20 Kasım 2017 Pazartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Evden kaçmayayım diye kapıya 7 kilit  taktılar”
04 Mart 2012 Pazar 12:25

“Evden kaçmayayım diye kapıya 7 kilit taktılar”

Bu hafta Haberdar’a konuk oldu Tahsin Ertuğruloğlu, hayatının en bilinmeyen hikâyesiyle…

Yurdagül BEYOĞLU

‘Kendinizi tanıtır mısınız’, ‘unutamadığınız anılar’ sorusunu sevmiyorum nedense. “Neler yaşadınız, neler sizde iz bıraktı” desek yetecek. Kişi anlatmaya başlayınca farkında olmadan en unutamadıklarını anlatıyor zaten. Bizim en çok duymak istediklerimizi…

Bu haftaki konuğumuz DGP Genel Başkanı Tahsin Ertuğruloğlu. Sakin ve halk deyimiyle efendi bir kişiliğe sahip olan Ertuğruloğlu, nenesinin evine kaçmasını engellemek için kapıya 6-7 kilit takılan bir çocukmuş aslında… Haylazlığından değilmiş kaçışı… Nenesinin evinde doğduğundan alışamamış yeni evine.

Ailenin “doktor olsun” dileği nedeniyle Beyrut’ta doktorluğa yakın bulduğu eczacılığa kaydolmuş.

Ne var ki gönülde yatan aslan başkaymış…

Makarios yanlısı çok Rum öğrencilerin, “Ecevit daha niye bekliyor? Gelsin artık!” demelerinden, İngiltere’deki günlerine, siyasete atılışından evliliğine kadar her şeyi konuştuk Ertuğruloğlu’yla…

 

Soru: Sizi tanıyabilir miyiz?

1953 yılında Lefkoşa’da doğdum. 2 ablam var. Babam Cumhuriyet zamanında CYTA Telekomünikasyon Dairesi’nde çalışıyordu. 1963 sonrası Lefkoşa Türk Telekomünikasyon Dairesi’ne geçti. Annem ev hanımıydı. İlkokulu problemli yıllarda değişik okullarda okudum. Yenicami, Selimiye, Atatürk İlkokulu. Atatürk ilkokulu’ndan mezun oldum. Surlariçi’nde kalıyorduk. Türk nüfusu Surlariçi’nde yaşardı. Ortaköy’de de Türkler yaşardı ama orası o zaman çok uzak gelirdi gözümüze. Hele Gönyeli, orası daha da uzaktı.  Şimdi birleşti, metropol oldu.

 

“Kapıdaki 7-8 kilidin sırrı”

Ben doğduğumda kendi evimiz yoktu. Nenemin dedemin Laleli Cami’deki evinde dünyaya geldim. 5 yaşına kadarda orada yaşadım. 5 yaşımdayken Surlariçi’ndeki kendi evimize taşındık. Girne Kapısı civarındaydı evimiz. Ama ben her fırsatta evden kaçıp dedemin nenemin evine gidermişim. Dolayısıyla kendi evimizdeki sokak kapısının üzerinde en az 6-7 tane, gittikçe yükselen seviyelerde kilit vardı. Benim boyum yetişip kapıyı açabilecek duruma geldiğimde, kilit biraz daha yukarı çıkarılırdı.

 

“Anaokulundan kaçıp nenemin evine gittim”

Bizim sokakta anaokul vardı. Annem beni alıp anaokuluna götürdü. Kendisi müdüre hanımla konuşurken ben oradan kaçıp nenemin evine gittim. Dolayısıyla anaokuluna göndermedi annem. Problemli yıllardı. Okula ekmek, tereyağı, süt yardımının yapıldığı yıllar ama yinede mutlu bir çocukluk yaşadığımı hatırlıyorum. Aile hayatının çok yoğun yaşandığı o yıllarda mücadelenin pek farkında değildik ancak bir şeyler olduğunu, insanların yoklukla karşı karşıya kaldığının da farkındaydık.

 

“Sokağın bir köşesinde Türk, diğer köşesinde İngiliz Askerleri”

Evimizin bulunduğu sokağın bir köşesinde Türk gençlerin, bir köşesinde de İngiliz askerlerinin olduğu ve aralarında çatışma içinde oldukları günleri hatırlıyorum. 1960’a kadar olan dönem böyleydi. Sonra 1963 hadiseleri başladı. 63’te 10 yaşındaydım. O korku içinde sokakta panikle koşturan insanları, evimize iki ailenin sığınmasını hiç unutmam. Gelen ailelerden biri uzaktan akrabamızdı. Aylarca kaldılar. Kadınlar, çocuklar evdeydi. Erkekler savaşmaya gider, haftalar geçer gelmezlerdi. Sonra bir görünür, tekrar dönerlerdi. O yıllar böyle geçti.

 

“İngiliz Koleji’ndeki yıllar…”

Sonra ilkokuldan mezun oldum. Köşklüçiftlik’te, İngiliz Koleji diye bir okul açılmıştı. Güney’deki İngiliz Okulu’nda görev yapan Türk hocaların kurduğu bir okul. Sınava girdim, kazandım. Sanırım şu an Kızılay Derneği Merkezi olarak kullanılan binada eğitim görüyorduk. Sonra çeşitli farklı binalara taşındık. Surlariçi’ndeki Turizm Bakanlığı’nın karşısındaki binada iken mezun oldum. Bizim okullarda O level’a kadar eğitim verilmesinden dolayı A level için bir yıl da, Rum tarafındaki İngiliz Koleji’nde okumam gerekti.



“Okul müdürü bizi zarar görmeyelim diye odaya kilitledi”

Okulda 6 Türk öğrenciydik. Gerek Rum, gerekse Ermeni arkadaşlarım olmuştu. Ancak genel olarak bize karşı bir dışlamanın olduğunu söyleyebilirim. Rum öğrencilerin Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde, Makarios’a karşı yapacakları eyleme, bizim okuldan öğrenciler de gidecekti. O gün okul müdürü bizi arka odalardan birine kilitlemişti başımıza bir şey gelmesin diye…



“Odadan çıkınca biz de Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na gittik”

Rum öğrenciler geldi, bizim okulun öğrencilerini alıp gittiler. Enteresandır, biz de okuldan çıktık, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın önüne gittik merakımızdan. Oysa hocamız, bize zarar gelmesin diye odaya kapatmıştı!

 

“Amerikan bursuyla Beyrut günleri…”

 

O dönemde AID diye Amerikan bursu vardı. Beyrut Amerikan Üniversitesi’ne yönelik bir burs açıklanmıştı. Ailem, hiç ilgim olmamasına rağmen doktor olmamı istiyordu. O zamana kadar ne olacağımı belirlemiş değildim ama doktorluğu hiç düşünmüyordum. Burslarda bir de eczacılık vardı. Tıbba en yakın bölüm eczacılık… Gerekirse ilerde kayarsın gibi argümanlarla eczacılık bursuna başvurmam sağlandı. Rum Kamu Hizmeti Komisyonu yapıyordu sınavı. O sınavdan ve mülakattan geçtim ve Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi’ne gittim. Eczacılığa hiç ilgi duymadım. Daha çok siyasi olaylar, Kıbrıs meselesine ilgim vardı.

 

“Çocukken yabancı radyoları dinlerdim”

10 yaşımdan itibaren İngilizce dersi alıyordum. İngilizcemin iyi olması dolayısıyla başta BBC olmak üzere, yabancı radyoları dinlerdim. Uluslararası ilişkilere, Kıbrıs meselesine bu ilgim devam edince, eczacılık okumama kararlılığı içinde bu bursu iade ettim. Beyrut’ta bir kuruluşa müracaat ederek, “Amerika’da siyasal Bilimler okumak istiyorum” dedim. TC’deki sağ-sol çatışmalarının olduğu yıllardı. O yüzden Türkiye’ye gitmek, ailemin onay vermediği bir seçenekti. Niye Amerika derseniz, Beyrut’ta tanıştığım Amerikalı öğrencilerin telkini bu noktada etkili oldu. Beyrut’ta sınava girdim. 5 tercih hakkım varmış, tercih belirtmedim. ‘Siz yazın’ dedim.

 

“Rum arkadaşlar ‘Ecevit niye bekliyor, gelsin artık’ diyorlardı”

Ben Beyrut’tayken 1974 Harekâtı oldu. Beyrut’ta Makarios yanlısı çok Rum öğrenci vardı. Kıbrıslı Türk 8-9 kadardı. 20 kadar Türkiyeli öğrenci, 200’de Rum öğrenci vardı okulumuzda. Makarios yanlısı Rum arkadaşlar her gün yanımıza gelip, “Ecevit daha niye bekliyor? Gelsin artık!” diyorlardı. Şaşırtıcıdır ki, harekât gerçekleşsin diyenler harekattan sonra bize karşı oldu. O öğrencilerle olumsuz şeyler yaşadık. Daha önceki tavırlarının samimiyetsiz olduğu ortaya çıktı.

 

“Müracaatın sonucunu beklerken…”

 Amerika’ya yaptığım müracaatın sonucunu beklerken geçici işçi statüsünde, Çalışma, Rehabilitasyon İskan Dairesi’nde işe başladım. Orada arşiv memurluğu yaptım. Bu arada da ilk başvurduğum üniversiteden kabul geldi. Bir form vardı kabul evrakı içinde. Bu formda son başvuru tarihi yazıyordu. Postadaki gecikme nedeniyle ben bu tarihi kaçırmıştım. Bir sonraki sömestr için yeni bir form yazdım. Daha sonra, Arizona’daki bir üniversiteden geçerli tarihli bir form geldi. Ben, bir sonraki sömestri beklemek yerine Arizona’ya gittim. Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler…

 

“Çocuksu bir ortam gibi geldi”

İlk gittiğim yıl okulun kuralları gereği yurtta kaldım. Yurttaki oda arkadaşım Kuveytli bir çocuktu. Aynı odada bir sömestr kaldık. Beyrut’u, beklemeydi derken birkaç yıl geçmişti. Dolayısıyla benim yaşım diğer öğrencilerden büyüktü. O yüzden bana orası çocuksu bir ortam gibi geldi. Bir ay sonra İranlı bir arkadaşla eve çıktık ve bütün öğrencilik yıllarımız evde geçti.

 

“Askerlik yıllarım…”

Okulu bitirip ülkeye döner dönmez askere girdim. Bu büyük bir değişimdi. Yıllarca Amerika’da kaldıktan sonra, gelişimin üzerinden iki hafta geçmeden Gülseren Kampı’nda temel eğitime girme şok edercesine bir deneyim olmuştu. Temel eğitimde derslerimiz vardı. Orada çalıştığım kadar üniversitede çalışmadım diyebilirim. Gülseren Kampı şimdiki gibi değildi. Çok olumsuz koşullar vardı. O olumsuz koşullarda nöbetçi arkadaştan her gece beni uyandırmasını rica ediyor, gece yarısı uyandıktan sonra, botlarımı boyuyor, ardından da oturup sabaha kadar çalışıyordum. Sabah içtima, sonra eğitim, dersler… Askerlik böyle gitti. Yedek Subay olarak Gülseren Kampından çıktım. Kuradan Alsancak’taki 5. Tabur çıktı. Geriye kalan 19 ayımı Alsancak’ta geçirdim. O dönem bölük komutanım, daha sonra milletvekilliği yapan Halil Sadrazam idi.

 

“Askerlik kayıp değil, olgunlaştıran bir süreç”

Maalesef askerlik bazıları tarafından kayıp olarak görülüyor. Oysa asla kayıp olmadığı gibi, bizim olgunlaşmamıza, disiplin anlayışımıza ciddi katkıları olan bir süreç. Bu ülkeye hizmet etme duygusunun verdiği hazzı duyarak askerlik yaptım. 1983 yılının Haziran ayında terhis oldum. Terhis olmadan önce özel bir şirketten teklif gelmişti. Londra bağlantısı olan bir şirketti. Yabancı dil bildiğimden bana teklif getirmişlerdi. Rahmetli annem hem yurt dışına gitmemi istemediğinden, hem de devlet garantisi olan bir işe girmemi tercih ettiği için o işletmeye girmemi istemedi. Şans eseri Dışişleri Bakanlığı’nın münhalleri açıklandı.

 

22 Ağustos 1983’de, üçüncü sekreter olarak Dışişleri Bakanlığı’nda işe başladım ve Kasım’da Cumhuriyet ilan edildi. Bunu büyük bir mutlulukla karşıladık. Sonrasında ikinci sekreter oldum. 1986 yılının Şubat ayında ise Londra temsilciliğine görevlendirildim. O zaman temsilci Tansel Fikri’ydi. Ben ikinci yetkili olarak göreve başladım.

 

“Telefonla izdivaç teklifimi kabul ettiğini söyledi…”

 

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

1986 Şubat’ından, 1991 Şubat’ına kadar Londra temsilciliğinde görev yaptım ve bu arada birinci sekreterliğe terfi ettim. 1987’de buraya tekrar döndüm. O tatilde ortak bir arkadaşımız sayesinde eşimle karşılaştım. Tanıştığımızda, kendisini yıllar önce bir etkinlikte gördüğümü hatırladım. O zaman iz bırakmış ki, karşılaşınca o olduğunu anladım.

 

“Eşimin ağabeyi yakın arkadaşımmış”

Eşimin ağabeyi zaten benim yakın arkadaşımdı ama ben bilmiyordum, sonra öğrendim. Annemle beraber evlerine gittik. Kesin bir cevap almadan ben mecburi Londra’ya döndüm. Londra’dayken telefonla izdivaç teklifimi kabul ettiğini söyleyince özel izin alarak geri geldim. 1987 yılının Kasım ayında nişanlandık ve tekrar Londra’ya dönmek mecburiyetinde kaldım. Burada (Kıbrıs’ta) evlilik hazırlığı yapıldı. Şubat 1988’de evlendik. Evlendikten sonra beraber Londra’ya döndük. 5 yıllık Londra görevimin son üç yılını eşimle geçirdim. İlk çocuğumuz 1990 yılında Londra’da doğdu. Eşim Sayıştay’da denetçiydi. Londra’ya giderken ödeneksiz izin almıştı. Bu, kendisi için ciddi kayıplara neden oldu ve erken emekli olmak zorunda kaldı. Dışişleri Bakanlığı’nın personeli için bu gibi mağduriyetler hala devam ediyor.

 

“Eroğlu’yla Londra’da tanıştım”

Londra’daki görev yıllarım içinde Derviş Eroğlu’yla karşılaştım. Başbakan olarak Londra’ya yaptığı ziyarette kendisine üç gün eşlik ettim. Bu arada sanıyorum 1988-89 yıllarında Denktaş beyin bir ziyareti olmuştu. İngiliz Parlamentosu’na çok yakın bir lokalde, İngiliz Parlamenterlerin, akademisyenlerin, medya mensuplarının katıldığı yuvarlak masa toplantısına katılacaktı. Onun olacağı binanın önünde ben Denktaş Beyi bekliyordum. Alıp, içeri götüreceğim.

 

“Rumlar aleyhimize slogan atıyor”

Karşı kaldırımda 40-50 Rum var. Bizim aleyhimize slogan atıyorlar, pankart taşıyorlar. Biz Parlamento binasının yakınında olmanın verdiği rahatlıkla onlar yokmuş gibi davrandık.  Denktaş Bey, TC Büyükelçiliği’nin arabasıyla geldi. Elini sıktık. Kapıya doğru yürürken yolun karşısındaki 40-50 Rum saldırıya geçti. Onların geldiğini görünce Denktaş Beyi korumak için kollarımı açarak kendisini arkama aldım. Meğer bina içindeki arkadaşlar olayı görüp, Denktaş beyi içeri almışlar ama ben arkam dönük olduğu için görmüyorum.  Pankartları başıma vuruyorlar. Arkamda Denktaş Bey var sanarak kollarım açık, geri geri kapıya kadar geldim. Bir baktım kapı kapalı. Arkasına da bir tahta sokmuşlar ve tek ben dışarıdayım.

 

“Aynen sıkıştırılmış bir kedinin saldırdığı gibi saldırdım”

Hani kediyi köşeye sıkıştırırsınız da size saldırır ya, bende dışarıda bir ben olduğumu anladığımda bana saldıranlara bu kez ben saldırdım. Çok enteresandır, 40-50 Rum geri gitti. Binadaki arkadaşlar bunu fırsat bilerek “gel-gel” dediler ve beni içeri aldılar. 40- 50’yle başlayan Rumlar, Londra’da yayın yapan Rum radyosunun çağrısı üzerine binlere ulaştı. Bu olay yaşandığında tek bir İngiliz polis vardı, o da içeri kaçmıştı. Rumların sayısı artınca polis sayısı da arttı. Rumlar sürekli bomba ihbarı yaparak polisin binaya girip arama yapmasını sağladılar. Ben dışarıda, onlar karşı kaldırımda söz düellosu içindeydik. Yuvarlak masa toplantısının bitmesine yakın, polis bize “Denktaş’tan rica ediyoruz, arka kapıdan çıksın” dedi.

 

“Bizim Cumhurbaşkanımız girdiği kapıdan çıkar dedik”

 

Gerçekten saldırgan bir kitle toplanmıştı ancak biz “bizim Cumhurbaşkanımız girdiği kapıdan çıkar” diyerek Denktaş’a sormayı reddettik. Polis tekrar rica etti. “Lütfen Denktaş’a aktarın. Ciddi olarak rica ediyoruz. Güvenliği sağlamaya gücümüz yetmez. Arka kapıdan habersiz çıksın…” Denktaş’a aktardık, reddetti. O da bizim söylediğimiz gibi, “ben girdiğim kapıdan çıkarım” cevabını verdi. Memnun olduk tabi… Polis “Bir daha değerlendirin. Güvenliğinizi sağlayamayız” dedi. O zaman TC Elçisi Rahmi Gümrükçüoğlu araya girdi. “Ciddi bir şekilde söyleniyorsa, gelin tavsiyeye uyun” dedi. Bunun üzerine Denktaş kabul etti.

 

“Şaşırtmak için polisleri ön kapıya yığdılar”

Şaşırtmak için ne kadar polis varsa ön kapıya yığdılar oradan çıkacakmış gibi… Denktaş elçiliğin arabasıyla ayrıldı. Kala kala bir İngiliz Gazeteci bir ben kaldım. Bütün gün söz düellosunda olduğumuz Rumlar beni görünce çılgına döndü. Korkunç bir uğultu, el kol hareketleri… Biz İngiliz’le polis koridorunun arasından geçerek arabaya doğru yürüdük. Giderken bir ayak sesi duyduk. Biz arabaya bindik, arkamızdaki kişide arabasına bindi. İngiliz Gazeteci gidip arabanın camını tıklattı. Fark ettik ki arabaya binen kişi rahmetli Alper Faik Genç. Rahatladık tabi…

 

“Daily Telegraph’ta  Kuzey Kıbrıs eki”

Unutamadığım bir başka anı da Daily TelegraphGazetesi’nde Kuzey Kıbrıs eki çıkarmamız. Rumların tüm engellemelerine rağmen, Kuzey Kıbrıs eki çıkarmak kolay değildi. Rumları ciddi şekilde rahatsız etmişti bu ek. Gazete büyük baskı altına alındı. Bu yayının hazırlanmasına katkısı olan kişileri ve beni çok mutlu etmişti.

 

“Poly Peck’ten gelen teklif”

Bu arada hükümetten izin alarak bir süre Poly Peck’te Çavlan Süerdem Beyin bölümünde şirketin yatırım yapmayı düşündüğü ülkelerle ilgili araştırma yapıyor, rapor hazırlıyordum. Hükümetten aldığım izin bittiğinde devletten ayrılıp Poly Peck’te çalışmam için teklif geldi. Ailemle değerlendirdik ve Dışişlerine geri dönmeye karar verdik. Enteresandır, bu karardan bir hafta sonra Poly Peck krizi patlak verdi. Eğer Poly Peck’ten gelen teklifi kabul etmiş olsaydım, Londra’da işsiz kalacaktım. Bazen tesadüfler hayatı şekillendiriyor.

 

“KKTC’ye dönüşüm…”

Sonuçta 1991 yılının Ocak ayında buraya (KKTC’ye) geri döndük. Denktaş Bey’e nezaket ziyaretine gittim. Denktaş, “Başbakan seni müsteşar yapacakmış” deyince ben “bir yanlışlık olacak. Çünkü müdür olmam için bile 6 ayım var” dedim. Ben bir yanlışlık olduğunu düşünerek üzerinde durmadım. Başbakanla yakınlığım yok, samimiyetim yok, böyle bir talebim de yok.

 

“Derviş Eroğlu’nun teklifi”

Bir gün Başbakanın sekreteri beni aradı, gittim. Başbakan (Derviş Eroğlu) bana teklifi yaptı. “Sen dış politika, Kıbrıs politikası ile ilgili gözüm, kulağım, dilim olacaksın” dedi. Ben Başbakana “bir yanlışlık var galiba. Dışişlerinde müdürlük için bile 6 aya ihtiyacım varken nasıl olacak” dediğimde “sen bilmezsin. Hiç hizmetin olmasa bile ben atayabilirim” cevabını verdi. Dolayısıyla Nisan 1991’de Başbakanlık müsteşarı oldum.

 

“Aday olacak kişinin yasal problemi çıkınca…”

1993 erken seçimlerinde, seçime bir ay kala Başbakanlık’ta oturuyoruz, Başbakan bana “yarın git, müracaatını ver. 10. sıradan kontenjan adayısın” dedi. Aday olmasını düşündüğü kişinin yasal problemi çıkmış. Ben ertesi gün gittim, müracaatımı yaptım. Seçimlere hazırlanmamıştım. 10. sıradan girdim. 9. sıradan çıktım. UBP 17 milletvekili, DP 15 milletvekili çıkardı. Cumhurbaşkanı hükümeti kurma görevini DP’ye verdi. 12 Ocak 1994’de güvenoyu aldı hükümet.

 

“Görevden alınan ilk bürokrat ben oldum”

O gün görevden alınan ilk bürokrat ben oldum. Yeni gelen Başbakan kendi ekibini getirecekti. Başbakan Hakkı Atun rahatsızlık duymuş olacak ki, Meclis’te görevlendirilmemi söyledi. Bana Meclis’te bir oda verildi. Meclis Başkanı Ayhan Bey bir gün beni arattı ve “Sen iyi İngilizce biliyorsun. Burada bir şey yaptığın yok. Senden istediğim, Meclis’ten geçen yasaları İngilizce’ye tercüme etmen” dedi. “Ben mütercim değilim” diyerek itiraz ettim. Saygısızlık etmek için değil, doğru olduğuna inandığım için…

 

1994-95 yıllarında, yıllar önce futbol oynadığım Yenicami Kulübü’nün başkanlığını yaptım. 1995-96 yılını ise Minesota-ABD’de Hımprey programında burs kazanarak kamu yönetimi üzerine bir kursa katıldım. 1996 Temmuz’unda geri döndüm. DP-CTP iktidarının dördüncü kez bozulmasına denk geldi gelişim. DP-CTP iktidarı 3 defa kurulmuş, 4 defa bozulmuştu. UBP-DP koalisyonu kurulduktan sonra tekrar Başbakanlık Müsteşarı görevime döndüm. 1998 yılı geldiğinde ilk kez delege ön sıralamasından geçerek seçimlere katıldım ve parlamentoya girdim.

 

“4 seçim yaşadım”

Dört seçim yaşayarak bugünlere geldik. 1999 Ocak’ından 2004 Ocak’ına kadar Annan Planı’nı, Kopenhag, Lahey tecrübesini yaşadık. Onlar bambaşka bir süreç. UBP Genel başkanlığı yaptım. Geri kalanı biliyorsunuz zaten…

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ