18 Kasım 2017 Cumartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Eşim ve ben böbreğimizi oğlumuza verdik”
24 Haziran 2012 Pazar 12:30

“Eşim ve ben böbreğimizi oğlumuza verdik”

Bu haftaki konuğumuz Ünal Üstel’de mutluluğu da, acıyı da iç içe yaşayanlardan

Yurdagül BEYOĞLU

Hep, “hayat acıyı ve tatlıyı bölüştürmekte tüm insanlara adil davranmış” derim ki bu savım her röportajda biraz daha perçinlenmekte. Zira bu haftaki konuğumuz Ünal Üstel’de mutluluğu da, acıyı da iç içe yaşayanlardan.

Mutlu bir çocukluk, ardından acı dolu günler… 1974 yılında, güvenli bir liman olarak gördükleri muhtarın evinde toplanan köy halkından 29’u, o kalabalığın içine atılan bombayla hayata veda ederken, bacağından yaralanan Üstel’i acı dolu günler bekliyor.

Hastanede “su” diye inlerken karşıdan Rum arkadaşını gören Üstel seviniyor… Karşıdaki çok sevdiği arkadaşı Antoni’den su istemesini söylüyor annesine. Antoni yanına geliyor, matarasını açıyor, suyu ateşten yanan Üstel’in ayaklarının ucuna dökerek gidiyor…

Hayatın sürprizi; Üniversite sınavında İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ni kazanan Üstel, yaşadıklarından olsa gerek İstanbul’a değil, uzaklara gitmek ve hiç gelmemek istiyor ancak bir gece önce arkadaşının verdiği partide içkiyi fazla kaçırınca uçağı da kaçırıyor.

Detaylar sohbetimizde, ancak sorulara geçmeden Turizm Çevre ve Kültür Bakanımız Ünal Üstel’i biraz tasvir edelim…  Sakinliği, güler yüzü ve mütevazi duruşuyla tanınan Üstel makamının hakkını veren siyasetçilerden. -Herkesin derdini dinlemeyi vazife edindiğinden -Hayli yoğun bir gündemi olan Üstel’le makamında gerçekleştireceğimiz röportaj öncesi biraz beklemek zorunda kalıyoruz zira yurt içinden olduğu kadar yurt dışından da yol-yöntem öğrenmeye gelenler var.

Ve “siz anlatın, ben yazayım” dediğim sorusuz röportajımızda her insanın anlatılası bir hikayesi olduğunu görüyoruz bir kez daha…

 

Soru: Sizi tanıyabilir miyiz?

Baf’ın Yeşilova köyünde, 1955 yılında doğdum. Dört kardeşiz. İki kız, iki erkek. Ben üçüncü numarayım. İlkokulu Yeşilova İlkokulu’nda okudum. Babam nakliyecilik yapardı. Özellikle onun zamanında kamyonu, dozeri olan tek Türk nakliyatçı babamdı. Ağırlıklı olarak buğday taşımacılığı yapardı. Üzüm zamanı da bağlardaki üzümü fabrikalara taşırdı. Bunun yanında Yeşilova deniz kenarında bir köy olduğu için deniz kumunun, çakılın satıldığı bir köydü. Yeşilova Türk köyüydü. Rumlar bizim köye girmek istediğinde izin alırdı. Köy düzlük ve sıcak olduğu için yerfıstığı da yetişirdi. Kısacası her tür ürünün olduğu köyde narenciyede gelişmeye başladı. Özellikle çekirdeksiz üzümün üretildiği merkez konumundaydı köyümüz.

 

“12 yaşımda dozer kullanıyordum”

Biz o zaman hem okula gider, hem de anne babamızın işlerine yardım ederdik. Yaşım küçük olmasına rağmen çakıl, kum yükler, kamyonu, dozeri sürerdim. Aşağı yukarı 12 yaşımdayken dozer kullanıyordum. Boyum yetişmediği için yastıkla takviye ederdik. Köyümüzde av hayvanları da çoktu. O yüzden 15-16 yaşlarındayken açık bölgelerde ava giderdim. Av derken sadece tüfekle avlanmazdık. Mikşa dediğimiz kiraza benzer bir meyveyi toplayıp kırdıktan sonra balla karıştırıp değneğe sürer, o değnekleri ağaca koyar, yapışkan değneklere yapışan kuşları toplardık. Küçük kuşların yanında üveyik ve fassa gibi kuşları da bu yöntemle avlamaya çalışırdık. Av zamanı keklik, tavşan gibi hayvanları avlar, kimi zamanda balık tutardık.

 

“Langırt ve Pirili oynardık”

Çocukluğumuz çok güzel geçti. Langırt ve Pirili çok sevdiğimiz oyunlardı. Köyün en büyük eğlencesi ise sinemaydı. Köyümüzde iki sinema vardı. Bu sinemaların biri amcamındı. Ben burada akşamları yer gösterir, o zamanki meşhur filmleri izlerdim. Malkaçoğlu, Tarzan o zamanın meşhur filmleriydi.

 

“Göçmen evlerini babam yaptı”

Köyümüz Türk köyü olduğu için 1963 hadiselerinde Rum’lar köyümüze girememişti. Küçük ve Rumlarla bir aradaki köylerde yaşayanların bir kısmı o dönem bizim köyümüze gelmişti. O zamanki idare bu kişilere göçmen evleri yapacaktı. Babam nakliyeci olduğu için göçmen evleri ihalesine girmiş, bu işin yapımını üstlenmişti.

 

“Vaktimin çoğunu atölyede geçirirdim”

Liseyi Baf’ta okudum. Köyümüz Baf’a 10 kilometre uzakta olduğundan sabah otobüsle gider, akşam otobüsle dönerdik. Lisede edebiyat bölümündeydim. En sevdiğim dersler Kıbrıs ve Türkiye tarihiydi. Bunun yanında coğrafyayı da çok seviyordum. Fen derslerinden çok zevk almamama rağmen o derslerimde iyiydi. Resmi çok severdim. Ali Atakan diye bir resim hocam vardı. Vaktimin çoğunu onun atölyesinde geçirirdim.

 

“Limasol’a Niyazi’s Kebap House’a giderdik”

Akşam üzerleri de Limasol’a giderdik. Niyazi’s Kebap House, Mahmut Kebap House vardı Limasol’da. Lise son sınıfa geldiğimde 1974 Barış Harekatı gerçekleşti. Köyümüzde olan cephaneyle Rum’a karşı gelmeye çalıştık ama silahımızın yetersiz olması nedeniyle ikinci gün -21 Temmuz tarihinde- bizi kuşattılar. Bütün köy olmasa da köylülerin büyük bir kısmı köyümüzün en ileri gelen kişisi olan muhtarın evinin avlusuna toplandı. Muhtarımız Ramadan Korhan’dı. Eski Meclis Başkanı Oğuz Korhan’ın babası…

 

“Antoni suyu ayağımın dibine döktü”

Rumlar köye girdiğinde o insanları toplanmış gördüğü halde el bombası attı. 29 kişi orada şehit oldu. Bende oradaydım. Birçok yaralı vardı. Bomba sol ayağımı parçaladı. Rum bizi bir yere topladı. Annem yanımda, yaralı sekiz arkadaşım daha var. Çok susamıştık. Tatil olduğumuz zamanlarda Rumlarla yaptığımız müşterek işler vardı. Bende babamın işinden dolayı yaşıtımız bazı Rum çocuklarıyla işbirliği içindeydim. Bir baktım karşımda sevdiğim bir arkadaşım: Antoni! Anneme “Antoni’ye söyle su versin” dedim. Annem Antoni’ye gitti, konuştu. Antoni yanıma geldiğinde su vermek yerine matarasındaki suyu ayağımın dibine döküp oradan ayrıldı. Bunu hiç unutamam.

 

“Babam kamyonun kasasında yaralıları taşıyordu”

Babam kamyonun kasasına yaralıları koyarak Baf Hastanesi’ne götürdü. Hepimizi karga tulumba indirdiler. O zamanlar EOKA’cıların Baf’taki lideri Bababullo isminde bir doktordu. Bunun domuz çiftliği vardı. Babam domuz çiftliğine yerfıstığı yapraklarını götürdüğü için Bababullo’yu iyi tanırdı. Babam Bababullo’dan bana yardımcı olmasını istedi. Bababullo bana “pansuman için geldiklerinde yurt dışında okuyorum, buraya tatile geldim de” deyince ben de öyle söyledim. Zaten Rumlar 21 Temmuz’da bizim evimize girmiş, evi tamamen yakmışlardı. Ne kimliğimiz, ne de başka bir şeyimiz kalmıştı. Dolayısıyla söylediklerimizi destekleyecek hiçbir şey yoktu.

 

“Hemşire altımdan battaniyeyi çekince yere düştüm”

Sekiz gün hastanede kaldım. Sonra karanlık hastanenin koridorunda dururken hemşire sedyeye aldı, doktor sarı bir ilaç yaptı. Hemşire beni yatırmak için tutup indirmek yerine battaniyeyi altımdan çekince ben yere yuvarlandım.  O acıyla baygınlık geçirmişim. Karanlıkta bir çocuk sesi geliyor, “Ünal abi bana yardım et lütfen. Ayağım kırık yürüyemiyorum” diye… Ben bir gayretle o çocuğun battaniyesini yanıma çektim. Birlikte sabahı ettik.

 

“Ne bana ne diğer yaralılara tedavi uygulanmadı…”

Benim kaldığım, köyde yaralananların ve diğer bölgelerden gelen Türklerin toplandığı bir koğuştu. Aradan geçen süre içinde ne benim, ne de diğer yaralıların tedavisi yapılmadığı gibi birde korku dolu anlar yaşadık. Türk düşmanı Çelebolar diye bir grup vardı. O grup hastaneyi bastı, bizim koğuşa gelerek bizi öldürme tehdidinde bulundu. Çoğumuzu dipçikle hırpaladılar. Çok kötü bir gece geçirdik. Ertesi gün babam ziyarete

geldi. Ayağımın çok kötü durumda olduğunu görünce Bababullo’ya rica etti. Bababullo beni kendi kliniğinin bodrum katında bir hafta tedavi etti. Bir hafta sonunda Yeşilova’ya götürdü. Oradan da Kızılhaç tarafından Girne Akçiçek Hastanesi’ne götürüldüm ve uzun bir süre orada yattım.

 

“Ayağımdan üç ameliyat geçirdim”

O esnada ailemde esir mübadelesiyle Kuzey’e getirilmişti. Alsancak’ta bir yer gösterdiler kendilerine. Ben hastaneden çıktıktan sonra bir müddet bu evde istirahat ettim. Ayağım iyileşmemişti. Dolayısıyla deniz yoluyla İstanbul’a giderek, üç ameliyat geçirdim. Ayağım düzeldikten sonra üniversite sınavına girip Diş Hekimliği Fakültesi’ni kazandım ama yaşadıklarımdan dolayı içimde hep Kıbrıs’a dönmeme duygusu vardı. Üniversiteyi kazanmama rağmen İngiltere ve Avustralya’ya gitmek için girişimlerde bulundum.

 

“Ülkeme dönmek istemiyordum…”

Şimdi Alsancak Belediye Başkanı olan arkadaşım Dr. Yücel Atakara “karar ver ya İstanbul’a gidip güzel bir meslek sahibi olacaksın, ya da oralarda çalışacaksın” dedi. “Ben Londra’ya gideceğim” dedim kendisine. Biletimi aldım, valizimi hazırladım, ertesi sabah İngiltere’ye gideceğim. O gün Yücel arkadaşım parti verdi. Gece çok şarap içtiğim için uyanamadım ve uçağı kaçırdım. Uyanınca masanın üzerine bir baktım ki kayıt kağıdım! Beni çok sevdiği için Londra’ya gitmemi istemeyen arkadaşım benim kaydımı yaptırmış… Bana dedi ki, “ister okula git, ister yeni bilet al, Londra’ya git, bulaşıkçılık yap” dedi yine… Bunu duyunca okumaya karar verdim. İstanbul’a gittim.

 

“Ne sağa ne sola yöneldik”

İstanbul’a gittiğimde biz dört Kıbrıslı arkadaş bir ev kiraladık. Yücel Atakara, Mehmet Atakara, Maliye Bakanlığından Akşit Altan ve ben… Fındıkzade’deydi evimiz. Sağ sol çatışmalarının yoğun olduğu yıllardı ama biz ne sağa ne de sola yönelmedik. Okuldan eve, evden okula bir yaşam sürüyorduk. Kıbrıslıların kurdukları dernekler vardı. Biz onlardan da uzak durduk.

 

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

Üniversitenin üçüncü yılında bir vesileyle eşimle tanıştım. Eşim bizim okuldan değildi. Öğretmendi. Bir müddet sonra nişanlandık, daha sonrada hayatlarımızı birleştirdik. Evlendiğimizde öğrenciydim. Evlenince eşimin anne babasının evine taşındık. Okulumu bitirdikten sonra da İstanbul’da özel bir klinikte çalışmaya başladım. Bir müddet sonra Trakya Türklerinden Mumin Aga ile Bayrampaşa İşçi Meydanında müşterek bir klinik açtık. 24 saat açık olan bir klinikti. 12 saat ben, 12 saat Mumin Aga çalışıyordu. Yabancı olduğumuz için çalışma iznimiz yoktu ve 1987 yılında askerlik görevimi tamamlayarak çalışma izni almak için ülkeme geldim. Askerlikten sonra da hiç gelmeyi düşünmediğim Kıbrıs’ta kalmaya karar verdim ve Girne Ziya Rızkı Caddesinde klinik açtım. Uzun bir süre klinik çalıştırdıktan sonra 1992 yılında ara seçimlere katıldım.

 

“Her vekilin gönlünden Bakanlık yapmak geçer”

Soru: Siyasete girmenizde birilerinin telkini oldu mu?

Acapulco’nun sahibi Ünal Çağıner o zaman UBP ilçe başkanıydı. O’nun etkisi olmuştu. Ayrıca Dr. Mustafa Erbilen, Milletvekili Atay Cafer Ürel, Green petrolün sahibi Ramadan Bozyel’in telkinleri de oldu politikaya girmemde. Ara seçimde milletvekili olduktan sonra hem vekil olarak, hem de klinikte hayatımı sürdürdüm. 2001-2002 yılları arasında Meclis başkan yardımcılığı yaptım. 2003-2008 yılları arasında politikaya ara verdim. 2009’da tekrar seçimlere katılıp milletvekili seçildim.  

 

Soru: Siyasette Bakanlıkla taçlandırıldınız. Bu nasıl bir duygu?

Her milletvekilin gönlünden Bakanlık yapmak geçer. Turizmi sevdiğim için Turizm Çevre ve Kültür Bakanlığı çok arzu ettiğim bir Bakanlıktı. Sanırım Alsancak’ta oturmam ve turizm sorunlarıyla iç içe olmamın da bunda etkisi var. Dolayısıyla Turizm Bakanı olmaktan çok büyük mutluluk duydum. Bundan dolayı da bana arzu ettiğim Bakanlığı layık gören Başbakanımız İrsen Küçük’e minnet borçluyum. Bulunduğum mevkiinin hakkını vermek ve yararlı olmak adına da ekip arkadaşlarımla gece gündüz çalışıyoruz. Eminim ki birlikte KKTC turizmini istenen noktaya getireceğiz.

 

“Böbrek nakliyle ilgili kitap yazabilirim…”

Soru: Çocuklarınızı sormadık. Hangi yıl doğdular?

İlk oğlum 1982 yılında doğdu. İkinci oğlum Emircan 1988 yılında… Eşim ikinci çocuğumuzun sağlık problemleri yüzünden işini bırakmak zorunda kaldı. Küçük oğlum Emircan böbreklerinden rahatsızdı ve 1992 yılında annesi ona böbreğini verdi. Bu Londra’da canlıdan canlıya yapılan ilk böbrek nakliydi. Oğlumuz 17 yaşına gelince böbrek yeniden sorun çıkardı.

 

“Önce annesi sonra ben böbreğimizi verdik”

Bunun üzerine 2006 yılında tekrar nakil yapmak zorunda kaldık. O zaman da ben kendi böbreğimi verdim. Bu esnada eşimin büyük fedakarlıkları oldu. Hem çocuğa, hem bana bakmak durumundaydı. Sevgiyle, gocunmadan yürüttü hepsini.

 

“Böbrek nakli konusunda kitap yazabilirim”

Ben bu konuda bir kitap yazabilecek deneyim ve bilgiye sahibim şimdi. Doğumla başlayan çok uzun bir süreçti bu. Çalmadığım kapı, gitmediğim yer kalmamıştı. O yüzden bu konulara büyük hassasiyetim var. Bir de, o zamanlar Türkiye’de de organ nakli şimdiki gibi ileri boyutta değildi. İkinci nakli Akdeniz Üniversitesi’nde yapmak istedik, bazı sebeplerden dolayı yine İngiltere’de yapmak zorunda kaldık. London Bridge Hospital’da yapıldı. Çok zor günlerdi ama şükür geçti.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ