20 Kasım 2017 Pazartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Düğün gecemizde etraf cehenneme döndü”
11 Mart 2012 Pazar 11:13

“Düğün gecemizde etraf cehenneme döndü”

“En büyük hayalim ülke demokrasisinin arzu ettiğimiz noktaya gelmesiydi ki, geldiğini söyleyemem…”

Yurdagül BEYOĞLU

Hayatı ve insanı konuşmaya, maalesef siyaset konuşmaya düşkün olduğumuz gibi düşkün değiliz. Her gün hükümet devirip, hükümet kurarken, modern yaşamın acımasız çarkları arasında kaybediyoruz masumiyetimizi.

 

Oysa bizde çocuktuk. Bizi de bilyeler, saklambaç oynamak, arkadaşlarla koşuşturmak, sabahları çörek kokularına gözümüzü açmak mutlu ederdi.

 

Kimi zaman da bir bisiklet…

 

Toplumsal sorunlardan, sıkıntılardan, yaşanmamasını dilediğimiz kötülüklerden uzak sohbetlerimizin bu haftaki konuğu Enerji ve Doğal Kaynaklar eski Bakanı Kenan Atakol. Karaoğlanoğlu’ndaki, gemideymişiz hissi veren muhteşem evinde geçmişi konuşuyoruz Atakol’la.

 

21 Aralık Cumartesi gecesi olan çalgısız düğünlerini, annesinin valizine gizlice koyduğu bal ve çörekten duyduğu mutluluğu, ODTÜ’nün ilk öğrencisi oluşunu, yurttaki delik yatağını, kendinden çok büyük bisiklete binebilmek için oturakla dümen arasındaki demire torba sarışını, tatlısıyla, acısıyla, zorluklarıyla tüm hayatı…

 

Soru: Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Baf’a bağlı Yalya’da doğdum. Bir ağabeyim, üç ablam vardı. Yalya bana göre Kıbrıs’ın en güzel köyüydü. Nüfusun tamamı Türk’tü. Çok ilginç bir coğrafi konumu vardı. Deniz kenarında başlar ve 5 kilometre kadar vadinin içinde yer alır. Vadinin iki tarafı da narenciye bahçesiydi. Senede 12 ay aktif olan su kaynağıyla bahçeler sulanırdı. 1950’lerden önce köyde üç tane un değirmeni vardı. Bu un değirmenleri enerjilerini sözünü ettiğim vadinin ortasında akan sudan alırdı. Suyun enerjisiyle buğday öğütülür, un olarak ekmekler yapılırdı.

 

“Rum saldırıları yüzünden su değirmenleri çalışmaya başladı”

Poli bizim köyden 12-13 kilometre uzakta küçük bir kasabaydı. 1950’lerden sonra teknolojinin gelişmesi ve Poli’nin elektriğe kavuşmasıyla oraya elektrikle çalışan bir un değirmeni inşa edildi. Bununla birlikte su değirmenleri tarihe kavuşmuş oldu. Ancak ilginçtir, 1963 yılında Rum saldırıları sonucu köy muhasara altına alınınca köyümüzdeki su değirmenleri -1963’ten, 1968’e kadar- tekrar devreye girdi. Köye giriş çıkış yok tabi. Köylüler bu değirmenler sayesinde açlıktan korunmuş oldular.

 

“Ahırdan bozma sınıfta okudum”

İlkokulu Yalya köyünde okudum. Tek odalıydı. 6 sınıfı vardı. 1950’de ortaokula girdim. Poli Türk Ortaokulu. İlk sınıfımız bir ahırdı. Ahır temizlenmiş, eğitime açılmıştı. İkinci sınıfa geçtiğimizde bir oda daha temin edildi.

 

“Bisiklete boyum yetişmezdi”

Ortaokul dönemim hayatımın en önemli kesitlerindendir. Poli Ortaokuluna gidişimizi hiç unutmam. Bizim ev köyün orta yerindeydi. Poli’ye olan mesafe ise 13 kilometre kadardı. Ben her sabah kalkar, 08.00’de bisiklete biner, okula gelirdim. Babam bana bir bisiklet bulmuştu ama bisiklet o güne kadar hiç görmediğim türden… İlkokulu yeni bitirmişim, dolayısıyla uzun boylu, iri yarı insanlar için yapılmış bisiklete binemiyorum. Ayaklarım havada sallanıyor. Ne yaptım; Bir torba aldım. Oturakla dümen arasındaki demire sardım, onun üzerine oturdum. Bir yıl boyunca bu şekilde her gün 13 kilometre gittim geldim. Kışın fırtına olduğunda yer gök inler. Genel olarak rüzgar kışın Kuzey Batı’dan eserdi. Açık bir deniz, çıkıyorum. Evden deniz kenarına kadar sorun değil, ondan sonra rüzgara karşı pedal çeviriyorum. Rüzgarın şiddeti sizi arkaya iter. Nasıl zorlanırdım rüzgar ve fırtınada… Lastik patlayıp yürüdüğüm günler olurdu.  O bisikleti hiç unutamıyorum. İkinci sene Ralegh bisiklet aldılar. Hayatımın en büyük havasını yaşadım. İki yıl da onunla gittim geldim. 1953 yılında ortaokulu bitirdim, Antalya lisesine gittim.

 

Soru: Antalya Lisesi’ne neden gittiniz?

50’li yıllarda Türkiye burs vererek, Kıbrıs’tan parasız yatılı öğrenci alıyordu. Bu öğrenciler değişik liselerde yatılı olarak okuyordu. Bende bu sınava girdim. İki kişi kazandık. Bir kız İzmir’e gitti, ben de Antalya’ya gönderildim. Eylül’ün ilk haftası sınavı kazanmıştım. Ayın 10’unda, 15’inde okulda olmak zorundaydım. Hazırlıkları yaptım. Pasaport alamadan Baf’ta büyük bir deprem oldu. İnsanlar öldü. Merkez üssü Baf’tı depremin. Biz merkezden uzak olduğumuzdan Baf kadar etkilenmedik ama büyük ölçüde hissettik. Tabi bütün daireler kapandı, çadırlar kuruldu. O arada bende pasaport almaya çalışıyordum. Çok güçlük çektim ve liseye bir ay geç gittim.

 

“Faytonla tren istasyonuna gittim”

O zamanlar Türkiye’ye gitmek kolay değildi. Dolayısıyla yolculuğum hiç kolay olmadı. Uçakla Adana’ya gittim. Adana’dan trenle Mersin’e, oradan da gemiyle Antalya’ya gideceğim. Adana’da tren istasyonuna nasıl gideceğimi sordum. Faytonla gidebileceğimi söylediler. Faytoncu beni küçük görünce, “5 liranı alırım ha” dedi. “Tamam” dedim. Aldı tren istasyonuna götürdü. Otele gideceğiz, nasıl gideceğim bilmiyorum. “Bir hamal götürebilir” dediler. Hamal geldi, otele getirdi. Resepsiyondaki bey kaç kişilik odada yatmak istediğimi sordu, “tek kişilik” dedim. “O, 10 lira. Pahalı” dedi. Tanımadığım, bilmediğim insanlar… Korkuyordum. Tek kişilik odayı istedim ısrarla. “Yemek ister misin” diye sordu, istemediğimi söyledim.

 

“Neredeyse bütün köy beni uğurlamaya gelmişti”

Gece 8-10 civarında acıktım. İlk defa annemi babamı özlediğimi hissettim. Babam gitme demişti. Gitmeyi ben istemiştim çünkü. Türkiyeli bir öğretmen vardı. Beni çok severdi. Mühendis olmak istediğimi bildiğinden bana “sınava gireceksin, mühendis olacaksın” derdi. O yaşta bir çocuk için Türkiye’ye gitmek maceraydı. Gideceğim zaman bütün köy beni uğurlamaya geldi. Köyde ilk kez ben okumaya gidiyordum çünkü. 600 küsurluk köyde ortaokulu bitirip liseye giden tek bendim. O yüzden insanlar otobüsle beni uğurlamaya gelmişti.

 

“Annemin valizime gizlice koyduklarını görünce…”

Otel odasında acıkınca annemin gözyaşları ve babamın “gitme” deyişi aklıma geldi. Annem bana giderken “orada yersin” diyerek bir kavanoz bal ve çörek vermek istemiş, ben “onu mu taşıyacağım” diyerek istememiştim. Annem bir fırsatını bulup valizime yerleştirmiş bunları. Ben valizimden pijamamı alırken bir baktım çörek bal. Çok acıkmıştım, onları yedim yattım. (Gözleri doluyor) Ertesi gün bir gemi varmış ama her limanda durduğu için bir haftada anca gidermiş. Gemiye bindim. 17 yolcusu vardı geminin. Neyse, bir haftada Antalya’ya geldik. Yine hamal tuttum. Hamal Antalya Lisesi’ne götürdü. Okula girdim, müdür arıyorum. Müdürü avlunun ortasında yakaladım. “Ben Kenan Hasan” deyince, O da bana “Sen Kıbrıs’tan gelecek öğrenci misin” diye sordu. “Odaları gösterin” dedi görevliye. 16 kişilik bir odaya götürdüler ve köşedeki bir yatağı bana gösterdiler. Görevli çarşaf getirdi, yatağın ortası delik. Gece yattım. Yatak çöktü, rahat edemiyorum. Uyuyamadım tabi. Ertesi gün teneffüste müdür “rahat mısın” diye sordu. Bende “yatağın ortası delik, rahat değil” dedim. Yatağın değiştirilmesini söyledi.

 

“Bana tarihi sevdiren hoca”

Derslere başladık. Matematik ve fiziği sever, tarih dersinden hiç hoşlanmazdım ama o okulda tarihi sevdim. Çünkü tarihi bu kadar iyi anlatan birine rastlamamıştım. Mahmut Bey’di tarih hocamızın adı. 1 aylık açığı kısa sürede kapattım ve okulun kapanmasından 15 gün kadar önce hocalarımdan izin alarak Kıbrıs’a döndüm. Ailemi çok özlemiştim. Bu kez otobüsle Antalya’dan Burdur’a, Burdur’dan trenle Adana’ya geldim. O zaman trenler kömürle çalışırdı. Dolayısıyla Adana’ya vardığımda elbiselerimiz simsiyah olur, burnumuz simsiyah akardı.

 

“Ankara yıllarım…”

Liseden sonra mühendislik okumak için Ankara’ya gittim. Burs almak istiyordum. Kıbrıs Türk Derneği’nin kapısını çaldım. Başkanı Kıbrıslıydı. Karnemi görmek istedi. Karnem çok güzeldi. “Çok güzel. Ne okumak istiyorsun” dedi. İTÜ’de mühendislik okumak istediğimi söyledim. “Olmaz” dedi. İTÜ’de mühendislik okuyan başka öğrenciler vardı. O yüzden olmaz demişti. Sükutu hayale uğradım. “Kimya mühendisliğinde okumak istersen burs verelim” dedi. Kimya da benim sevmediğim bir saha. Mecburen Fen Fakültesi’ne gittim, kaydımı yaptırdım. O zaman karnedeki notlara göre kayıt yaptırılabiliyordu. Biz bir arkadaşımla beklerken gazetede “ODTÜ İleri teknoloji Enstitüsü açıldı. İngilizce tedrisat. Mimarlık bölümüne öğrenci alınacak” yazısını görünce hoşumuza gitti. Arkadaşa “sınava girelim” dedim. Sınava girdik. İkimizde üst sıralarda kazandık. Heyecanlandık tabi. Hem İngilizce tedrisatlı, hem de kimyanın dışında bir alan. Burs verecek olan kişiye gittim, durumu anlattım. “Tebrik ederim. Bursunuzu oraya veririz” dedi.

 

“ODTÜ’nün ilk öğrencileri olduk”

ODTÜ 1956 yılında kuruluyor ve biz ilk öğrencileriz. 1956-57’de bir yıl mimarlık okudum. Ertesi yıl sonra İnşaat Mühendisliği bölümü açıldı, oraya geçtim. Biz Meclis’in inşası sırasında işçilerin kalması için yapılmış prefabrik yapılarda okuduk. Mezun olmamızdan önce ODTÜ Kampüsü’nün inşasına başlamışlardı. Okul bitti, 1961’de Kıbrıs’a döndük. O zamanlar gidiş geliş çok zordu. Eylül’de Ankara’ya gider, Mayıs ya da Haziran’da Kıbrıs’a dönerdik. Çoğu kez Kıbrıs’ta yazları iki hafta ancak kalabilirdim çünkü yaz aylarında Pan Amerikan’da çalışırdım. Meclis’in karşısındaydı büro. Bir sene yaz tatilinde staja Almanya’ya gittim. Diğer stajı da Kıbrıs’ta yaptım. Köyde kalamadığım için annem hep özlerdi.

 

“İş bulamayınca hayal kırıklığına uğradım”

Kıbrıs’a geldim, heyecanla iş arıyorum ama nerde iş… Sükutu hayale uğradım yine. Bir iki ay sonra özel sektörde iş buldum. O zaman Larnaka’da elektrik santrali inşası başlamıştı. Müteahhidi Türk’tü. Orada çalışmaya başladım. Prestij açısından iyi bir deneyimdi. Orada çalışırken şimdiki Su İşleri Dairesi’ne girdim. Yeni mezun olmama rağmen büyük sorumluluk verdiler. Yine Baf’ta, Argaka Magunda barajı yapılıyordu. O barajın planlanmasından bitimine kadar orada çalıştım. 1962 yılında, orada çalışırken, Kanada’dan ihtisas için burs aldım ancak Rumlar gitmeme izin vermediler. 1963 yılında bu kez Fulbright bursu kazandım. İlk kez Kıbrıslı Türk Fulbright bursu kazanıyordu. Rumlar diğerini reddetmişlerdi. Bunu da reddetmenin formülünü buldular ve beni caydırmak için “baraj bitecek, öyle gideceksin” dediler. Amerikalılara sorduk. “Bir sömestr tehir edebilirsin” deyince Rumlar razı oldu. “Yılbaşından sonra gidersin” dediler.

 

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

1963 yılıydı. Mezun olduktan üç yıl sonra… Eşim lise son sınıftaydı. Her yıl liselerde müsamere dediğimiz programlar yaparlardı. 13 Mart 1963 yılında kız lisesinde müsamere olacak. O gün bir arkadaşımla yemek yedik. “Ne yapalım” diye düşünürken aklımıza müsamereye gitmek geldi. Liseye gittik. Salondan içeri gireceğiz, çok kalabalık. Bu kez “girip ne yapacağız. Başka yere gidelim” dedik. 20-30 metre yürüdük ki ben “buraya kadar gelmişiz. Biraz duralım, beğenmezsek döneriz” dedim.

 

“Milli kıyafetle şiir okuyan kız…”

Bir kız milli kıyafetle şiir okuyor. İsmine baktık, tanımadığımız bir isim: Gönen Hulusi. Daha sonra milli dansta yer aldı Gönen. Heyecanlandım. Aradan bir hafta 10 gün geçti. Kimya mühendisi bir arkadaşıma sordum. “O bizim akraba. Gidelim tanışalım” dedi arkadaşım. Arkadaşım eşimin anne babasına durumu anlattı. Onlar da bizi evlerine davet etti. Anne babası çok muhterem, aydın insanlardı. Annesi ilk kadın atletlerden, Bayrak radyosunda yıllarca programcı olarak çalışan bir hanımdı. Babası da bankada çalışıyordu. İkisini de Allah rahmet eylesin.

 

“Nişanlı olduğumuzu okuldan gizledik”

Bana “senin köye gidelim, annenle babanı görelim” dediler. Bir Pazar günü köye gittik. Annemle babamla tanıştılar, geri döndük. Köyden döndüğümüzde Gönen’in babası “siz artık kendinizi nişanlı sayın” dedi. Çünkü o zaman lisedeyken nişanlanmak yasak. Okuldan kovulabilirsin. 21 Aralık 1963’de evlenmeye karar verdik. Düğünün ertesi günü de Amerika’ya gideceğiz. Davetiyeler gönderildi. 21 Aralık Cumartesi gecesi (Cuma’yı, Cumartesi’ye bağlayan gece) iki Kıbrıslı Türk öldürülüyor. Ertesi gün onların cenazesi var, bizimde düğün. Ben “düğün yapmayalım” dedim. “Nasılsa nikahlıyız, yarın da uçacağız…” Gönen’in annesi “kızımı beyaz gelinliğin içinde görmeden Amerika’ya göndermem” dedi.

 

“Müziksiz düğün yaptık”

Çağlayan’da düğün yaptık. Tabi müzik yok, dans yok. Annem, babam, kardeşlerim, Gönen’in ailesi akrabaları, birkaç yakın dost… Etrafta büyük bir telaş var. Rumlar yine lisenin önünden geçerken öğrencilere ateş açtılar. Düğün gecesi otelde kalıp, ertesi gün Amerika’ya uçacaktık ama bu olaylar üzerine otelde kalmaktan vazgeçtik. Korkunç bir gerginlik vardı. Nitekim o gece etraf cehenneme döndü. Rumlar Lefkoşa’nın her yerine saldırdılar.

 

“Düğün gecemizde evde 40 kişiydik”

Biz o geceyi eşimin anne babasının 120 metrekare evinde, 40 kişiyle geçirdik. Annemlerde köye dönemeyince orada kaldılar. Artı ev Lefkoşa Surlariçi’nde ve emin bir yerde olunca Sınır boyunda yaşayan eş dost oraya sığındı. Tabi biz ertesi gün gidemedik. 11 Ocak’ta evden ayrılarak önce Ankara’ya, Ankara’dan Londra’ya, burada iki gece kaldıktan sonra New York’a gittik. Bir yıl New Mexico’da kaldık. İlk kızım orada doğdu. Ben bir yıl içinde mastırı bitirdim. Kızım 30 günlükken bu kez Amerika’nın doğusuna, Virginia Üniversitesi’ne gittik. Orada hem çalıştım, hem okudum. Yaptığım araştırmalar doktora tezim için büyük kaynak oldu. İki buçuk yıl içinde doktoramı tamamladıktan sonra, Pelsinvanya State Üniversitesi’nde 5 yıl hocalık yaptım.

 

“İki çocuktan sonra eşimde okumaya karar verdi”

İkinci kızım Pelsinvanya’da doğdu. O, bir yaşındayken eşim, “bende okuyacağım” dedi. İki çocuklu bir hanımken üniversiteye girdi ve Güzel Sanatları birincilikle bitirerek burs aldı. Eşim okulunu bitirince 5 aylık ücretsiz izin aldık. Çünkü 9 yıl (1968’e kadar)  ülkemize hiç gelememiştik. O zamanlar dört kişilik bir ailenin Amerika’dan gelip gitmesi çok zor ve pahalıydı. Ancak eşim hiç şikayet etmedi. Amerika’ya gittiğimizde 18’i yeni bitirmiş bir kızdı. Bütün gün evde oturdu. Hamile kaldı, çocukları doğurdu, büyüttü ve ardından birincilikle okul bitirdi. Bütün gece, bütün gün okurdu. Mastırdan sonra “ben artık çalışayım” dediğimde eşim, “hayır doktora yapacaksın” dedi. Oysa paramız azdı. Eşim bana büyük destek oldu. İnsan birini seviyorsa, hayatı paylaşıyorsa keyif alması lazım! Eğer keyif almıyorsan hayatı kendine zehir ediyorsun demektir. Evde huzur olmazsa yaşam yaşam değildir.

 

“35 yaşında mücahitlik yaptım”

1972 yılının Eylül ayında üniversiteden istifa ettim, buraya geldik. O yılın Aralık ayında mücahitliğe başladım. 35 yaşındaydım, 17 yaşındaki gençlerle mücahitlik yaptım. Bu arada bir proje vardı: ‘Morfu Dillirya projesi’. Bu proje Pirgo’dan başlayarak Güzelyurt’a kadar olan dereler uzunluğunda barajlar inşa edilecek veya inşa edilecek bentlerle denize dökülen su fazlası toplanıp Güzelyurt bölgesine getirilerek 25 milyon metreküplük havuz olacak. Yazın da narenciye bahçeleri sulanacak. Yer altı sularına tuz karışması sonucu narenciye bahçeleri kurumaya başlamıştı. Projenin büyük bir bölümü Türk malları üzerine inşa edilecekti. Kıbrıs Türk ve Rum yönetimi bir nevi anlaşmaya vardılar. Ben ve iki arkadaşım 1974 Barış Harekatı’na kadar Türk tarafını temsilen o projede çalıştık. Proje bitmek üzereyken Barış Harekatı oldu.

 

“Politikada olma zorunluluğu hissettim”

Harekatla birlikte ne yapacağımızı düşünürken, Denktaş Bey görev verdi, Enerji ve Doğal Kaynaklar Bakanı olarak atandım. Dolayısıyla siyasete girmiş oldum. Mart 1976 seçimlerine kadar Eğitim Bakanlığı’na da vekalet ettim. Sonra seçimlere girdik. O seçimlere girerken kendimi politikada olma zorunluluğunda hissettim. 1976 seçimlerini kazandım. Mart 1978’e kadar Enerji ve Doğal Kaynaklar Bakanı olarak devam ettim. Mart 1978’de Eğitim Bakanlığı’na atandım. Aralık 78’de Dışişleri ve Savunma Bakanı oldum. Cumhuriyetin ilanından sonra kurucu Meclis’te Anayasa Komitesi Üyesi olarak görev yaptım. KKTC Anayasasının Meclis’te görüşüldüğü süre üyeydim. 1985 seçimlerinden hemen sonra Dışişleri ve Savunma Bakanı olarak atandım. 1993’ün sonuna kadar bu görevde kaldım. 1998’in sonuna kadarda milletvekili olarak görev yaptım.

 

Soru: O kadar aktif olduğunuz bir dönemde niçin politikadan çekildiniz?

Tek bir neden ortaya koymak zor! 30 yıla yakın siyaset yaptım ancak yapmak istediğim bazı şeyleri yapamadım. En büyük hayalim ülke demokrasisinin arzu ettiğimiz noktaya gelmesiydi ki, geldiğini söyleyemem. Ülkenin çeşitli sorunları vardır. Bunlarda doğaldır ama ne yazık ki kolayca çözülebilecek sorunlarımızı çözmüyoruz, çözemiyoruz. Bunlardan biri ve en önemlisi çevre sorunudur. Ülkemiz büyük bir çevre kirliliğiyle karşı karşıyadır. Doğal güzellikleri tahrip edilmektedir ve bu kirlilik/tahribat her geçen gün katlanarak devam etmektedir. Ülkemizin bazı zaaflarından yararlanmak isteyen rantçılar adeta ülkeyi tahrip etmek için saldırıya geçmiş bulunuyorlar. KKTC halkı bu tahribatı görmeli, yasal ve anayasal haklarını kullanarak yetkilileri uyarmalıdır.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ