18 Kasım 2017 Cumartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Denktaş para dağıtıyorlar dediler, biz de gittik
27 Mayıs 2012 Pazar 10:18

"Denktaş para dağıtıyorlar dediler, biz de gittik"

Arkadaşlar bağırıyor, ‘kahrolsun oligarşik dikta’ diye. ‘Oligarşik dikta ne?’ diye soruyoruz”

Yurdagül BEYOĞLU

Güler yüzü rahat tavrıyla siyasete yakışan bir isim Sonay Adem. Bazen eleştiride kantarın topuzunu kaçırdığı olsa da nüktedan tavrı en acı sözünü bile örtüyor. Bu tavrını sohbetimizde de gösteren Adem, geçmişi öyle güzel anlatıyor ki, acılar hafifliyor, zorlar kolay geliyor…

 

Oysa her Kıbrıslı Türk gibi payına düşeni almış o’da. Savrulmuş oradan oraya… Allah’ın “yürü ya kulum” dediği Adem, bu içsese kulak vermiş olmalı ki, 5 yaşlarındayken evden kaçıp dağ bayır gezmenin yanı sıra, kendince 40-50 kilometrelik yolu yürüyerek gitme rekorlarını da kırmış.

 

CTP milletvekili Adem ile, bir grubun “ya ya ya şa şa şa Denktaş çok yaşa” sözleri üzerine CTP’li olduğundan, Üniversite için İstanbul’a gittiği gün sayım memurlarının evdeki 40 kişiyi görmeleri üzerine “burada insan kaçakçılığı yapılıyor” demelerine, “Denktaş para dağıtıyormuş” duyumu üzerine Saraya gidişlerinden, ipe astığı pantolon-gömleğinin ganimet diyerek alınışına kadar her şeyi konuşuyoruz.

 

“Biz kendimizi ispat etmek istemiştik”

Soru: Bu röportajda çok fazla soru yok. Siz anlatacaksınız, ben yazacağım. Sonay Adem hangi tarihte, nerede doğdu? Nasıl bir çocukluk geçirdi?

1957 yılının 3 Temmuz’unda, Baf’ın Arkimandira köyünde doğdum. 1962 yılına kadar köyde kaldım. 1962’de ablam evlenince onunla birlikte Baf’a yerleştim. Biz üç kardeşiz. Ablamdan 14 yıl sonra ben, benden 9 yıl sonrada küçük kız kardeşim dünyaya geldi. Sanırım ufaklık kazara doğdu. Annem doğayı, hayvanlarla uğraşmayı çok seven bir kadındı. Sürekli günlerini hayvanlarla ovada geçirmekten haz duyardı. Ablam benden 14 yaş büyük olduğu için doğar doğmaz beni ablamın kucağına bıraktı. Ablam için, ‘ikinci annem’ desem doğru olur. Dolayısıyla ablam evlendiğinde beni de yanında götürdü.

 

“Yengem bana süt veriyor”

Benim doğduğum sıralarda amcamın da bir kızı olmuştu. Amcamın eşi Afet yengem bayağı sütlüydü, ikimize de süt verdi. Köyde 4-5 yaşıma kadar kaldım. Çok afacan bir çocuk olduğumu hatırlıyorum. Evden kaçar, tüm dağları gezerdim. Sait diye bir yeğenim vardı. Onunla birlikte kaçardık evden. Gündüz dağ bayır gezer, karanlık çökünce korkuyla eve dönerdik.

 

“1963’te çatışmalar başladı”

1962’de kasabaya gittim ama zaten 1963’te çatışmalar başlayınca köyde bir huzursuzluk baş gösterdi. Bizim köy ağırlıklı olarak Rumların yaşadığı bir köydü.  Komşuların herhangi bir tacizi olmamasına rağmen, çevre köylerde yaşanan tacizlerden dolayı köylüler Uluçam’a göç etti ama babam köyden ayrılmadı. Bir süre daha köyde kaldı. Babam o zamanlar Orides Çiftliği’nde çalışırdı. Devlet Çiftliği… Bir gün eniştem kamyon kiralayarak, silahlarla köye gitti. Eşyaları annemle birlikte kamyona koydular. Babamı da oradan alarak kasabaya getirdiler.

 

“Babam birkaç gün okula gidebilmiş”

Ben gerek kendisinden, gerekse dedemden öğrendiğim kadarıyla babam okula birkaç gün gidebilmiş. Dedemin davarı çok olduğu için babamı okuldan alıp davara göndermişler. Altı yaşında çobanlığa başlamış babam. Çoban olarak büyüdü, evlendi.

 

“Sevgi kuşağı içinde büyüdüm”

Dolayısıyla annemlerde ablamın bulunduğu kasabaya taşınmış oldu. Yaklaşık 4-5 yıl ablamların yanında yaşadıktan sonra Göçmen evleri yapılınca oraya taşındılar ama ben ablamda kalmaya devam ettim. Eniştem de bana bir baba gibi davrandığı için sevgi kuşağı içinde büyüdüm.

 

“Türkler Mutallo denilen bir bölgede toplandı”

Zor dönemlerdi o dönemler. Baf’a çok sayıda göçmen gelirdi. Baf’ın yakın köylerinden de göç olayları olunca Türkler Mutallo denilen bölgede toplandı. 1963’den sonra ilkokula yazıldım. İlkokul’dan sonra Baf Kurtuluş Lisesi’ne gittim. Kasabaya gittiğimde en çok istediğim şey babamın bana bir top almasıydı. Futbola çok merakım vardı. Ortaokula başladıktan sonra Baf Ülkü Yurdu’nun çalışmalarına başladım. Liseyi bitirene kadarda Baf Ülkü Yurdu’nda oynadım. Üniversite eğitimi için Türkiye’ye gidince futbolu bırakmak zorunda kaldım.

 

“Kasabadan 40 kilometrelik Uluçam’a yürüdük”

Burada bir anımı anlatayım; Orta birinci sınıfa giderken yengemlerde köyden bizim bulunduğumuz kasabaya göç etmişti. Benimle aynı yaşta olan bir yeğenim vardı. Karar verdik, birlikte yayan köyümüze, (Uluçam’a) gidecektik. Uluçam kasabadan 30-40 kilometre uzaklıkta. Civar köyleri geçe geçe akşama kadar yürüyerek Uluçam’a gittik. Sanırım kendimizi ispat etmek istemiştik. “Biz yaparız” gibi…

 

“Dar bir bölgeye sıkışmanın ezikliği”

Ortaokul ve lisede yaşadığım olaylar şekillenmemde büyük rol oynadı. Gettolarda yaşamanın getirdiği eziklikle büyüdük. Özellikle Baf uzak bir kent olarak düşünülürdü. Bu bölge her açıdan mağdur bir bölge olarak değerlendirilebilir. Dar bir bölgeye sıkışmış olmamız hayatımızı etkileyen, bizi kısıtlayan bir durumdu.  Kendi içinde hesaplaşmaları olan bir yerdi. Şurası da muhakkak ki Baf o günkü Kıbrıslı Türkleri idare eden kesime yönelik olarak en önemli muhalefetin geliştiği bir yerdi aynı zamanda. Örneğin Doktor İhsan Ali bunlardan biriydi. 1963’de, çatışma başladığında İhsan Ali’nin evi Rum kesiminde kalmıştı, Türk tarafına geçemedi. Bu bende iz bırakmıştı.

 

“Baf, bir günde teslim olmuştu”

1974 yılında harekat olduğunda ben liseye gidiyordum. Baf 21 Temmuz, sabah saat 09.00 sıralarında teslim oldu. Tabi çok kötü olaylar oldu. Bir sınıf arkadaşım Mandirga denen yerde, eve bomba atılınca şehit düştü. Kasabada da epey insan şehit oldu. Bizler lise talebeleri 15-20 Temmuz tarihleri arasında silah altına alındık. Kısmi eğitimden geçtikten sonra 20 Temmuz’da çatışmaya katıldık. Çok kötü günlerdi. Teslim olunduktan sonra asker olan kısım Baf’ta esir alındı. Rum askerleri geldi biz meydanda topladılar. Sonra tekrar erkekler arasında silah altında olanları tespit edip esir olarak götürdüler. O dönem sürekli denetim altındaydık. Aralık ayında yine yeğenimle yürüyerek köye, oradan da Üsler Bölgesi’ne gittik.

 

“Yürüyüş tarzımdan kaçak olduğum belli oluyordu”

Çadırlar kurulmuştu bölgede. Benim akrabalarımın büyük bir kısmı oradaydı. 1 hafta çadırlarda yaşadım. Usandım, oradan ayrılmaya karar verdim. Limasol-Baf arasında otobüsler gider gelirdi. Beni otobüse almadılar. Karar verdim, yine yaya olarak gidecektim kasabaya. Arada Rumlar görürdü. Yürüyüş tarzımdan kaçak olduğum belli olurdu ki, laf söylerlerdi bana. Bende onlara laf atar kaçardım. Önce Uluçam’a, Uluçam’dan da otobüsle kasabaya döndüm. 27 Aralık günü gezerken ansızın arkadaşım, “bugün bir grup insan Kuzey’e geçecek. Rehber 13 bin lira ister” dedi. Freca’ya gideceğiz, oradan da Kuzeye. Bir otobüsçü vardı. Onun otobüsüne bindik, gittik, kahveye geldik.

 

“Yorulanlar Rum Polisi tarafından yakalanmış”

Akşam öğrendik ki bizden önce giden bir grup yolda yorulmuş, yürüyüşü bırakınca Rum polisler tarafından kasabaya götürülmüşler. Bizde gece yarısı 14 kişi bir Land Rover’e bindik. Çikko Manastırı’na giden yola ulaştık. Land Rover bizi orada indirdi. Yaya olarak rehberle yürüyüşe başladık. Aralıksız yağmur yağıyordu. Gece çok üşüdük. Ertesi gün saat 14.00’e doğru Türk bölgesine ulaştık. Bir gece Lefke’de yatırdılar bizi. Arkadaşlara geri dönmeyi önerdiysem de önerim kabul görmedi. Daha sonra Güzelyurt’a gittim. Yola çıkarken bir çantaya pantolon gömlek koymuştuk. Yorulunca bunları attım. Üzerimdekilerle Kuzeye geçtim. Cebimde de 14 lira var. 13 lirası rehberin, Kuzeye gelince “1’er lira daha verelim” deyince o parada gitti. Cepte hiç para kalmadı. Gece yatmadan üzerimdekileri yıkadım. Sabah kalkıp tekrar giyeceğim. Sabah bir baktım ki akşamdan astığım pantolon gömlek ipte yok. Sordum, “ganimet diye aldılar” cevabı geldi. Arkadaşım pantolon gömlek verdi. Geçici olarak onları giydik.

 

“Denktaş’a gidin, o para veriyor…”

Cepte beş kuruş yok. Arkadaşlarla kara kara ne yapacağımızı düşünüyoruz. Birisi “Denktaş’a gidin de para verir” dedi. Biz üç kişi Denktaş’a gittik, Saraya… Kapıda “ne istersiniz” diye sordular. Biz anlattık. Denktaş’a “gençler Baf’tan gelmiş” dediler. Denktaş “çocuklar hoş geldiniz” diyerek bizi oturttu. Yanında da dönemin Milli Eğitim Bakanı var. Denktaş sordu, “Ne var ne yok…” Biz cevapladık, “cebimizde para yok. Para dağıttığınızı duyduk, geldik” dedik. “Duydun” dedi yanındaki Milli Eğitim Bakanına: “Kara kaşıma kara gözüme gelmezler…” Baf’ın ne durumda olduğunu sordu. “Kötü durumda. Karaborsa aldı yürüdü. Filan şirket şekerleri saklar pahalı satsın diye…” dedik.

 

“Denktaş cüzdandakinin hepsini bize verdi”

Denktaş cüzdanı çıkardı, “alın” dedi. Cüzdan şişkin… Sağlam para sandım. Açtım cüzdanı 12 lira. “eksiktir” dedim. “15 olacaktı…” “Bölüşün” dedi Denktaş. Milli Eğitim Bakanı “yarın gelinde size 5’er lira vereyim” dedi. Ertesi gün Milli Eğitim Bakanı’na gittik, 5’er lira daha aldık. Liseyi Güzelyurt Kurtuluş Lisesi’nde tamamladım. Dündar Makinist derler eniştemin akrabası, onun evinde 4 buçuk ay kaldım. Yerleşenler çoğaldıkça insanlar düzen kurmaya başladı. Baf Ülkü Kulübü bir Omorfo karması oluşturdu, ona katıldım. Üniversiteye giriş sınavına katıldım.

 

“Üniversiteye gitmek yerine kalıp futbol oynamak istedim”

Kontenjandan Türkiye’ye gitme hakkı kazandım ama ben Türkiye’ye gitmek yerine, burada kalıp futbol oynamak istiyordum. Benim hocam (antrenörüm) Üner Berkalp Türkiye’ye gitmeyeceğimi duymuş, bir gün kahvede otururken yanıma geldi. Hemen ayağa kalktım. O dönem öğretmenlere büyük saygı vardı. Bana kahvenin orta yerinde “Sen Türkiye’ye gitmiyormuşsun. Niye?” dedi. Ben de kalıp futbol oynamak istediğimi söyledim. Bana “antrenör benim. Eğer Türkiye’ye gitmezsen seni takıma almayacağım” cevabını verince çok üzülmüştüm ama şimdiki aklımla düşününce hocamın ne kadar iyi bir iş yaptığını anlıyorum.

 

“Burada insan kaçakçılığı var…”

O dönem bizimkiler Mağusa’ya yerleşmişti. Babama “bana para ver, Türkiye’ye gidiyorum” diyerek yola düştüm. O dönem talebeler önce Ankara’ya gitmek zorundaydı. Ankara’da gerekli işlemleri yerine getirdikten sonra okuluna giderdi. Biz o yıl Kıbrıs’tan 40 kişilik bir arkadaş grubuyla Ankara’ya gitmiştik. Ertesi gün İstanbul’a gideceğiz ve İstanbul’a gittiğimiz gün sayım var. Bizi Merter’de Ferdi Bey’in (Ferdi Sabit Soyer) evine götüreceklerdi. Sabaha karşı 40 kişi eve girdik. Evde de 6-7 kişi kalıyor. Sayım memurları eve geldiğinde hayretten donakaldı. Yazdılar, yazdılar. Memurun biri tuvalete gitti. Kapıyı açtı “aaa burada da var” diyor. Bir başka arkadaşı yatakta gördüler. “Burada insan kaçakçılığı yapılıyor” diye evden gittiler.

 

“Ev sahibi sabah erkenden kapıya dayandı”

Nüfus memurları her gittikleri evde “şu evde 40 kişi kalıyor” demiş olmalı ki, ev sahibinin kulağına gitmiş. Evde 40 kişiden fazla kişinin kaldığını duyan ev sahibi sokağa çıkma yasağı kalkar kalkmaz kapıya dayandı. Şu an nasıl ikna ettiğimizi hatırlamıyorum ama uzun bir süre o evde kaldık. Öğrenci hareketin liderlerindendi Ferdi Bey. O günden itibaren sağlam bir dostluk oluştu aramızda.

 

“Tepki üzerine CTP’li oldum”

Soru: Siyasi görüşünüzde Ferdi Bey’in etkisi oldu mu?

Burada 1973 yılına dönmem gerekiyor. 1973 yılında bizim evde tartışmalar var. Eniştemin kardeşi yeni kurulan ve ilk kez Kıbrıslı Türkler içinde oluşan bir partiye giriyor. Bu tedirginlik yaratıyor. Çünkü yönetim tarafından bu partiye karşı itici bir refleks var. 1973 yılında Cumhurbaşkanlığı muavini seçimi gündeme gelince Ahmet Mithat Berberoğlu aday oldu. Bir gün bizde arkadaşlarla Baf meydanında gezerken baktık bir adam elinde mikrofonla konuşuyor. Karşı tarafta da bir grup “ya ya ya şa şa şa Denktaş çok yaşa” diye bağırıyor. Bu bizde tepki yarattı.

 

“CTP’li olmaya karar verdik”

Bu tepki nedeniyle biz o gün CTP’li olmaya karar verdik.  O zaman siyaset nedir bilmiyorduk. Kuzeye geçtikten sonra CTP’ye üye olduk ve Türkiye’ye gittiğimizde net olarak sol kulvardaki mücadele içinde yerimizi aldık. 12 Mart muhtırasından sonra yeni yeni örgütlenmeler vardı. İstanbul’da İKÖK oluşmuştu. İKÖK o dönem yığınsal bir hareketle mitinglere katkı koydu. O dönemi TC demokrasisi gelişmesi anlamında değerlendirirsek Kıbrıslı Türklerin büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Ağırlıklı olarak burs ve yurt konularında demokratik taleplerin uygulanmasına katkı yapmak üzere başta işçi sınıfı olmak üzere diğer demokratik hareketlere destek verdik.

 

“Arkadaşım yolda giderken vuruldu”

Okula girdiğimin ilk günü ansızın birileri geldi ve “herkes amfide toplansın” dedi. Amfinin nerede olduğunu bilmiyoruz. ‘Takılalım birilerinin peşine, gidelim’ dedik, gittik. Amfi dolmuş taşmış. Birisi sağlam bir nutuk salladı. İsmi Bülent Uluer’miş, sonradan öğrendik. Uluer, “İTÜ’de iki genç öldürüldü. Karşımıza polis çıkarsa barikatları devireceğiz. Gerekirse silah kullanacağız” deyince biz arkadaşlarla “nedir oğlum bu… Nereye geldik” diyoruz. Neyse, sürüden ayrılanı kurt kapar diyerek bizde gittik. Arkadaşlar bağırıyor, “kahrolsun oligarşik dikta” diye. “Oligarşik dikta ne?” diye soruyoruz. O sloganları ata ata Tarlabaşı’na geldik. Bir baktık ki panzerler kuşatmış her tarafı. Arkama döndüm birileri silah atıyor. Koşarak uçuruma benzeyen bir yerden atladık ve kaçtık. Böylelikle İstanbul’da da sol hareketin içine girmiş olduk. Tabi bu bizim tasvip ettiğimiz bir siyaset şekli değildi.

 

“Gergin günlerden geçtim”

Gergin günlerdi. Yolda yürürken ne olacağı belli değildi insanın. Mehmet Onur diye bir ev arkadaşım vardı, vuruldu. 1977’nin kanlı 1 Mayıs’ı var. Bu 1 Mayıs belleklerimizde büyük iz bırakmıştır. Çok kötü bir gündü. İnsanın üzerinden panzer geçtiğini görmek kadar kötü bir görüntü olmasa gerek diye düşünüyorum. Gergin günlerden geçtim.

 

“Sabahattin İsmail, Ferdi Bey’in ev arkadaşıydı”

Yine Ferdi Bey’in evine dönecek olursak, Sabahattin İsmail’de bizimle aynı evdeydi. İsmail’le aynı odada iki yıl kaldık. Buraya geldikten sonra İsmail doğru yolu buldu herhalde. (Gülüyor) Buraya gelince fikir ayrılığı oluştu. Daha sonra sağ cenahta yol aldı.  

 

 

“Çocuklara dönük olarak bir eksiklik hissediyorum”

 

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

Eşimle 1979 yılında askerliği bitirdikten sonra tanıştım. Eşim CTP Yönetim Kurulu Üyesi bir arkadaşın yanında sekreter olarak çalışıyordu, öyle tanıştık. Kısa bir süre sonrada evlenme teklif ettim, istettik aldık. 1980 yılının Şubat ayında nişan olduk, 1981 yılının 18 Ekim’inde de evlendik. Üç çocuğumuz oldu. Bir oğlum, iki kızım var. İngiliz usülü yaptık çocukları, arka arkaya. 1982-84-86 doğumlular. Çocukların arka arkaya olması güzel ama üçü birden üniversiteye gitti. Üçü de ayrı şehirlere. Biri Ankara, biri İstanbul, biri İzmir’e… O açıdan çok zorluk çektik. Oğlum okulunu bitirdi, doktor oldu, evlendirdik. Birde torunum var. Bir kızım Sosyoloji masteri yaptı. Küçük kızım Haziran’da bitiriyor. Psikolog olacak. Çocukların büyümesinde hanımın büyük emeği oldu. Liseyi çocuklarla birlikte bitirdi. Çok dikkatliydi. Çocukların her şeyiyle eşim ilgilenirdi.

 

“Çocuklar sitem ediyor”

Çocuklar zaman zaman sitem ediyor, “seni hatırlamıyoruz baba” diye. 80’li, 90’lı yıllarda medya şimdiki gibi güçlü olmadığından siyaset yapmakta zordu. O zaman gezerek anlatmak zorundaydınız. Fakir bir parti olduğumuzdan, aracı olan arkadaş sayısı azdı. O açıdan çocuklara dönük olarak bir eksiklik hissediyorum.

 

“Sen burayı komünist yuvasına mı çevireceksin”

 

Şunu da anlatayım; Ben askerliği bitirdikten sonra Mağusa’da Gümrük’e müracaat ettim, beni aldılar. Yerel seçim süreci başlamış bende aktif olarak CTP adına çalışıyordum. Askerliği bitirince Maraş’ta ocak başkanı olmuştum. Sürekli “bırak başkaları uğraşsın” diyerek tehdit ediyorlardı beni. Seçim bitti Pazartesi işe gittim. “Müdür Bey seni istiyor” dediler. Kamran Beydi müdürümüz. Bana bir belge uzattı. “Al imzala” dedi. Baktım, “görülen lüzum üzerine işinize son verilmiştir” diyor kağıtta. “Ben buna imza atmam. Gerçek sebebi söyleyin” dedim. “Ne!” dedi… “Sen burayı komünist yuvasına mı döndüreceksin?” O zaman imzaladım. Uzun süre işsiz kaldım. Eve gidiyorum suratım aşağıda, nişanlımın yanına gidiyorum suratım aşağıda. Para teklif ederler, daha da canım sıkılır.

 

“Arkadaşım pazarcılık yapalım dedi”

Mehmet Kılıç diye bir arkadaşım vardı. “Gel pazarda bir dükkan açalım, sebze satalım” teklifini yaptı. “Ben bağırmam ama” dedim. Arkadaşım “sen bağırma, ben bağırırım” dedi. 7-8 ay manavlık yaptık. Gören, “ne bu, olur mu” diyor. Açık pazarda faaliyet gösteren Seracılar Kooperatifi diye bir kooperatif vardı, 8 ay sonra orada çalışmaya başladım. 1983 yılının ortalarına kadar orada çalıştım. Tökezlemeye başlayınca toptancı bir arkadaşımın yanına geçtim. 1984’de CTP Mağusa İlçe Başkanı seçildim, profesyonel olarak partide çalışmamı istediler. Ondan sonra partide profesyonel çalışmaya başladım. 12 Aralık 1993 erken seçimlerinde parlamentoya girdim. O gün bugündür de parlamentodayım. İki hükümette, 2005 CTP-DP ve CTP-ÖRP hükümetleri döneminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak görev yaptım.

 

Soru: Ablanızla ilişkiniz yine eskisi gibi mi?

Ablam benim bir tanemdir. Şimdi torunu evlendiği için Londra’da. Benim ilk yeğenimle aramda 5 yaş olduğu için bana adımla hitap ederdi. Ablamın diğer çocukları da ona bakarak, “Sonay” dediler yıllarca. Bundan 10-15 yıl önce bir karar almışlar, dayıma dayı diyelim diye. Şimdi dayı demeye başladılar. 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ