13 Aralık 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Gocunmak olmaz!
24 Nisan 2011 Pazar 15:31

Gocunmak olmaz!

Maliye ve Ekonomi eski bakanlarından Salih Coşar dayatma olduğu savunulan ekonomik paketi ve Türkiye’ye tepkileri yorumladı….

HABERDAR- HABER MERKEZİ

 

Salih Coşar, Kıbrıs Türk Siyasi yaşamının önde gelen simalarından, özellikle ülkede en uzun süreli Ekonomi ve Maliye Bakanlığını yapmış bir isim Çoşar, yıllarca UBP’nin çeşitli katmanlarında görev yapan Coşar, bir dönem gelmiş bu partiden ayrılıp DP’nin saflarına geçmiş ve bu çatı altında siyasi yaşamını sürürmüş ta ki siyasetten emekli oluncaya kadar.

 

Salih Coşar, biz habercilerin çok sevdiği bir isim neden mi çünkü Coşar, deyim yerindeyse “gözünü budaktan sakınmayan” bir şahsiyet. KKTC siyasetinin ve elbette siyasetçisinin bugün içinde bulunduğu durumu mercek altına almaya karar verdiğimizde aklımıza ilk gelen isimlerden biri oldu Salih Coşar, konuk olduğumuz evinde oturup uzun uzun konuştuk Kıbrıs Türk Siyasi yaşamının dününü bugününü. Salih Coşar’ın anlattıkları aslında belli bir kuşağın çok iyi bildiği ama dillendirmekten çekindiği gerçekler. Bu noktada lafı aslında daha fazl uzatmaya gerek yok diyerek Salih Coşar’la yaptığımız bu keyfli bir o kadar da düşündürücü sohbetle başbaşa bırakalım siz değerli okurları...

 

Efendim, öncelikle Kıbrıs Türk siyasi yaşamına baktığımızda 1976’da UBP’nin de kurulmasıyla çok partili bir yapıya bürrünmeye başladık mı diye sormak istiyorum.

 

Bu belki doğru bir ifade ancak öncesi de var, Cemaat Meclis örneğin bu bir oluşumdu. Yerel yönetimler var, belediyeler var, Türkler ayrı Rumlar ayrı seçimler var. Onun dışında bizde partileşme demiyeyim ama gruplaşma var. Bu da 1960’lara yani Kıbrıs Cumhuriyeti’ne kadar dayanır. 1960’ta malum hem Temsilciler Meclisine seçim oldu hem Türk Cemaat Meclisi’ne. Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’na göre. Şimdi o seçimlerin yapıldığı dönemde partileşme diye bir şey yoktu. Yaşananlar tamamen gruplaşmadır bana göre. Belli bir hedef yahut belli bir sembol, belli bir düşünce yapısının etrafında toplanma var ama, bu düşüncelerde sağ sol diye bir kavram, ayrım bizim toplumumuzda olmadı. Yani bu yıllarda böyle bir şey yoktu bizim toplumumuzda. Kişiler vardı yani belli kişilerin şemsiyesi altında toplanma vardı. Yani yoksa emekçi kesim bir araya geldi sosyalizmi savunuyorlar gibi yahut böyle bir şey yok. Rum tarafında komünistler vardı örneğin, komünist parti vardı. Bizde ise böyle bir oluşum gerçekleşmedi hiçbir zaman.

 

 

Yani Kıbrıs Türkü’nde o dönem için ideolojik bir yaklaşım söz konusu değildi?

 

Evet 60’lı yıllarda yoktu. O dönemde Rum tarafında faliyetlerini sürdüren Rum işçi sendikaları olayı vardır. O sendikalara üye olan Türkler de vardır. Ama dediğim gibi bizim 60 seçimimizi etkileyecek bir düzeni ben hatırlamam.

 

 

“Partileşme değil gruplaşma vardı”

 

63’te herhalde bir kesinti sözkonusu Kanlı Noel ve tabii ki ayrılık...

 

Yukarıda atıfta bulunduğum gibi 60’ta seçilenler 1970’e kadar görevlerine devam etti. Buna kesinti diyemeyiz. Kesinti iki tarafın ayrıldığıyla alakalıdır.Rumlar, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni devam ettirdiler biz ise kendi bölgemizde kendi yönetimimiz altında yaşamımızı sürdürdük. O döneme ait en önemli unsur aslında TMT’nin ortraya çıkmasıdır. Bayraktarlık, Sancaktarlık gibi unsurlar doğal olarak hayata geçti ve elbette süreçte söz sahibi de oldu, gerçi bir komite oluşturulmuştu o zaman da ancak söz sahibi elbette TMT oldu.1988’e kadar bu böyle gitti.

 

 

1968’de ne oldu efendim ?

 

1968 Mart’ından itibaren dolaşım serbestliği ilan etti Rum tarafı Kıbrıs Cumhuriyeti adına. Ama biz Lefkoşa’ya bakalım. Kendi kontrolümüz altındaki bölgeye, Rum’un gelmesini yasakladık. Ama biz geçerdik sürekli. Mesela ben Baf’lıyım buradan çıkıp Baf kasabasına gider gelirdim, Girne’ye gidebilirdim, Larnaka’ya gidebilirdim. Ama biz Rum’u sokmadık içimize. Ama Lefkoşa’dan Girne’ye gidebilirlerdi kendi kontrolleri altınaydı o bölge. Lapta’dan, Değirmenlik’ten gidebilirlerdi. Sadece burda önemli bir unsur var o da Girne yolunu kullanmak için mutlaka BM eskortu gerekliydi, yani o yolda eskortla gidip gelirlerdi.

 

 

“Merkez otorite Cemaat Meclisiydi

 

Fiili ayrılığı az önce anlattınız, bu noktada siyasi şekillenme ve otoriteyi biraz daha netleştirirsek, TMT önemli bir unsur ancak biz siyasi yapı olarak nasıl yönetildik?

 

Cemaat Meclisi merkez otorite oldu, buradan da bölgelerdeki yerel otoritelere ulaşıldı. Bu daha önceleri pek olanaklı değildi, çünkü bölgelerde henüz böyle bir yapılanma sözkonusu değildi. Örnek verelim, Bafta bir otorite oluşturuldu, Mağuda’da öyle Baf’ta öyle, bu bölgelerde askeri yapı güçlendirilip merkezle iletişim sağlanırken, vatandaşın eğitimi sağlığı gibi güncel konularda ise bölgedeki insanlarımız sivil otorite olarak görevlendirildi, yani yapılar her anlamda kurumlaşmaya başladı. Ulaşım üzerindeki yasaklar da kalktığı için Lefkoşa’dan bir müfettiş gidip o bölgedeki yapıyı kontrol edebilir bir noktaya geldi.

 

 

Ve 1970’e geliyoruz, burda bir CTP’nin kurulması olayı var bir de seçimler elbette bunları nasıl değerlendirmek lazım?

 

1970’te yapılan seçimlerde de aslında yine ortaya çıkan bir ideoloji olmadı, burda da esas olan gruplaşmalardı yani siyasi bir düşünceden öte gruplar arası çekişme demek daha doğru sanırım bu sürece. O dönemde Cumhuriyetci Türk Partisi’ni kuran ekibe baktığınız zaman bu insanlar sağ görüşü savunan vatandaşlardı. Gerçek olan bu insanlarımızın mevcut yönetimele itilafları olmasıydı yani bu hariketler tamamen kişisel tepkilerdi, yani ideolojik bir yaklaşım, bir hedef program böyle birşey yoktu.

 

 

“Siyasi düşünce farklılıkları 70’lerde başlar”

 

Bu süreç nereye kadar böyle gitti?

 

Bu noktada, 1974 Barış Harikatı sonrasına bakmak lazım. 74 harekatından sonra malum 75 Şubat’ında Kıbrıs Türk Federe Devleti oluştuktan sonra biliyorsunuz Kurucu Meclis kuruldu. Kurucu meclis oluşurken sivil örgüt temsilcileri ve 1960 Türk Cemaat Meclisi ve Temsciler Meclisi’nde seçilenler kendini Kurucu Meclis’in içinde buldu, artı çeşitli örgüt temsilcileri, kurum, kuruluş temsilcileri. O zaman sendika değil di tabii birlikti. Öğretmenler Birliği, Tabipler Birliği, Eczacılar Birliği gibi. Burda önemli olan ve az sonra gündeme getireceğimiz, siyasi ve ideolojik şekillenmeye yön verecek kimi arkadaşların artık yavaş yavaş Türkiye’deki tahsillerini tamamlayarak yurda dönmeleri siyasi yapının içinde yer almalarıdır. Toplumun içinde siyasal düşünce farklılıkları 70’te başlar. Çatışmalar, yarışmalar, istifa ettirmeler, müdahaleler bu dönem başlar. Yönetim müdahale etmeye başlıyor.

 

 

Ve 1974, yeni bir süreç yeni bir bölge ve elbette yeni bir siyasi yapılanma şekli ne dersiniz ?

 

Harekatın ardından artık partileşme, farklı düşünce grupları ve örgütler ortaya çıkmya başlıyor.Bizde çoğulcu parlamenter sistemi ortaya koyabilecek, harekete geçirebilecek durum 75-76 yıllarında tam anlamıyla başladı diyebilirim. Bu dönemde hem Kurucu Mecliste hem dışarıda gruplaşmalar yaşanıyordu. 76 seçimlerine geldiğimizde bu seçimlere artık grup değil parti olarak girme sözkonusu oldu. 76 Anayasa sıyla ülkemizde ilk kez çoğulcu parlamenter sistem için seçimi yapılıyordu. Bu seçimde ağırlık sağdadır. Çünkü sol yeni başlamıştır, henüz teşkilatlanamamıştır. Yani başlangıç olarak 1975’i ele alırsak görürüz ki 75’ten 2004’’e kadar 30 yıllık bir süreçte yüzde 65-70 sağ, 30-35 sol oylar biçiminde bir dağılım gerçekleşmiş. 2003 Aralık Genel Seçimlerinde ise istisna bir durum yaşandı ve oylar Sol cepheye kaydı. Bu değişikliğin nedenleri tartışılabilir. Bu nedenlerde bana göre en büyük etkenlerden birisi de Annan Planı’dır. Annan Planı’na doğru yaklaşımdır. Çünkü o tarihe kadar siyasi duruma basktığım zaman çözümsüzlüğün verdiği bir yorgunluk var toplumda. Değişmeyen yönetime karşı oluşanların büyük etkileri var. İlginç olan bir başka tespitim var benim o da , KKTC’de siyasi tutumlar ekonomik duruma göre şekillenmemiştir. İlginç olan, kırsal kesim ve işçi kesiminin, esnaf kesiminin büyük bölümü sağa oy veriyor. Memur ve öğretmenin büyük bir bölümü ise sola oy veriyor. Enteresan olan budur. Yani üniversitede okuyanlar dünyadaki değişiklikleri, ideolojik yaklaşımları takip eden zümre soldan yana. 1974’ten sonra üniversite mezunlarının toplum içindeki sayıları artmaya başlar. Gelişme başlar. Bununla birlikte devletçi bir ekonomik yapı tercih ediliyor. Bu anlamda devlet ekonominin her konusuna müdahale ediyor.

 

 

“Sağ iktidarda sol düşünce şekli uygulandı”

 

Yani Sol idolojinin temel unsurlarından biir gündemde öyle mi?

 

Evet ama sağ uyguluyor işte bu yöntemi. Enteresan olan bu. Sağ iktidarda sol düşünce şekli uyguluyor. Bu sağ hükümetler devlet ekonomisinin her konusuna müdahale ediyor. Kitler kuruluyor, Kamu Kuruluşları kuruluyor. Ve devlette çalışanların sayısı hergeçen gün artıyor. Bu modeli yaratan 74 barış harekatından sonraki ortam ve Türkiye’deki durumun ithal edilmesidir. Hem Türkiye’den ithal ediyoruz hem deortam bizi zorluyor. Çünkü Rum’dan kalan onlarca tesis ne olacak bunu kim yapacak? Nasıl yapacak? Bizim bir deneyimimiz yok. Bir de nüfus aktarımı da sözkonusu. İşçiye ihtiyacımız var . İşçi ithali diye başladı olay. Başlangıç o, ama biz o ortamda mecburen KİT’leri kurduk, Kamu Kurumlarını kurduk. Türkiye’Den devletçi ekonomiyi ithal ettik. Devlet olarak hem devlette istihdamı arttırdık hem dei devletin müdahalesini arttırdık. Kime? Ekonomiye. Bana göre Kıbrıs Türkü’nün övünç kaynağı olarak taktim edeceği bir gelişme var o da, Kıbrıs’ta 1975 Anayasasının ifade ettiğii özgürlükler ortamıdır. Kıbrıs Türk’ü sSndikalaşıyor. Toplu sözleşme konularında örgütleniyor. Bu güçlü sendikalaşma devletin bütün olanaklarını elinde tutan yönetim sermaye kesiminin de desteğini alıyordu. UBP,i 81 seçiminde parlamentoda çoğunluğu kaybetti. Düşünebilirmisin devletin bütün gücü senin elinde, sermaye seni destekliyor ve 81 seçiminde çoğunluğu kaybediyorsun. Karşı tarafta ne var? Sendikalaşma var, örgütlenme var, emekçiye yakınlaşma var. Emekçiler daha çok örgütlenmişti o dönemde. Burda i ifade etmemiz gereken gerçek şu ki , yapısal reformların yapıldığı dönem 81- 93 arasındaki dönemdir. Bu dönemde ekonominin kayıt altına alınması için büyük gayret sarfedilmiştir. KKTC Merkez Bankası kurulmuştur. Bankacılık ve finans konularında düzenlemeler yapılmıştır. Üniversitelerin kurulması ve denklik meseleleri, altyapı sorunlarının halli gibi konularda değişiklikler bu dönemde yapılmıştır. En önemli değişiklik ise ,Sağın en büyük partisi UBP bu dönem yönetimdedir ve liberalleşme, küresel ekonomiye geçiş, özelleştirme gibi hareketlerle bu parti merkez sağdan, merkeze doğru bir yakınlaşmay başlar. Artı Toplu Sözleşme Hakları, Eşel- Mobil sistemi, Asgari Ücretin vergiden muaf tutulması, Emeklilik haklarının zenginleştirilmesi gibi konulardaki düzenlemeler yine bu dönem içinde hayata geçirilen unsurlardır.Yapılan bu düzenlemeler sabit gelirli çalışanların yüksek enflasyon karşısında soluk almaları ve korunmalarını sağlamıştır. Bu sözleşmelerin iyileştirilmesiyle ülkede iç barış sağlanmış ve orta direk enflasyona karşı korunmuştur.

 

 

Bu noktada 1981’de UBP içinde birtakım kopmalar oldu bu siyaseti nasıl etkiledi ?

 

1981 seçimlerine girerken sağın güçlü birkaç ismi UBP’den ayrıldı parti kurdu. Nejat bey, İsmet Kotak bey gibi bir de Türkiye’den gelip parti kuranlar vardı. Onlar da seçime girdi. Yani sağda bölünmeler partileşmelere rağmen sonuçta bu seçimde de oyları yine sağ aldı.

 

 

“2003’te sol zengin bir dönemde iktidara geliyor”

 

Geliyoruz 2003’e artık sağ adına ülkede birtakım şeyler değişiyor Sol yükseliyor bunu neye bağlamak gerekir ?

 

Sol zengin bir dönemde iktidara geliyor. Buna zengin bir dönem derim. Neden zengin bir dönem derim Annan Planı’nda biz evet dediğimiz için, Rumlar hayır dediği için dış talep artıyor bu ülke için. Dış talep 2003’e kadar yok. Ne zaman artıyor bizde? Referandumun gündeme gelmesiyle. Dış talep açılıyor, inşaat sektörü patlıyor. Zenginleşme başlıyor. 2004,2005,2006 üç yıl bu böyle devam etti. Üç yıl sonra sonra duraklama başladı. Bu dönemde ilginç olan parlamenter sistemi ve anayasa delindi. Biliyorsunuz 2003’te azınlık hükümetiyle memleket yönetilmeye çalışıldı ta ki 2005’e kadar. Bir süre bir koalisyon devam etti. Ayrılanlar oldu 23 kişiyle devam edildi. Azınlık hükümeti idare etti bir dönem. Bu çok enteresan. Koalisyona gidelim denmedi. Hükümet kurulurken başta Anayasa delindi, seçme seçilme hakkı olmayanlar dıştan bakan yapıldı. Bunun hesabını da kimse sormadı. 2005 seçiminden sonra da enteresan olaylar var. Biliyorsunuz UBP’den ayrılan milletvekilleri yeni bir parti kurdu ve CTP’nin hükümet ortağı oldu. Bu gelişme karşısında UBP ve DP parlamentoya girmemeye başladı. Parlamento boykotu başlıyor. Bu boykot 20 küsür ay devam etti. Şimdi düşünebilir misiniz bir parlamentonun üyeleri parlamentoyu boykot ediyor, aylarca dışta duruyor. Ve yönetimi elinde tutanlar Anayasaya rağmen hiçbirşey yapmıyor. Anayasayı deilyoruz biz. Burada bir sıkıntı var ve kimse müdahale edemiyor. Yaşadık bunları malesef. Kimse müdahale etmeden bu memlekette 20 küsür ay anayasa delindi. Milletvekilleri boykot yapmıştır, sokaktadır, Parlamentoya devam etmemektedir. Bu iç tüzüğe aykırıdır, anayasaya aykırıdır ancak hiçbir tedbir alınmamıştır. Ara seçim yapılmadı. Ne zamana kadar? 2009 Nisan’ına kadar. O da erken seçimdi. 2010 beklenmedi. Ekonomik şartalr gündeme getirilerek soralım vatandaşa denildi. 2009’da erken seçim yapıldı. Ama bu 2005’ten 2009’a kadarki süreçte 22 aya bakarsanız resmen bu hukuk devletinde hukuk çiğnendi. Bunları konuşan yok, tartışan yok, müdahale eden yok. Bu koltukta oturuyorum, istediğim gibi yürütürüm denildi.

 

 

Biraz daha yakın zamana gelirsek...

 

2009’da seçim yapıldı UBP çoğunluğu buldu 26’yla hükümeti kurdu. Bir de tabi Cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme gelince azınlığa düştü. Azınlığa düşüldüğünde koalisyon denemesi gerekirken yine ne yapıldı? Transfer yapıldı.

 

 

Bugünün yaşananları DP’nin 8’ler hareketiyle bağdaştırmaya çalışanlar var?

 

Yok o farklıydı, o idareye karşı yapılmış bir hareketti o. İhraç vardı aslında orada. Disiplin kurulu ihracı vardı. Bugün nedir yapılan? Bugün görebildiğimiz kadar başlangıçta hükümette bir değişiklik oluyor parti içi kişisel, parti içi grupların yarattığı bir itilaftır.

 

 

Bu Ne kadar şık bir olay?

 

Basından takip ettiğimiz kadarıyla bitti bu olay. İstifa etmeyeceklerine göre, olmayacağına göre. Bir takım tartışmalardan sonra heralde herkes tatmin edilecek ve herkes devam edilecek diye görüyorum ben. Uzu vadeli sıkıntı yaratmayacağını düşünüyorum. Geçmişte örneklere baktığımızda DP hariç UBP içinden çıkan diğer partilerin çok başarılı olamadığını görüyoruz. Böyle örnekler de var. E tabi şimdi yılların partisini düşünün. Kemikleşmiş bir oy potansiyeli var. O potansiyel biraz azalabilir biraz çoğalabilir ama yine de dimdik ayaktadır.

 

 

Bir de bizim toplumun bir bakış açısı var o da biz hep güçlüden yana tavrımızı koyarız sandıkta şeklinde ne dersiniz ?

 

Genelde zaten bizim demokratik düzenimize baktığımız zaman ideolojik konular, programlar pek işlemiyor. İşleyen nedir? Güçlünün yanında olmak. Bu bir gerçek. Güçlü de güçlülüğünü nereden alır? İktidarda olduğunuzda güç sizin elinizde olur. İktidarın gücü sizi ayakta tutuyor.

 

 

“Gocunacak bir durum yok”

 

Son noktada şöyle bir analiz istesem nasıl değerlendirirsiniz? Türkiye’yle bugüne kadar getirdiğimiz yapıdada bir takım sorgulamalar başladı. Bir takım rahatsızlıklar var, şikayetler var, ilişki biçimlerinden söz ediliyor. Projelerimle kendi ayaklarım üzerinde duralım, kimse beni hakir görmesin gibi ?

 

Dünyada böyle bir sistem yoktur. Dünyada daima bağımlılıklar vardır. Mesela IMF’ye olan bağımlılıklar, AB’ye üye ülkelerin merkeze bağımlılığı. Bu bağımlılıklar devam ettiği sürece elbetteki size yardımcı olan, sizi iflastan kurtaran bir güç bir düzen varsa elbetteki bu sizi yönetecektir. İşte bugün AB üyesi Yunanistan, İrlanda, İzlanda, Portekiz, İngiltere ‘deki sıkıntılar. Bütün bu ülkeler IMF’den yardım alıyor. İspanya bugün kuyruktadır. Peki 1960’dan geçen yıla kadar Anavatan Türkiye IMF’den yardım alırdı. Bu sürede onun söylediğini yapmak zorunda kaldı. IMF’nin kontorlünden çıkamazdı. Bütçesini o tanzim eder, ekonomik kuralları o koyar çünkü bütçesini o veriyor. Bundan gocunmamalıyız. Çünkü bağımlıyız. Bu bir gerçek. Ne zaman bir protokol yapsak hedef kendi kendimize yeterli olma hedef olarak gösterilir ancak bu bir türlü gerçekleşmez. Türkiye ile olan münasebetlerde bizim izolasyonlar altında olmamıza rağmen Türkiye kapısın daimaı aralık tutuyor, tam anlamıyla açmıyor,. açması lazım aslında. Bizim tek dayanağımız tek güvencemiz anavatan Türkiye’dir. Bu tek dayanak, tek güvenceyi farklı yönlere saptırmak doğru değil. Bugün ülkede bir takım problemler var. Ancak, yanlış yaklaşımlar da var. Geçenlerde bizim gazetelerimizden alınarak Türkiye’de özel kanalda kullanılan bir haberde çalışanların aldığı ortalama aldığı maaş ile emeklilerin aldığı ortalama maaş nedir sorgulaması ve bu maaşlarla İşçilerin aldığ ortalama maaşın mukayesesi yapıldı. Haaberde, emeklilerin aldıkları maaşın ortalamama olarak 4 Bin 150 TL gibi bir rakam olduğu belirtildi. Peki bunu söyleyenlerin amacı neydi? Neyi anlatmaya çalışıyorlar? Emeklinin haksız gelir elde etmek istediğini mi söylemek isterler? Bu, kesinlikle gerçek değil. Bunun hesabı çok basit, herkes bu hesaplamayı yapabilir. 12 bin 700 emekli var. Bu sayının içerisinde memur emeklileri 10 bin 849’dur. Mücahit emeklisi var, belediye emeklisi var, başka şeyler de var. Ayda ödenen para 33 milyon küsürdür. Bu konuda yorum yapaanlara ithaf etmek isterim. Bu basit bölmeyi yapsınlar. 33 milyon’u 12 bin 700’e bölsünler. Emeklinin ortalama aldığı maaşın 2 bin 600 TL olduğunu bulsunlar. Yüksek emekli maaşı alan üst kademe yöneticileri ve siyasiler ve yargı çalışanlarıdır. Bunların sayısı da 335’tir. Üst kademe yönetiminden emekli olan 629 kişidir. Binlerce kişinin yüksek emekli maaşı yoktur. Sayılar bunlar. Bunları incelemeden bu işin envanterine bakmadan herkes konuşur. Bu da çok sağlıklı değil. Rakamlar yalan söylemez. Gerçek ortadadır. Şimdi ne oluyor, bu ülkede bir sıkıntı var. Dünyada bir kriz var. 2008 Eylül’ünden beri devam ediyor. Amerika sarsılıyor, AB ülkeleri sarsılıyor, Güney Kıbrıs sarsılıyor, bizim tedbir almamız gerekir. Bugüne kadar yaptığımız yanlışlar yokmu? Var. Sosyal güvenlik sistemlerinde yanlışlar yaptık. 2002’de maaş sistemimizde büyük yanlış yaptık. Nedir bu yanlış? Eşel- mobilden gelen tahsisatı konsolide ettik. Yaptığımız protokolde konsolideye ilaveten bir önceki yılın gayri safi milli hasıla artışı kadar bir sene evvel kaç ise o artış kadar artış vermeyi kabul ettik. Bu uygulamadan sonra 2003’ten 2006’ya kadar memur maaşları kamu görevlileri maaşları Euro bazında yüzde yüz üç artmıştır. Yani ikiye katlandı. Kendi kendine katlanmadı. Biz yanlış uygulama yaptık. Bu uygulamaya Ankara da evet dedi. Şimdi tedbir elbetteki alacağız ama makul olacağız. Bir anda düğümü Demokles’in kılıcı gibi, büyük İskenderin kılıcı gibi kesemeyiz. Zaman içinde yavaş yavaş olacak. Bugün ülkemizde bana göre en büyük sorun. Ortada bir paket var. Halbuki bu paket iki taraf bürokratları tarafından yapılmıştır. Bir taraf geri çek diyor, öbür taraf çekmem otur konuşalım diyor. Ortada bir uzlaşı kültürü yok sorun da burada zaten.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ