinde güller var. Amcam vasıtasıyla tanışıyoruz komşuyla. O ara Ayer Kaşif’le ortak bir büro açıyorum. Ayer Bey vasıtasıyla Suna Hanımı görüyorum. Suna Hanım o zaman Saint Joseph’e gidiyor. Şimdi mülakat yaptığımız evin önünden geçerken Suna Hanımı görüyorum. Suna Hanım aday olarak aklımızda yer ediyor. Cesaretimi toplayıp, bir ağabeyimizle kahve içmeye gidiyorum evlerine daha yakından görmek için…

 

 “1960 yılında evleniyoruz”

Karar verme noktasına geldiğimizde, büyük bir özgüvenle gül bahçesi olan ağabeyimize gidip, “bana birkaç tane gül verebilir misiniz” diyorum. O’da bana “madem hayırlı bir iş, istersen hepsini kes” diyor. Birkaç gülü demet yapıp Suna Hanım’ın kapısına dayanıyorum. Ailesi de duymuş olmalı ki, beni hüsnükabulle karşılıyorlar. Daha sonra anne babamı alıp geliyorum. Amcası çok güzel sözlerle bizi nişanlıyor. 1960 yılında evleniyoruz. Düğünümüz Çağlayan Gazinosu’nda oluyor. İçgüveysi olarak giriyorum bu eve. O gün bugündür de bu evdeyiz. Bir kızımız, bir oğlumuz oldu. Kızım Maarif Koleji’nde öğretmendi, emekli oldu. Oğlum Amerika’da mimarlık eğitimi aldı, karısı göz doktoru. Bir süre İstanbul’da yaşadıktan sonra şimdi tekrar Kıbrıs’a dönüş yaptılar.

 

“Göçmen evlerini yaptık”

Tekrar 1963’e gidersek, benim hayatımda topluma sahip çıkma ve hizmet yönünden ilk çalışmam 25-30 bin göçmenin iskânıyla ilgilidir. Herkes gibi bende yegane meşru kurumumuz Cemaat Meclisi çatısı altına girdik. Gerek hükümetin, gerekse Türk yönetimin elemanları olarak işe sıfırdan başlamıştık. Kendi idari organlarımızı oluşturmaya başladık. Her profesyonel kişi mensup olduğu hizmetin dairesini kurma çalışması içine girdi ve bizde en kıdemlimiz merhum Oğuz Başak’ın başkanlığında Planlama ve İnşaat Dairesi’ni kurduk. Çok seçkin bir ekiptik. Bu ekibe 1967’den sonra Limasol, Larnaka gibi gölgelerden arkadaşlarımızın katılması ve Türkiye’nin de yardımlarıyla birlikte daha da güçlendik. Türkiye döviz olarak 1 buçuk- 2 milyon sterlin civarında yardım yapmıştı. Biz bu parayla 3 bin 500’e yakın çeşitli konut yaptık. En ucuz inşaat tekniği kullanarak oluşturduk bu göçmen evlerini.

 

“Rumlar yalnızca cumhuriyetten atmakla kalmadı”

Rumlar yalnızca bizi hükümetten atmakla kalmamış, birde kucağımıza 25- 30 bin göçmenin iskan sorununu koymuştu. Birde 4 yıl boyunca inşaat malzemesi yasağı vardı. Stratejik malzeme gerekçesiyle bu yasak konmuştu. Rum polisine para yedirerek kaçak çimento, çatı malzemesi sokuyor, kerpiç, tuğla gibi malzemeyi kendimiz imal ediyorduk.  Gerek sivil, gerekse askeri idareden de öncelikli destek almaktaydık. Burada bilhassa vurgulamak istediğim o zaman Rumların iddia ettiği gibi taksim planlayıp, Kıbrıs Türkünü Kuzeye toplama niyetinde değildik. Bilakis Limasol’da, Baf’ta, Larnaka’da göçmen evleri yaparak, herkesi olduğu yere yerleştirmiştik. Bu tarihi gerçeği vurgulamadan edemiyorum.

 

1967’ye geldiğimizde Geçitkale olayı Rum tarafını silkelemiş olduğundan yani, Grivas’ın tümeniyle birlikte geri çekilmesi, geri Yunanistan’a gönderilmesi olayı yaşandı. Kıbrıs o zaman işgal altındaydı. Denktaş’ın affedilmesi, adaya dönmesi üzerimizdeki baskıyı kaldırarak, hareket serbestisi getirdi. Artık bütün adaya hizmet götürebiliyorduk. Türkiye’nin yardımlarıyla yol inşaatından hastaneye, hastaneden kışlaya kadar tüm işlere imza atabiliyorduk.

 

“Hayatta olmayabilirdim”

Hayatta kalmamla ilgili bir anımı anlatmak istiyorum. Şimdiki adı Akdeniz olan Ayairini’ye bir kamyon Kızılay yardımı yüklendi. Benimde ilk görevim iskan komitesi başkan yardımcılığıydı. Komite olarak yola çıkmıştık. Zor durumda, aç susuz olanlara ne yapabiliriz düşüncesiyle gözüm kararmış. Her türlü tehlikeyi göze alarak, köye gidecek olan kamyonun içine bende girdim, şoförün yanına oturdum. O günün Yürütme Kurulu üyelerinden Asım Bey kolumdan beni tuttu ve “Hakkı Beyciğim, seni yolda Rumlar alır evladım. Gitmene gerek yok” dedi. O zaman Rumlar şoförlere müsamaha gösteriyorlardı ama bana göstermeyebilirlerdi. Dolayısıyla bugün hayatta olmayabilirdim.

 

“Yuvarlak masanın hikmeti”

1974 sonrasına gelmeden önce bir başka anım daha var. Biz Planlama ve İnşaat Dairesi olarak her türlü işi yapıyorduk. Karargahın perdesinden mücahit kampına kadar tüm imalat bizden sorulurdu. Bir gün Rauf Denktaş Bey’den “acele çok kaliteli yuvarlak bir masa yapın” talimatı geldi. Bu, Denktaş-Klerides görüşmelerinin başlangıcıyla ilgiliydi. “Niçin yuvarlak” diye düşündüğümde yanıtı bulmuştum. Oturma düzeninde protokol sorun olmamalıydı. Halbuki Rumlar bugün bile bize üstünlük taslamakta,  siyasi eşitliğe hiç yanaşmamakta. Kanaatimce anlaşamamanın kökeninde.

 

“10 yılda ev, arsa, işyeri dağıtımını yerine oturttuk”

1974 sonrasında bir süre Planlama ve İnşaat Dairesi Müdürlüğünü yürüttükten sonra, kendi arzumla ayrılarak Kamu Hizmeti Komisyonuna müracaat ettim. Türkler coğrafi olarak bir bölgede toplanacak, devlet kuracaktık. Sabahlara kadar çalışarak o günlerin Bakanı merhum İsmet Kotak’la bu çok zor görevi yürütmeye çalıştık. 1976 Haziran ayındaki seçimler gelip çatınca ısrarlı telkinler üzerine politikaya girme kararı aldım. Bu kararımdan memnun kalan Rauf Denktaş’ın beni tebrik ettiğini hatırlıyorum. Gerekçesi mevcut kadroya yeni kan verme olanağı yaratmış olmamızdı. Ben ve Kenan Atakol, Derviş Eroğlu, Recep Gürler, İrsen Küçük, Enver Emin, Mehmet Altınay, Mehmet Bayram gibi arkadaşlar genç adaylar olarak ortaya çıkmıştık. 40 kişilik bir listeyle rahatlıkla ön seçimi kazanmıştım. Çünkü gerek Planlama İnşaat Dairesi Müdürü, gerekse İskan Müsteşarı olarak tanınma olanağı yakalamıştım. Seçimden sonra ilk İmar İskan ve Rehabilitasyon Bakanı oldum. İşin zor kısmı olan ev, arsa, işyeri dağıtımını 10 yılda yerli yerine oturtma imkânı bulduk.

 

“Döviz sıkıntısı çekiyorduk”

1979-81 yılları arasında büyük döviz sıkıntısı çekiyorduk. Döviz harcamasını kısmak amacıyla 120 malzemenin ithalatı yasaklanmıştı ve Güney’den kaçakçılığı önlemek çok zordu. Yani özetlersek toplumun sıfırdan başlaması ve işyeri, ev, toprak sahibi olarak üretime geçebilmesi için ayakları üzerinde durması gerekti. Bu da hiç kolay bir şey değildi. Bugün hala bu konular tartışılmakta, eleştiri konusu yapılmaktadır. Bu yorumlar o günün koşulları göz önüne alınmadan yapılıyor. Şimdi bizlere yapılan en önemli eleştiri koçanların verilmesi. Bunun yapılmamış olması halinde durumumuzun ne olacağı, ekonomimizin nasıl çalışacağı, vergilerin nasıl toplanacağı, özetle günlük hayatın nasıl idame ettirileceği hesaba katılmamaktadır. Bu attığımız adımları atmasaydık, bugünkü duruma gelebilir miydik? Bu gelişmeyi gösterebilir miydik?  Kanaatimce Kıbrıs Türkü mevcut sorunları olmakla birlikte, bu refah düzeyini hiçbir zaman görmemiştir. 63-74 arasında hangi yatırımcı vardı, hangi sanayi vardı? O günkü durumla bugünü kıyaslamak için astronomik bir ölçü gerekir.

 

“Kimse bugünkü durumu tersyüz edemez”

Lütfen geçmişle bugünü değerlendirelim, kötümser olmayalım. Bu, bağımsız ve özgür bir devlet olmamızın sonucudur. Ne olacak halimiz diye endişelenmeye hiç gerek yok. Önemli olan Denktaş’ın söylediği gibi devlete sahip çıkmaktır, Türkiye’ye inanmaktır, Türkiye ile işbirliği yapmaktır. Kanımca kimse bugünkü durumu tersyüz edemez ve bugünkü gerçeklere dayandırmadan Kıbrıs’ta çözüm bulunamaz.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ