21 Kasım 2017 Salı
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Biz arabaya binince Makarios bir oh çekti”
16 Mart 2012 Cuma 14:28

“Biz arabaya binince Makarios bir oh çekti”

Kıbrıs Türk mücadele tarihinin en önemli isimlerinden olan Ayten Berkalp’le yapılan söyleşinin ikinci bölümünü yayınlıyoruz

Yurdagül BEYOĞLU

O bir yıldız. Hem de Türkiye çapında bir yıldız. Çok genç yaşında Türkiye’de zirveye ulaşmış sarı-lacivert formasıyla nice başarılara imza atmış bir isim Dr. Ayten Berkalp. Sporun ardından Kıbrıs tarihine de adını yazdıranlar arasında yine Ayten Berkalp’i görürüz. O, yokluk ve karanlık dönemlerin yardım meleği oldu ve Kıbrıs tarihine adını altın harflerle yazdırdı.

 

Kıbrıs Türklerinin en kötü dönemlerinden olan 60’lı yıllar Dr. Ayten Hanım’ın vatanı ve insanları için fedakarca uğraş verdiği ve tarihe adını yazdırdığı bir dönem olur. Yoklar döneminin yaşandığı bu yıllarda, Kıbrıslı Türk öğrenciler Türkiye’deki eğitimlerini yarıda keserek vatanları için savaşmaya gelirler. Dr. Ayten Salih, bu korkunç ve zor dönemde bir doktor olarak dağa çıkarak mücahitlere yardımcı olmaya talip olur. Ve talebi kabul edilir. O artık bir mücahittir. Beşparmak dağlarını adım adım gezerek arkadaşları ile birlikte yaralı yuvaları kurdu ve yaralı insanları tedavi etti. Kıbrıs Türk halkının özgürlük mücadelesine gönüllü olarak katılan Dr. Ayten Salih, erkek-kadın çoluk çocuk tüm arkadaşları ile birlikte bugünkü devletin temelini atanlar arasında yer aldı…

 

Kıbrıs Türk mücadele tarihinin en önemli isimlerinden olan Ayten Berkalp’le yapılan söyleşinin ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

 

“Ameliyat olacak hastanın yatağını aldılar”

Pazartesi günü akşama kadar çalıştım. Sabah çıktığımda karşımda bir erkek hastabakıcı, bir de hasta. “Sen kimsin” dedim hastaya. “Menteş Zorba” dedi. O gün ameliyat olması gerekiyormuş ama yatağını almışlar. Diğeri hastabakıcı Veli Hüseyin. Hüseyin gece nöbetinden çıkmış. “Ne olur bizi Türk tarafına gönder” diyor. Kapılar tutulmuş. Kendim gidemiyorum ki onları göndereyim. Çatışma ortamından geçmek mümkün değil. Onları kendi daireme götürdüm, kilitleyip gideceğim. Öğlen iki hemşireye telefon açtım, “lütfen bu çocuklara yemek götürün” diye. Yemek gitti. Başhekim beni aradı “kızlarla oğlanlar senin odanda ne yapıyor” diye soruyor. “Ne yapacaklar, yemek götürdü kızlar” dedim. İki saat sonra başhekim tekrar aradı, “o çocuklar rahat değildir orada. Belki onları Türkan hanımın lojmanına göndeririz.” Çocuklara Başhemşire Türkan Hanımın yanına gitmek isteyip istemediklerini sordum.

 

“Hasta ve hastabakıcıyı öldürdüler”

Çocuklar “burada korkuyoruz, gidelim” dediler. İçim rahat değil ama Türkan Hanıma “koru” diyerek çocukları devrettim. Ben tekrar ameliyathaneye gittim. Yarım saat geçti geçmedi, ikinci derecedeki başhemşire geldi, “çok kötü bir şey oldu” dedi. Çocuklar Türkan hanımın dairesine giderken dört kişi tarafından delik deşik edilmiş. Bu dört kişiden biri hastanede mekanik işlerini yapan bir kişiydi. Daha sonra bu dört kişi bir Türk hemşirenin arkasına geçmişler. Bir Rum beni aradı, “Şefika Mahmut’u öldürüyorlar” diye. Koştum, Şefika’yı kaptığım gibi ameliyathaneye götürdüm. Başhemşireyi gördüm, gözler şiş. Bir EOKA’cı hemşire geldi Adı Atena. Dedi ki “ben tasvip etmiyorum. Hastanede hasta ve hasta bakıcı öldürülmez…”

 

“İki çocuğun sorumluluğunu aldım öldürüldü…”

Çarşamba günü Jet uçakları geçti alçaktan. Akşam, odamda oturuyoruz arkadaşlarla. Camdan aşağı bakınca aşağıda bir Türk odacı gördük. Saklanmaya çalışıyor. İlgisini çekmek için çarşaf salladık. Bizi gördü, hastanenin arkasından onu odamıza aldık. Kapı çalındıkça onu yatağın altına, ya da dolaba saklıyoruz. Gece saat 8’de beni aşağıya çağırdılar. İndim aşağı başhemşirenin yanında Makarios. Başhemşire Makarios’a “Doktor hanım burada. Ben iki çocuğun sorumluluğunu kabul ettim, öldürüldü. 20-30 kişinin sorumluluğunu kabul etmiyorum” dedi. Makarios bana Rumca bir şeyler söyledi. Ben, “İngilizce konuşun lütfen” deyince, “Hükümet doktorusun Rumca bilmiyor musun” diye sordu. Ben onun üzerine “biliyorum ama hastalarla konuşacak kadar” dedim.

 

“Makarios, sizi kurtarmaya geldim dedi”

Makarios bu kez İngilizce olarak “sizi kurtarmaya geldim, saraya götüreceğim” dedi. Ben Sarayı, resmi saray sandım. “Beni hastanede öldüremediniz, sarayda mı öldüreceksiniz. Gelmiyorum” dedim Makarios’a. O bana “ben bir devlet adamıyım. Aynı zamanda din adamıyım. Ben insanları öldürmem. Buraya da sizi kurtarmak için 30 polisle geldim” dedi. O zaman ciddi olduğuna inandım, “tamam” dedim. Meğer Makarios bizi resmi sarayına değil de, dini sarayına götürecekmiş. Bizi İngiliz elçiliğine teslim etmesini söyledim. Hastaneden çıkıp, sarayda kısılmak istemiyordum. Noel gecesiydi. Makarios “eminim İngiliz konsolos Noel yemeğindedir” dedi. “Ona telefon edebilirsiniz” dedim.

 

“Ölüm korkusu geçince cesaret büyüyor”

İnsan bir şeyden önce korkar. O korku geçince “nasıl olsa öleceğim” der. Bende öyle olmuştum. O yüzden Makarios’la rahatça konuşuyordum. Makarios “Ok. Elçiye telefon edin” dedi. Başhemşire gitti, konuştu, “tamam” dedi. Kızlara, “hadi çıkıyoruz” dedim. Kısa kollu gömlek, ayağımda sabolarla çıktık. Makarios’un arabasına bindik. Bir yanına ben, bir yanına Türkan hanım. Arabaya bineceğimiz zaman odacıyı fark ettiler. “Bu kim” dedi Makarios. “Bizdendir, oda bizimle gelecek” dedim. Makarios “tamam ama bizim arabada değil, arkadaki polis arabasında gelsin” dedi. İtiraz etmedim.

 

“Biz arabaya binince Makarios bir oh çekti”

Biz arabaya binince Makarios “ohh” çekti. Çünkü 30 kişi hastanede öldürülürse tüm dünyaya rezil olacaktı. Geceyi Makarios’un sarayında geçirdik. Türkan Hanımla benim için iki şilte yollamıştı. Biz hepimiz bir arada kalmayı tercih ettik. Sarayın içinde mehter marşıyla yürüyüşümüzü hiç unutmuyorum.

 

“Çocuklar annelerinin kollarında can vermişti”

Lefkoşa’ya gittiğimde Kumsal katliamı yeni olmuştu. Daha kaldırılmamıştı cenazeler. Ben gördüğümde kadın ortada. Bir çocuk bir kolunda, diğeri öbür kolundaydı. Dört-beş gün kavga kıyamet dayanmıştım ama bu manzarayı görünce hıçkıra hıçkıra ağladım. Baskın Türkler tarafından yapıldı demişlerdi. Oysa orada kapının arkasında kalarak kolunu kaybeden kadın bana Rumların nasıl eve girdiklerini, “Bello Türko” diye nasıl bağırdıklarını anlatmıştı. Yaşayan bir tanık. Medyayı haberdar ettik.

 

“İlk kez bayrak bayrak bayrak anonsunu duydum”

O akşam, yani 25 Aralık günü, “Bayrak, bayrak, bayrak” anonsunu duydum. 25 Aralık 1963’de, böyle zor ve kötü şartlar altında Bayrak radyosu yayın hayatına başlamıştı. Lefkoşa’da özel Adiloğlu kliniğinde çalışmaya başladım. Lefkoşa’da evim yok. Muayene masasında yatıyordum. 3-4 gece doktor bey bana evini açtı. Ev soğuktu, hasta oldum. Daha sonra bir başka arkadaşımın evinde kaldım. Bir ay sonra Baf hadiseleri çıktı. Apar topar zırhlı araçlarla Baf’a gittik. Doktor Adiloğlu ve karısı ile birlikte, Doktor Yüksel Dana da Baf’a gitti. Yanımızda anestezi masası da götürdük. Baf’ta 10-15 gün kaldık. Biz ayrıldık, Yüksel Dana biraz daha kaldı.

 

“Gönüllü doktor aradılar”

Nisan’da Rumlar Saint Hilarion’u almak istediler. Askerleri oraya yürüdü, bizim pozisyonumuz düştü. Olaylar üzerine gönüllü doktor aradılar. Ben gönüllü oldum. 24 Nisan’da Boğaz Hastanesine gittik. Orada dört yıl sürecek dağ maceram başladı. Dağ bölgesi gayet iyi organize oldu. Rumlar oradan geçip Lefkoşa’ya inemediler. Ancak BM kontrolünde inebiliyorlardı. Rumlar, öldürdükleri şahısları dağlara atmışlardı. Kanadalı askerler bizim için izin almışlar. Bir Mayıs günü ölülerimizin cesetlerini alacaktık. Rumlar cesetleri vermek istemeyince arabadan inmeden geri döndük. Arabamız koyunların taşındığı bir ambulanstı. Şoförümüzde saralı. Ben şoför hastalanırsa arabaya müdahale edecektim.

 

“Rumların pozisyonunun krokisini çizdim”

Cesetleri alamamıştık ama Rumların pozisyonunu gösteren krokiler çizip, bunu komutana getirmiştim. Bu dağları karış karış biliyorum. Görevim de bu dağın arkasındaki hastalara bakmak değil, siperlere ilk yardım yuvaları kurmaktı. Tüm mücahitlere savaş paketi hazırlamıştık. Steril kağıtlara sarılı bu paketleri her mücahidin kemerine sardık. Sadece üç-dört ayda bir sıra bana geldiğinde Baf’a gidiyordum.

 

“Dağı üç saatte inebildik”

Bir gün Zeytinlik’te hamile bir hanım doğum yapamıyor ve hayati tehlikesi var. BM kadını aldı, önümden geçerek Lefkoşa Hastanesi’ne götürdüler. Komutan emretti: “Bu köye gideceksin ve tüm kadınları muayeneden geçireceksin.” Yanımda Ünal Teğmen, Zorlu Bey, hemşire hanım ve 15 yaşında Hasan diye bir çocuk vardı. Bize bir eşek verdiler. Dağı üç saatte inebildik.

 

“Kadınlar ve çocuklar çalıştı”

Komutanımız Fırtına bey, “Zeytinlik Köyü’nü Beyaz eve bağlayabilirsek çok iyi olur” dedi. Burada ciplerin geçebileceği stabilize bir yol olursa hastaları Zeytinlik’ten Beyaz eve, Beyaz evden Boğaza indirebilecek, hastaneye ulaştıracaktık. Köyde kadınları uyardık, “yol yapacağız” diye. Erkeklerin çalışması dikkat çektiği için kadınlar çalışmaya başladı. Buna rağmen Rumlar “Türkler siper kazıyor” diye şikayet ettiler. “Biz buraya siper değil, hastaları hastaneye taşıyacak yok yapıyoruz. Askeri amaç için kullanmayacağız” dediysek de ikna edemedik.

 

“Kadınlar yola yattı”

Bizi durdurmaya çalıştıklarında kadınlar yere yattı, “hadi geçin üzerimizden” dedi. Bir kitap okumuştum. Hintliler Bombay’a gelen İngilizlere geçit vermiyor, “haydi geçin üzerimizden” diyordu. Bizi bu kadar inatçı görünce çok fazla direnemediler, bizde o yolu yaptık. 1967’de bir olay oldu. Ondan sonra ateşkes ve Lefke’den Erenköy’e gidiş.

 

“Barikatlardaki işkence”

O zamanlar yollarda barikatlar vardı. Barikatlar saat akşam 8’de kapanırdı. Bir kez dışarıda kalmış, ertesi gün ameliyatım olduğunu, mutlaka geçmem gerektiğini söyleyerek geçmiştim. Utanç barikatlarını ilk Rumlar yaptı. Sonra da “Türkler barikat koydu” diye dünyaya şikayet ettiler. Lefke’den Erenköy’e birkaç barikat vardı.

 

“Helikopteri yaylım ateşine tuttular”

Bir gün acil vaka için çağrıldım. Gittim, bir mücahit apandisiti tarif ediyor. Akşam oluyor, çocuğu acil Lefkoşa’ya götürmem lazım” dedim.  Telefonu aldım, helikopter çağırdım. Sedyenin üzerine bağladık çocuğu. Tam helikoptere bindirdik ki tepedeki Rumlar yaylım ateşine başladılar. Arkamdaki BM çavuşunun itmesiyle upuzun yere yıkıldım. Kurşun yağmuru altında helikopter havalandı. Bir dakikada Erenköy simsiyah oldu. Çatışma başladı. Bizimkiler vur emri almadıklarından beklediler. Meğer helikopter gelince sancaktar değişiyor sanarak ateş açmışlar.

 

“Onlar Türk askeri değil, öğrenciler”

Oradaki İrlandalı, Türk askerinin disiplinine hayran olduğunu söyledi. “Bir dakikada herkes mevziiye gitti” diyordu. Ben “bunlar Türk askeri değil” dedim. “Peki kim…” Bunlar vatanını korumaya gelmiş cesur üniversiteli gençler. Acaba Mehmetçiği görseniz ne diyeceksiniz” dedim.

 

“Sancaktar olarak takdim edildim”

1967’de İngiltere’ye gittim ve anestezi ihtisasımı İngilizce olarak tamamladım. 1971’de başhekim oldum. 1974-75’de bir yıl Rum işgali altındaki hastanede görev yaptım. 10 ay muayene masasında yattım o dönem. Hem başhekim, hem Güney temsilcisi, hem de Sancaktarlık görevini vermişlerdi. Beni askeri bölgeye götürdüler. Necdet Ünel bey beni ikinci Bayraktara takdim etti. “Bundan sonra doktor olarak değil, mücahide olarak görev yapmaya hazırdır” dedi. O zaman kadar Kıbrıslı Türkler Sancaktarlık yapmıyordu. Dolayısıyla çok önemli bir payeydi.

 

“Rumların cirit attığı hastaneye götüremem”

Ben teşekkür ettim. Bana verilen görev belgesini Rumların cirit attığı bir hastaneye götüremeyeceğimi söyledim. “Ben bu görevi yapmak istiyorum. Yeter ki ne istediğinizi söyleyin” dedim.

 

“Baf Sancaktarını kaçırma olayına ‘patates’ denmişti”

Baf Sancaktarını kaçırma olayına “patates” demiştik. Başhemşire Cemaliye hanımın eşi Doktor Halim Hocaoğlu, Baf Sancaktarı’nı hasta gibi yanına oturtarak kaçırmıştı. Cemaliye Hanım da düşmeyen köylere ambulansla silah taşıyordu. Bu görev çerçevesinde birçok silah, mermi, el bombasını ambulansı ile Mağusa’ya taşıyan Cemaliye Hanım ve eşinin çok büyük yararlılıkları olmuştu. Herkes “çok iş yaptık” der ama bu çift gerçekten çok iş yapmıştı.

 

“Rum polis komutanına iki kilo patates”

Sancaktarı kaçırma olayından sonra telefon açtım, “patates olayı tamam” dedim. O akşam hastane basıldı. İki- üç polis komutanı geldi. Hiç neden yokken patates konusunu açtılar. Hemşire hanımın mimikleri belli edecekti ki, hemen önüne geçtim, “aa sizde mi patates bulamıyorsunuz? Bizde son gidişimizde hastalara püre yapacak patates bulamadık. Denktaş Bey söz verdi. İlk fırsatta bir kamyon dolusu patates gönderecek. Eğer bu sırada hemen gelirse size de iki kilo getireyim” dedim. Adamlar şaşırdı tabi… Onlar gider gitmez telefona sarıldım. Güner Necat Hanım ilk mücahidelerdendi, onu aradım ve “Şimdi iki polis komutanı gitti. Ben patates işini hallettiğime göre acele patates gönderin. 2 kiloda polis komutanlarına vereceğiz” dedim.

 

“Hastaneye gelen patates kamyonu”

Ertesi sabah saat 06.00’da patates dolu iki BM kamyonu hastane bahçesine girdi. Ben iki kilo patatesi doldurup polis komutanına verdim. Bu şekilde durumu kamufle ettik. TMT’de istihbarat görevindeydim ya, kaç kez Rum limanına gidip “acaba ne silah geçiriyorlar” diye gidip bakmıştık. Bazı Rumlar kaçak eşya almaya geldiğimizi sanıyorlardı. Ben casus sanacaklarına öyle sansınlar diyordum.

 

“Güney’de nelerle uğraşıyorduk”

1974-1975’de Kuzey’de bayram yapılırken, biz Güney’de nelerle uğraşıyorduk! Esirler çok kötü durumdaydı. Önceleri yiyecek verilmedi. Çok kötü muameleye maruz kalıyorlardı. Tabur komutanım 12 yaşındaki çocukla, termos içinde esirlerin, ölenlerin listesini göndermişti. Kuzeye gitmek çok zordu. Kişiler farklı yollardan Kuzeye geçmek istiyordu. Çünkü Kuzeye geçmek yasaktı. Klerides adanın ikiye bölüneceğini anladığı için buna izin vermiyordu. “Biz size hayatı kolaylaştıracağız” diyorlardı. Adamlar Kuzey’de, kadınlar Güney’de… Kimileri kürekle, kimileri rallicilerle anlaşarak Kuzeye gelme savaşı veriyordu. Bu yolda ölen çok insan olmuştu. Ben 20 Temmuz 1975’de Kuzey’e gelmiştim.

 

“Limasol Sancağı geçerken ağladım”

Ben törende Limasol Sancağı geçerken geride bıraktıklarım için ağlamaya başladım. Neden ağladığımı sordular. Turhan Fevzioğlu vardı resepsiyonda. “Güney’de 13 bin kişi var. Efendim Güney’deki Türklerin Kuzeye geçmek istemediğini mi sanıyorsunuz” dedim Fevzioğlu’na. Yanında bulunan Denktaş Bey çok şaşırdı. “Kusura bakmayın Ayten Hanım. Bir yıldır Güney’de izin almadan çalışıyor. Muayene masasında yatıyor” diyerek Turhan Fevzioğlu’na açıklama yaptı.

 

“Özgürlük göçü adı altında gönderildi”

Daha sonra Güney’de kalanlar “Özgürlük Göçü” adı altında Kuzey’e geçirildi. 1975 sonlarında Sağlık Bakanlığı Müdür Muavini, 1978'de Sağlık Müsteşar Vekili, 1982'de de Sağlık Müsteşarı oldum.  Onun yanında 1976’da Lapta Huzurevi’ni, 1978 yılında Lefkoşa Devlet Hastanesi’ni, 1981’de Barış Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ni, 1982’de hemodiyaliz ünitesini, 1983’de koroner ünitesini, 1988’de 10 yılda tamamlanan Thalasaemia merkezini hayata geçirdik. 1990’da ise kanser radyoterapi merkezini kurduk. Sağlık merkezlerinin sayısını 14’e çıkardık. Muazzam faal bir dönem geçirmiştik. 15 yılın sonunda, projelerimi tamamladığım için ayrıldım. Bu dönemde Türkiye’den büyük yardımlar aldık. 1995 yılında Rauf Denktaş tarafından Kamu Hizmeti Komisyonu’na atandım. 9. yılın sonunda o görevden ayrıldım. Komisyondaki son üç yılımda maaş almadan çalışmıştım.

 

“Gönüllü kuruluşlarda da yer aldım”

Bunların yanı sıra birçok gönüllü kuruluşta da yer aldım. 1970-71’de Limasol’da Doğan Türk Birliği Spor Kulübü Başkanlığı yaptım.  Kıbrıs Türk Kızılay’ının, Kıbrıs Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kuruluşunda yer aldım. Limasol İzcilik Komitesi başkanlığı, Lapta Huzurevi Yönetim Kurulu Başkanlığı, Spor Dairesi Yönetim Kurulu üyeliği, 1978-94 Milli Olimpiyat Komitesi üyeliği yaptım.

 

“Müteşekkirim”

Bu vatana hizmet eden doktorlara, yöneticilere, kadınlara, erkeklerimize müteşekkirim. Onlar olmasa bu direnişi yapamazdık. Ay yıldızlı bayrak altında yaşadığımız için şükrediyorum.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ