23 Kasım 2017 Perşembe
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Hayatımın en acı günü”
03 Haziran 2012 Pazar 09:38

“Hayatımın en acı günü”

“Silah seslerini duyunca polisi aradım. ‘Silah sesleri geliyor’ dedim. Polis bana hiçbir şey sormadan, hiçbir bilgi almadan telefonu kapattı. Anlaşıldı ki bu planlı bir saldırıydı”

Yurdagül BEYOĞLU

Kıbrıs Türk halkının 1960 yılından bugüne kadar vekillik göreviyle parlamentoya taşıdığı 13 kadın milletvekilinden biri Gülin Sayıner.

 

Zerafeti, nezaketi, güzelliği, bilgisi ve donanımıyla hayran olduğum Gülin Hanım’la Karaoğlanoğlu’ndaki evinde buluşuyoruz. Uzun yıllar süren çalışma hayatından sonra emekliliğin tadını çıkaran Gülin Hanım, limonlu parfesi ve pilavunasıyla da değme aşçılara taş çıkartıyor.

 

Fotoğraflar eşliğinde geçmişe uzanıyoruz birlikte… Kimi anılarda içimiz parçalanıyor. Özellikle de o meşum 24 Aralık 1963 gecesini ve dünyanın en iyi okullarında okuduktan sonra hayatının baharında, 26 yaşında hayata veda eden yavrusunu anlattığında…

 

Kumsal bölgesinde oturduğundan o korkunç gecenin canlı tanıklarından. Binbaşı Nihat İlhan ve ailesini iyi tanıyan Gülin Hanım o gece bir arkadaşının ısrarıyla evden ayrılınca kurtulmuş. “Ermenilerin haberi vardı. Onlar evlerinde kırmızı ışık yaktıkları için Rumlar onların evine baskın yapmadı” diyen Sayıner, Alayın dişçisinin eşi olan 8 aylık hamile Cihan’ın öldüğü haberini alınca yaşadıklarını, 24 Aralık’ta silah seslerini duymasının ardından polisi aradığında Rum polisin hiçbir şey sormadan telefonu kapatışını, yıllarca süren Rum ablukasını, Kıbrıs Türk halkının çektiği acıları, siyasete nasıl girdiğini anlatıyor bize…

 

Acı tatlı anılardan sonra limonlu parfenin tarifini ve ağaçtan topladığı kaysıları alarak bir daha görüşmek ümidiyle ayrılıyoruz…

 

“Orada doğan ilk Türk kızı benmişim”

Soru: Sizi tanıyabilir miyiz?

1938 yılında babamın Polis Teşkilatında bölge sorumlusu olduğu Değirmenlik köyünde doğdum. Değirmenlik Rum köyüydü. Galiba orada doğan ilk Türk kızı benmişim. Orada Türk nüfus yoktu. İlkokulu, o zamanki adıyla Ayasofya Kız okulunda okudum. Ortaokulu Viktorya Tali Kız okulunda… Ayasofya Şimdiki Belediyeler Birliğinin olduğu binaydı. Lefkoşa’daki tek kız okuluydu orası. Viktorya’da, şimdiki Selen Otopark’ın olduğu yerdeydi. Daha eskiden İngiliz kulübüydü galiba. Müdürümüz bir İngiliz hanımdı. Tek kelime Türkçe bilmezdi.

 

“Derse başlamadan Kur’an’dan bir ayet okunurdu”

Onlar dilden ziyade dine önem verirlerdi. Dini duygular ön plandaydı. Örneğin ders başlamadan Kur’an’dan bir ayet okunur, onlar amen, biz amin der derse başlardık. O zaman 19 Mayıs değil de Viktorya günü kutlanırdı. Orta üçüncü sınıfı babamın Baf’a tayininin çıkması nedeniyle Baf’ta okudum. Karma bir okuldu ama sınıfta iki kızdık. Başka okul da yoktu. Baf’ta Rum komşularımızla ilişkilerimiz iyiydi ama hiç Rum arkadaşım yoktu. Larnaka’ya gittiğimizde Amerikan Akademi ve Fransız Okulu olmasına rağmen lise yoktu. O yüzden ortaokulu bitirdikten sonra Viktorya’ya gittim. O yıl lise bölümü açılıyordu. Bir kısım arkadaşlarımız ev idaresi ağırlıklı bölümü tercih ettiler. O bölüm sertifika imkânları sağlıyordu. Sertifikaya göre memuriyete ve öğretmenliğe girme şansı oluyordu öğrencilerin. Lise bölümü ise üniversiteye hazırlıyordu. Ben hem sertifika imtihanlarına, hem de üniversite bölümüne hazırlandım.

 

Kıbrıs’taki ilk hanım Türk diş hekimi

O zamanlar burs olayı yoktu. Biz üç kardeştik. Bir erkek, iki kız. Ben ortancayım. Erkek kardeşim Lefkoşa’da İngiliz okuluna gidiyordu. Rum Türk karışıktı o okulda. Benim küçüğüm olan kız kardeşim Larnaka Fransız Mektebi’ne gitti. Dolayısıyla burs olmadığı ve herkesin maddi durumu elvermediği için üniversiteye giden çok azdı. Sınıfta 10 kişiydik ancak hepimiz üniversiteye gidemedik. Ben diş hekimi olmayı tercih ettim. Tomris isimli arkadaşımla diş hekimliğine kaydımızı yaptırdık. O zamanlar sadece İstanbul’da diş hekimliği fakültesi vardı. Dolayısıyla giriş çok zordu. Bizim lisede aldığımız eğitimin çok iyi olması zorlanmadan okula girmemize neden oldu. Zira lisedeki hocalarımız çok iyiydi. Eksik hocalar Türkiye’den gelirdi. Daha sonra yerli hocalar çoğaldı. Lisedeyken Rumca ve müzik seçmeli dersti. O sınavları da başarıyla geçmiştim.

 

Soru: Küçük bir yerden İstanbul’a gittiniz. Zorlandınız mı?

Uyum sağlamakta zorlanmadım. Çünkü daha öncede söylediğim gibi liseden çok iyi hazırlanıp gitmiştim. Mesela fizik kimyayı Leman Ferudun Hanım verirdi. Çok iyi bir hocaydı. Bunların faydasını üniversitede gördüm. Neticede Kıbrıs’a ilk gelen Türk diş hekimi hanım oldum. Benimle beraber bir Kıbrıslı arkadaşım daha gelmişti: Sevilay Bayar. Ancak 1963 olaylarından sonra eşiyle birlikte İngiltere’ye gitti. 1960 yılında okuldan mezun oldum, 1961’de evlendim.

 

“Eşimle tıp balosunda tanıştık”

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

Eşim göz doktoru ama biz okuldan tanışmıyorduk. Kıbrıs’ta o zamanlar balolar olurdu. Biz Tıp Balosunda tanıştık. O beni görüp beğenmiş. Sonra aracı koydu. İki ay nişanlı kaldıktan sonra evlendik. Bu arada devlete girmek için müracaat etmiştim. Mülakattan iki gün önce nişanlandık. Mülakata girdiğimde bana mesleğimle ilgili bir şey sormadılar. Hasan’ı (eşi) methettiler ve eşim benden önce işe alındığı için “bir evden iki kişi olmaz” diyerek beni almadılar. Her olmayan işte bir hayır var derler. Çünkü o zaman iki kişi alınacak, bu iki kişiden biri Baf’a gönderilecekti. Belki beni de o zaman Baf’a gönderebilirlerdi. Ben özel kliniğimi açtım. 1962’de büyük oğlum Güvenç doğdu. 1963 yılında olaylar çıktığında Kumsal bölgesinde oturuyorduk.

 

“Binbaşı Nihat Beylerle komşuyduk”

Alayın dişçisi İlhan ve eşi Cihan benim sınıf arkadaşlarımdı. Onlarda Kumsal’da Ermeni bir ailenin evinde oturuyorlardı. Altta Ermeni ev sahipleri, üstte Cihan’lar kalırdı.  Binbaşı Nihat İlhan Beyler de komşumuzdu. Diş hekimi olan arkadaşım Cihan’ın sekiz yaşında bir kızı vardı ve 8 aylıkta hamileydi. 24 Aralık günü bana geldi. “İlhan nerede” dedim. “Alarm var, kampta kaldı” dedi. Ben “kızı al gel” deyince “Rumlardan mı korkacağım” dedi ve eve gitti Cihan.

 

“Ermenilerin saldırıdan haberi vardı”

İlk silahlı çatışma bizim evin ilerisinde başlamıştı. Böyle bir şey yaşanacağını tahmin etmek mümkün değildi. Ben silah seslerini duyunca polisi aradım. “Silah sesleri geliyor” dedim. Polis bana hiçbir şey sormadan, hiçbir bilgi almadan telefonu kapattı. Anlaşıldı ki bu planlı bir saldırıydı.

 

“Rumlar Doktorun eşini ve çocuklarını katlettiler”

Eşimi aradılar, hastaneye gitti. Evden çıkarken bana dışarı çıkmamamı tembih etti. Daha sonra bitişikteki komşum bana eşimi sordu, “Hasan işe gitti” dedim. Büyük olaylar yaşanacağını düşünen Türkler o gece evlerini boşaltıyordu. Benim yalnız olduğumu öğrenen komşumun içine sinmediği için “Sizi de götüreyim. Yalnız kalmayın” deyince ben de çocuğumu alarak kliniğimin bulunduğu yere gittim. Ertesi gün gazeteden Alayın dişçisinin eşinin ve Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ile çocuklarının öldürüldüğünü öğrendim. “Cihan’ı niye almadım” diye üzüldüm, çok ağladım. Aradan bir ay kadar geçti Cihan’ın eşine rastladım. Bana “Cihan’ın selamı var” deyince nasıl sevindiğimi anlatamam.

 

Lefkoşa’nın içinde hapis gibiydik

Meğer Ermenilerin bu saldırılardan haberi varmış ve Rumlar ayırt edebilsin diye kırmızı ışıkla aydınlanıyorlarmış. O aile Cihan’ı sevdiklerinden evlerine almışlar. Rumlar da yukarıda kimseyi bulamamış, Ermenilerin evlerine bakmadıkları için Cihan’ı görmemişler. Bugünkü dükkanların arkasındaki yer Kanlı Dere dedikleri yerdi. Rumlar yakaladıklarını da derenin karşı tarafındaki hapishaneye götürmüşler. Biz iki üç ay evimize gidemedik. Daha sonra asayiş düzelir gibi olunca evimize geri döndük ama Lefkoşa’nın içinde hapis gibiydik. Evimiz Kumsal’da, kliniğimiz Arabahmet’teydi.

 

“Rum bize benzin vermezdi”

Kliniğe giderken küçük bebeğimizi de yanımızda götürüp getirdik. Rum bize benzin vermezdi. Haftada ancak iki galon benzin alma hakkımız vardı. Onun da bir galonunu teşkilata verirdik, kalan bir galonu harcamaya korkardık. Çok sıkı, çok zor günler geçirdik. 1967 yılında ikinci oğlumuz doğdu. O dönemde Erenköy olayları baş gösterdi. 1969’a kadar Lefkoşa’ya giriş kapısı kapalıydı. İnsanlar barikatlarda beklerdi bir yere gidebilmek için.

 

“Rumlar baskın yapacak korkusuyla giyinik yatardık”

Korku dolu günler yaşadık. Rumlar baskın yapabilir korkusuyla her gece giyinik yatardık. Her silah sesinde ödümüz patlardı. O dönem Kıbrıslı Türkler için direniş çok önemliydi. Birlik beraberlik vardı. Herkes üzerine düşeni yapardı. Biz de her gelen hastaya bedava bakıyorduk. Uzun süre bedava çalıştık.

 

Soru: Rumlar Kıbrıs sorununun 1974’de başladığını söylüyor. 74 öncesi her şey güllük gülistanlıkmış gibi anlatıyorlar. Bu yaşadıklarınız ışığında Rum’ların söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kıbrıs sorunu elbette 1974’te başlamadı. 1963’te olaylar başlamıştı. Düşünün 1963 yılında doğan Türk çocuklarını Rumlar kayıt altına almadı, pasaport vermedi. Benim eşim Genel Hastane’de göz doktoruydu. Aralık olaylarından sonra hiçbir memur o taraftaki işlerine gidemedi. Kimse maaş alamadı. Her şey düzgündü de niçin maaşlar ödenmedi? Ve bu direniş yıllarında herkes, istisnasız olarak, doktoru da kapıcısı da 30 Kıbrıs Lirası alırdı. Bayan memurlar 15 Kıbrıs Lirası’na çalıştı. Eğer 1974 yılında başladıysa herkesin işine devam ediyor olması lazımdı. Maaşlar Türkiye’den gelirdi. Uzun yıllar bu maaşlara çalıştık ama o zaman insanlar şimdiki gibi değildi.

 

Sandıktan çıkan ilk kadın vekiller

Soru: Siyasete nasıl girdiniz?

UBP’nin kuruluşundan itibaren partinin her kademesinde görev yapmıştım. Aldığım her görevi de başarılı bir şekilde yerine getirmeye çalıştım. Parti çevresinde tanınan bir kişiydim. Çocuklarım okuldayken okul aile birliklerinde başkanlık, asbaşkanlık yaptım. Kültür Derneğinde, Verem Savaş Derneğinde çalıştım. Dolayısıyla hekim olmam ve bu tür faaliyetlerde yer almam dolayısıyla sosyal ilişkilerim çok iyiydi. 1990 yılında o zamanki parti genel başkanı Sayın Derviş Eroğlu, beni kendi kontenjanından Lefkoşa Milletvekili adayı yaptı ama kontenjandan aday olmak, seçilmek anlamına gelmiyor. Kontenjanın avantajı ön seçimlere girmemeniz. Ben de o yıl Mağusa’dan Ruhsan Tuğyan hanımla- halktan aldığımız oylarla- seçimi kazandım. Ruhsan Hanım da Derviş Bey’in kontenjanından girmişti. Seçimle gelen ilk kadın vekiller biz olduk çünkü bizden öncekiler atanmışlardı. İlk sandıktan çıkanlar biziz.

 

“Aile Yasası’nı geçirdik”

Ruhsan hanımla Meclis’e girdikten sonra kadınlara yönelik bir ayrımcılık var mı diyerek tüm yasaları inceledik. Ayrımcılık yoktu ama aile yasası eski bir yasaydı. O yasanın değişmesi için Başbakanla görüştük. Aile yasası toplumun her bireyini ilgilendiren bir yasaydı ve kökten değişmesi gerekiyordu. Gelişen, değişen bir dünyada çağın gerisinde kalan yasalarla yola alamayacağımızı bildiğimizden UBP olarak aile yasası üzerinde çok çalıştık. Birkaç taslak hazırladık. Hukukçuların görüşlerini aldık ve neticede yasa bir olgunluğa erişti. Ondan sonraki dönemde ben milletvekili olmadığım için Ruhsan Hanım bu yasayı sivil toplum örgütleriyle tartıştı, değişik kesimlerin fikirleriyle son halini alan yasa Meclis’ten geçti.

 

“En önemli sorun boşanmalardı…”

Soru: Yasadaki en büyük eksiklik neydi?

Boşanmalar uzun sürebiliyordu. İte kaka yürüyen evlilikten bireylerin fazla bir istifadesi, olmaz, çocuklar üzerinde de iyi bir etki yapmaz diye düşünüyorduk. İkincisi ise nafaka konusuydu. Eşiniz sizi kapının önüne koyarsa, hiçbir hak iddia edemezdiniz. O yüzden kadınlar ya tüm sıkıntılara göğüs gererek evde oturacak ya da beş parasız kapıda kalacaktı. En çok üzerinde durduğumuz aile birliği içinde edinilen malların eşit paylaşımıydı. Örneğin evlenmeden önce anne babamdan edindiğim mal benim, evliliğimiz esnasında edindiklerimiz ortaktı.

 

“Türkiye bizden sonra geçti”

Türkiye “evlilik birliği içinde edinilen malların eşit paylaşımı” yasasını bizden sonra getirdi. Türkiye’den gelen kadın örgüt ve kuruluşları, “bu bizde bile yok” demişlerdi.

 

Soru: Meclis’te kadın olmanın zorlukları var mı? Onca erkek arasında sesinizi duyurmakta zorlandığınız oldu mu?

Milletvekili olan kadının mücadeleci, sabırlı, kararlı olması ve istemesini bilmesi lazım. Ve istediğini de kopararak alması… Bu noktada benim bir sıkıntım olmadı. Şimdiki gibi değildi Meclis. İnsanlar daha saygılıydı.

 

“Ünverdi’ye yapılan çok çirkin bir hareket”

Şimdi Meclis’te çok çirkin olaylar yaşanabiliyor. Geçtiğimiz gün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Şerife Ünverdi’ye yapılan hareket ne taraftan tutarsanız tutun kabul edilir bir şey değil. Dil temizliği diye bir şeyin olması lazım. Eleştirebilirsiniz ama belli sınırlar içinde. Seçtiğiniz sözler hakaret içermemeli. Çok çirkin, çok kaba bir hareket.

 

Soru: Sizin zamanınızda böyle olaylar yaşanmadı mı?

Bizim dönemimizde muhalefet milletvekilleri çok azdı. UBP’nin 40 milletvekili vardı. Muhalefet partilerinin hepsi birleşerek seçimden önce DMP diye bir parti kurdular. Dolayısıyla hepsi birleşince sisteme göre seçimi kaybettiler. Çok az bir vekil girebildi. Kazananlarda boykot ederek Meclis’e gelmediler. Bir süre sonra ara seçim yapıldı ve ara seçimi de UBP adayları kazandı. Yani böyle olaylar yaşanmadı.

 

“Çok büyük bir acı”

Soru: Unutamadığınız anılarınız var mı?

Hayatımın en acı günü büyük oğlumu kaybetmemdir. Bu acıyı hala yaşıyoruz. Üç oğlumuz vardı. Büyük oğlumuzu ilkokuldan sonra yatılı olarak İngiltere’ye gönderdik. Parlak bir öğrenciydi. İngiltere’de tıp fakültesine girmek çok zordur ama çok başarılıydı oğlum. Önce Londra Üniversitesi’ne girdi. Pre klinikten sonra kendi üniversitesinin bursuyla anatomi degreesi aldı. Bu degreeyi iyi dereceyle aldığı için profesörler CambridgeÜniversitesi’ne transfer olmasını istediler. Hatta formu da hocası doldurdu. Oradan mezun olduktan sonra cerrahi ihtisası yaptı. Oxford’da bir yandan tıp öğrencilerine anatomi dersi verdi, bir yandan da cerrahi ihtisasını yaptı. Daha sonra Leeds’de beyin cerrahisi ihtisasına başladı. Maalesef İngiltere’de geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetti. 26 yaşındaydı hayatını kaybettiğinde… Bunun üzüntüsü hala içimizde. Çok büyük bir acı.

 

“Diğer çocuklarım…”

Çocuklar arasında ayrım yapmadık, diğer oğlumuzu da aynı okula gönderdik. O da diş hekimidir. Londra’da BBC’nin diş doktoru oldu. BBC’nin bütçesinde kısıntıya gidince maaşları düşürüldü. O yüzden kendisi klinik açtı. Kliniğinde 10-12 kişi çalışıyor. Küçük oğlumda parlak bir öğrenciydi. Londra Üniversitesi’nde coğrafya okudu. Mezun olduğunda yaşı küçüktü. Bu kez de hukuk okumaya karar verdi. Şimdi Londra’da avukat olarak çalışıyor. Aynı zamanda diplomalı kaptandır. Oğullarımın ikisi de Londra’da yaşıyor. Biz eşimle yılın iki-üç ayını Londra’da, üç ayını da Alanya’daki yazlık evimizde geçiriyoruz. Orada komşularımız dostlarımız var. Hayatımız böyle sürüyor.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ