22 Kasım 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Bir kız kardeşim olmasını çok isterdim”
01 Ocak 2012 Pazar 11:09

“Bir kız kardeşim olmasını çok isterdim”

“Evet Talat değişti, değişecekte. Taş bile değişir. Ben değişmem diyen ya yalan söyler, ya da odun kafalıdır”

Yurdagül BEYOĞLU

Karşımızda bambaşka bir Mehmet Ali Talat var. Spor giysileri, soft sohbetimize eşlik ederken geçmişi konuşuyoruz kendisiyle. Yalnız geçen çocukluğunu, kız kardeş özlemini, annesinin dört doğum yapmasına karşın bir tek kendisini kucağına almış olmasını, arabada müzik kaseti yerine dil öğrenmek için lisan kasetleri dinlemesini…

 

Unutamadığı anılar içinde Kıbrıs’tan Türkiye’ye gönderilen bir yazı üzerine TÜBİTAK bursunun kesilmesi var. “Unutamıyorum” diyor. “İyi bir öğrenciydim. Devlet bursu almadım, müracaat da etmedim fakat TÜBİTAK’ın burs sınavına katıldım, başarılı oldum. Devlet bursunun 300 lira olduğu dönemde bin 500 lira alıyordum. Bir sömestr alabildim. İkinci sömestr Eğitim Bakanlığı’ndan gelen bir yazıyla bursum kesildi…”

 

Tencere fabrikasında çalışıyor bir süre. Hammadde bulamadıkları için tencere yapamıyorlar tabi. Oturduğu yerden para kazanmanın kendisine göre olmadığını anladığında ise yağ fabrikasında çalışmaya başlıyor. “Dünyanın en yorucu işiydi” dediği yağ fabrikasında bir ay çalışabiliyor ancak.

 

Ve bahçecilik dönemi… Oya Hanım’la birlikte kestikleri narenciyeleri Lefkoşa’ya götürmek için gece 03.00’te yola çıkıyorlar ki, sabah 05.00’te teslim edebilsinler…

 

“Talat değişti” sözlerini şöyle yorumluyor Mehmet Ali Talat; “Taş bile değişir. Ben değişmem diyen ya yalan söyler, ya odun kafalıdır. Talat değişti elbet. Bunsan sonrada değişecek.”

 

Öğrenme aşığı bir lider Mehmet Ali Talat. Şimdilerde Arapça öğreniyor. “Arabamda müzik kaseti yoktur, dil kaseti vardır” diyen Talat, Audio book denen sesli kitaplardan dilini geliştirdiğini söylüyor.

 

 

Soru: Çocukluğunuzdan söz edelim isterseniz. Nerede doğdunuz, nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Girne’de doğdum. Babam Ozanköylü, annem Girneli'ydi. Bebeklik dönemimde Girne-Ozanköy arasındaydım. Çünkü annem babam bir bahçe kiralamışlardı. Bahçeyle uğraşıyorlardı. Annem doğum için teyzemin evine gelmişti. Oradan bahçemize dönüş yaptık. Bebekliğim, okul öncesi dönemim orada geçti.

 

“Yalnız bir çocuktum”

Ben tek çocuktum. Yalnız bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirdim. Kız kardeşim olmasını çok isterdim. Annem 4 çocuk doğurdu ama 3’ü ölü doğdu. Bir tek ben yaşadım. Son çocuğunu hastanede doğurduğu halde bebeğin neden öldüğünü çözemediler. Sonradan anladık ki gizli şekeri varmış ve bebekler bu yüzden ölüyormuş. Ben tesadüfen yaşadım. Annem babam bir kız çocuklarının olmasını çok istiyorlardı ama olmadı.

 

“Rumlarla Türklerin okulu ayrıydı”

Girne’ye 1958-59 yıllarında geldik. 1959 yılında ilkokula başladım. İlkokulu 23 Nisan İlkokulunda okudum. Tabi okulun adı 23 Nisan ama mekan farklıydı. Şu andaki okul o dönemde Rum okuluydu. Kıbrıs’ta Rum ve Türk okulları hep ayrı oldu. İlkokul 5’inci sınıfta iken 63 olayları başladı. Bir sömestr Girne’deki okulum kapanınca, Ortaköy’de teyzemin evinde kalarak Ortaköy ilkokuluna devam ettim.  Girne’deki ilkokul açılınca tekrar Girne’ye döndüm.

 

“Hafta sonları evde, hafta arası teyzemde”

Girne’de o dönemde ortaokul açılmıştı ancak 63 olaylarından sonra ortaokul kapandı. Dolayısıyla ortaokul çağında Lefkoşa’ya gitmeye başladım. Hafta arası teyzemde kalıyor, hafta sonu eve dönüyordum. Lise de aynı şekilde devam etti. Lise son sınıfta hem asker, hem öğrenciydim. Bizim çağı tümü böyleydi. Bölükte kalırdık. Sabahleyin okula gider, okul bittikten sonra saat 13.00’de tekrar bölüğe dönerdik. Öğrencilere en geç 4-7 nöbetini verirlerdi. Nöbetten 07.00’de çıkan öğrenci, okuluna gider, okuldan dönen öğrenci de en geç saat 13.30’da nöbette olurdu.

 

“İki yıl askerlik yapan burs alıyordu”

Bazı arkadaşlar 2 yıl askerlik yaptı. İki yıl askerlik yapan yüksek öğrenimden burs alıyordu. Orta halli bir aile olduğumuz için burs almaya ihtiyacımız yoktu. O zamanlar orta halli ailelerin burs alması ayıp bir şeydi. Şimdiki gibi harçlık olsun diye burs almazdık. O nedenle ailem “bir yıl daha durma, dönüşte yaparsın” dedi. Üniversiteye bir yıl askerlikten sonra gittim. Dönüşte askerliği tamamladım. Zaten Bizim zamanımızda askerlik bir nevi görev olarak kabul edilirdi. 74 öncesiydi ve Kıbrıs Türkü gerçek bir varoluş mücadelesi içindeydi. Normalizasyon tedbirleri yürürlükteydi. Barikatlar açılmıştı, Kıbrıslı Türkler Rum tarafına gidebiliyordu.  Kıbrıs Rum tarafı 67 olaylarından (Geçitkale, Boğaziçi) sonra taktik değiştirmişti ve Kıbrıslı Türkleri silahla yok etmek ya da kontrol altına almak yerine, yılların erozyonuyla süre içinde kontrol altına alma yönüne gitmişti.

 

“Her şey yasaklandı…”

Soru: Asimilasyon mu?

Asimilasyon kolay değil tabi. O büyük, çılgın bir iddia olur. Kıbrıslı Türklerin asimile olması kolay değildi. Çünkü dilleri farklı, dinleri farklı, gelenekleri farklı, o pek olmazdı ama erimeleri de diyebilirsiniz ama. Eriyip yok olmaları, göç etmeleri gibi çeşitli hedefleri vardı. Nitekim o Makaios’un görüşmecisi olan Klerides, -sanıyorum Meclis Başkanıydı- “Daha ne istiyorsunuz? İşte Kıbrıslı Türkler bu ülkede var ama Mecliste yok, hükümette yok. Şu anda fiilen Kıbrıs Rum Yönetimi altında tüm ülke” gibi ifadeler ortaya koyabiliyordu. O günün politikası buydu. Nitekim 1973 yılında Klerides’le Denktaş çözüm konusunda anlaşmışlardı. Kıbrıslı Türklere belediyelerde daha fazla otonomi vererek yani Kıbrıs Türk belediyelerinin daha fazla otonom olması şartıyla özerk olması şartıyla Makarios’un talep ettiği, Anayasanın 13 maddesindeki değişikliklerin önemli bir kısmını Türk tarafı kabul etmişti. Yani veto haklarından feragat etme de dahil olmak üzere birçok hakkımız terk edilmişti. Anlaşma Makarios’un eline gidince Makarios bunu kabul etmedi. Ve böylece 1973’de, anlaşma akamete uğradı. Tabi, Rum tarafının kendi iç kavgaları, huzursuzlukları, Yunanistan’daki cuntanın Kıbrıs’a kadar uzanma hırsı sonuçta 1974 darbesini getirdi ve arkasından da Barış Harekâtıyla yeni bir durum ortaya çıktı. O dönemleri hep yaşadık. Dört gözle anlaşmayı bekliyorduk çünkü biz Türkiye’nin adaya müdahale edebileceğine artık inanmıyorduk. Zaten 1974’ün darbesi olmasaydı da Türkiye müdahale edemezdi. Darbenin olabileceğini düşünemiyorduk. Darbe olunca bu fırsat iyi değerlendirildi Türkiye tarafından ve böylece bildiğimiz harekât gerçekleştirilebildi.

 

Soru: Öğrencilik yıllarına gidebilir miyiz? 68 kuşağının tüm dünyayı etki altına aldığı bir dönemde Ankara’daydınız. Neler yaşadınız?

Ankara dönemim 1970’de başladı. O dönem Kıbrıslı Türkler’de yabancı statüsünde sayılıp, yabancılar statüsünden sınava giriyordu. Her üniversitenin ayrı sınavı vardı. ODTÜ sınavına girdim, kazandım. Hazırlık ayrıydı. Hazırlık sınavında başarılı olunca, hazırlık okumadan direk bölüme girdim. Ertesi yılın Mart’ında da meşhur 12 Mart darbesi oldu, askeri yönetim başa geldi. Bütün dernekler şunlar bunlar yasaklandı.

 

“68 kuşağının etkilerini gördük”

 Ankara’da ilk defa gençlik hareketiyle karşılaştık. 68 Dünya Gençlik Hareketinin etkilerini orada gördük. Bizde kendimizi onun içinde bulduk. Kıbrıslıların Derneği vardı Ankara’da.  Muhtırayla birlikte tüm bunlar kapandı. Tutuklamalar, sürgünler, şunlar bunlar derken biz daha, siyasi faaliyete başlamadan, kendimizi baskı altına bulduk. Ta ki 73’e kadar… O yıllar Karaoğlan fırtınası esmeye başlamıştı. Karaoğlan İnönü’yü devirmiş, beklenmedik şekilde CHP Başkanı olmuştu. 73 rejimi, Hepimiz CHP’yi destekliyorduk. CHP’li olduğumuzdan değildi. CHP bize göre sağda kalıyordu ama hiç olmazsa Adalet Partisinden daha iyiydi. CHP sol ama bize göre sağ. Ecevit kendi ilkeleriyle büyük bir fırtına yaratıyordu, dolayısıyla CHP bizim için çok önemli bir imkândı. Biz tabi CHP’yi destekledik o dönemde. Oy hakkımız yoktu ama Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunluğu destekledi. CHP’nin seçimleri kazanmasıyla birlikte örgütlenme imkânları doğdu. Biz önce Ankara Kıbrıslı Öğrenciler Derneği (AKÖD)ü kurduk. Ankara’da hiç eski birikim bulmadık çünkü eskilerin tümü dağılmıştı. İstanbul’da bir miktar eski Kıbrıslı arkadaşımız vardı, onların yol göstericiliğinde Ankara’daki derneği kurduk. İstanbul Derneği daha sonra kuruldu. Bu sıralarda Trabzon’da da öğrenci derneğimiz kuruldu. Sonradan İzmir’de, en sonra da Adana’da dernek kuruldu. Dolayısıyla bir federasyon oluşturduk. Federasyonun ilk başkanı ben oldum. Anlaşmamıza göre her genel kurulda başkanlık bir yere gidecekti. İlk başkanlık Ankara’da oldu. 1976. Ben 1974’de mezun olmuştum. Tam 20 Temmuz Barış Harekâtından önceki dönem sonunda, Haziran’da...

 

“100 Kıbrıs Lirası teminat yatırır, alana kadar canımızı yerdik”

İşte Temmuz ayında Türkiye’ye döneceğiz. Ben arkadaşlarımın bir kısmını Kıbrıs’a ziyaretçi olarak getirmiştim. O zaman getirdiklerimize kefil olmak zorundaydık. 100 Kıbrıs Lirası yatırırdık, sonra ülkeden çıktığı zaman onu almak için canımızı yerdik. O yolla arkadaşlarımı getirmiştim, ailemle de tanışmışlardı. Annem gezmeyi severdi. Yeni insanlarla tanışmayı, yeni yerler görmeyi severdi. Bana “Madem bir daha Türkiye’ye gitmiyorsun, ben de geleyim de, birkaç yere gideriz, sonra döneriz Kıbrıs’a” dedi. Benim bir daha Türkiye’ye dönmeye niyetim yoktu. İngiltere’den bir üniversiteden kabul almıştım. Oraya mastere gidecektim, planım oydu.

 

“Gemiden inince ben dağa çıktım, annem eve gitti”

Annem Türkiye’ye geldi, birlikte gezip, döneceğiz. Bu arada 15 Temmuz darbesi oldu, 20 Temmuz geldi, biz orada mahsur kaldık. Tabi çok zor günlerdi. Kıbrıs’ta ne olup bittiğini merak ediyoruz. Arkadaşlarımız var, akrabalarımız var, merak ediyoruz ve kimseden haber alamıyoruz. Çünkü o yıllarda telefon yok, herhangi bir haberleşme aleti yok. Büyük bir tedirginlik içinde temsilciliğimizle uğraşıyoruz. Tabi askerler izin vermiyor. Gelme imkânı da yok. Sadece Girne kontrol altında. Dolayısıyla Mağusa’ya feribotla, Lefkoşa’ya uçakla gelme imkânımız da yok. Büyük endişeler içinde uğraştık, sonunda askerler izin verdi, feribotla yola çıktık. Nihayet geldik, Girne açıklarına yaklaştık ve feribottan Çıkartma gemisine bindik. Çıkartma gemisiyle karaya ayak bastık. Annem eve gitti, ben kalenin arkasından dağa çıktım. O zaman arkadaşlarımızdan haber almaya başladık, kim öldü, kim kaldı. O dönemi askerde geçirdim. Bütün günlerini… Hiçbir izin almadan… Terhis olunca da Ankara’ya döndüm.

 

“ODTÜ’ye dönüş…”

 İngiltere maceram başlamadan bitmişti. Tekrar ODTÜ’ye döndüm. Hocalarım devam etmemi istiyorlardı zaten. Karar verdim ve döndüm. O dönem TC’deki öğrenci hareketinin kabuk değiştirdiği bir dönemdi. Öğrenci hareketleri yeniden şekilleniyordu. Çünkü Barış Harekâtına karşı duruş, Sosyal Demokrat ve daha solda duran sosyalist ve komünist kesimler arasında tartışma konusuna dönüyordu ve o tartışma dernek yönetimlerine de yansıyordu.

 

Soru: Ne düşünüyorlardı Barış Harekâtı hakkında?

Çok farklı görüşler vardı. Genel görüş Barış Harekâtının gerekli olduğu yönündeydi. Samimi yani, tamamen Kıbrıs Türkü’nü boyundurluktan kurtaran bir hareket mi olduğu, yoksa emperyalist güçlerin adayı bölme oyunu mu olduğu vs. gibi konular tartışılıyordu. O günün koşulları oydu. Yani Barış harekâtı yapılmamalıydı görüşü vardı çok dar bir kesimde ama onlarında formülü yoktu. “Peki barış harekatı olmasaydı ne olmalıydı” diye sorduğunuzda cevapları yoktu. “Bu işte emperyalistlerin oyunudur” filan diyerek lafı bağlıyordu. Ama bu öğrenci örgütleri için büyük zenginlikti. Zaten o yeni nispi demokratik ortam sol kitapların yayınlanmasını sağlamıştı ve böylece bol bol da kitap okuyorduk. Yaşadıklarımızı okuduklarımızla kıyaslıyorduk. Kıbrıs’taki gelişmeler esas konumuzdu. Bende kuruluşunda aktif olarak görev aldığım derneğin (AKÖD)başkanlığı devralmıştım geri döndüğümde. Daha sonra federasyon olan KÖGEF kuruldu. Onun da kurucu başkanı oldum. Bu arada master çalışmalarım devam ediyordu ama ondan da önemlisi ODTÜ’de uzun süreli boykotlar yapılıyordu. Hatta bir boykot tüm öğrencilerim tüm derslerden FF almalarına yol açtı, bir sömestr kaybedildi. Bu çok önemliydi. Bu arada bende çok kitap okumaya kapılmıştım. Okula gitmiyor, kitap okuyordum. Çamaşır odasına gidip kitap okuyordum. Çünkü 4 kişilik odalarda ışığı yakarak diğer arkadaşlarınızı rahatsız edemezdiniz. Sonuçta kendimi geliştirmeye çalışıyordum.

 

“Çalışmaktan ayaklarım şişerdi”

Masterdeki son dönemim geldi. Master normalde 2 yıldır. Üç yılda bitirmek gerekir. Bir sömestr boykotla gidince, zamanımın dolmak üzere olduğunu hissettim. Arkadaşlarıma “ben kapanıyorum” dedim. Dersleri bitirmiştim, tezimi hazırlamam lazımdı. Bir eve çıktım. Arkadaşlarla bir ev kiralamıştık. Gece gündüz burada tezimi hazırlamaya çalıştım. Kütüphane ve ev arasında gece gündüz gittim geldim. Masa başında sabahlardım ve ayaklarım şişerdi. O zaman çok korkmuştum. Sonra Tıp Fakültesinde okuyan bir arkadaşımdan korkulacak bir şey olmadığını, ayağımı yukarı kaldırmam gerektiğini öğrendim.

 

“Portakalları götürmek için gece yola çıkıyorduk”

Neyse sonunda bitirdim ve 77 Martında ülkeye döndüm. 12 Eylül 1980’de Kıbrıs’taydım. Henüz askerliğimi tamamlamadığım için askere gitmek durumundaydım. O zaman ilginç bir şey vardı. Yedek Subaylık Yasası geçmişti ilk defa ama tüzükler yapılmamıştı. Naci Talat bana o zaman “dur tüzükler çıksın da öyle yap” demişti. Nitekim yasa çıktı tüzükler çıkmadı. Ben de o dönem, Oya ile nişanlıydım. İkimizin bir bahçecilik dönemi olmuştu. Bahçemizden portakal, mandalina, limon koparıp Lefkoşa’ya götürüyorduk. Gece 03.00’de yola çıkıyor, sabah 05.00 gibi de çarşıda oluyorduk. Araba yüklü, kasa dökme meyve dolu. Eski bir araba. Dolayısıyla Lefkoşa’ya gidişimiz 1 buçuk saatimizi alırdı. 3 ay böyle devam etti. Sonra tencere fabrikasına girdim müdür olarak.

 

“Tencere fabrikasında hammadde olmadığı için tencere yapamadık”

Tencere hammaddesi olmadığı için tencere yapamıyorduk. Birkaç tava yapıldı, bitti. Daha sonra Çimento ambalaj fabrikasına girdim Kalite Kontrol Mühendisi alındım. Onun da kazanı patlamıştı. Tamir edilmesi için uzun zaman bekledik. Tamir edildi yine patladı. Memur maaşının epey üzerinde bir maaşım vardı ama oturmaktan usandım. Çalışır gibi yapıp para almak bana göre değildi, istifa ettim. İnsanlar hayret etmişti. Sonra Girne’de yağ değirmeni çalıştıran arkadaşım var. Onun fabrikasına girdim işçi olarak. Yılsonu, yağ çıkarma dönemi. 1 ay çalıştım. Dünyanın en yorucu işiydi o zaman. Şimdi otomatik olarak yapılıyor, o zamanlar öyle değildi. İyi para kazandım ama o kadar yorucuydu ki, bir aydan fazla gitmedi.

 

“Tüzük bekleyemem dedim”

Daha sonra “tüzük müzük bekleyemem” dedim ve askere gittim. Mağusa’da askerliğimi yaptım. O zaman askerlik 30 aydı. Ben daha önce bir kısmını yapmıştım. 1 yılın tamamlanmasına 3-4 ay kala yedek subay celbi çağrıldı. Bende, yedek subay adayı olarak eğitime katıldım. 1 ay sürdü. Oradan da terhis oldum. Ben 25 ay askerlik yapmış oldum. Askerlikten sonra da özel sektörde çalışmaya başladım. Çerkez Limited’te buzdolabı tamircisi olarak çalışmaya başladım. Hüseyin Önen’de çalıştım. O benim için bir geçiş dönemiydi ve bundan sonra kendi işyerimi kurdum.

 

 

“Bursumu kestirdiler”

 

Soru: Unutamadığınız anılarınız var mı?

Master yaptığım sırada bir hocamın uyarısını unutamam. Hocam bana, “dikkatli ol, seninle ilgili sınır dışı kararı alındı” dedi. Ben saklanmaya başladım. Master dönemimde olmuştu bu olay. Çok sık okula gitmek zorunda değildim ama çok etkilenmiştim. Bizim Ankara’ya gitmemizden bir süre önce bazı arkadaşlarımız sınır dışı edilmişti. Fadıl Çağda, Turhan Korun, Romans Mapolar gibi.  Bu da o zamanın Türkiye politikasıydı.

 

Çok etkilendiğim bir diğer olay ise, buradaki Eğitim Bakanlığı’nın TÜBİTAK’a yazı yazarak bursumu kestirmesi. İyi bir öğrenciydim. Devlet bursu almadım, müracaatta etmedim. Fakat TÜBİTAK’ın burs sınavına katıldım ve başarılı olarak burs kazandım. Devlet bursunun 300 lira olduğu dönemde ayda bin 500 lira aldım ve zor durumda olan arkadaşlarımı da faydalandırdım.  Bursu bir sömestr alabildim. 2. sömestr Eğitim Bakanlığından gelen bir yazı üzerine kesildi. “TC’nin Kıbrıs politikasına aykırı görüşleri dolayısıyla bursunun kesilmesini talep ediyoruz” demişler.

 

Soru: Kırgınlığınız var mı?

Hayır kişilere kırgın değilim. O, o günün politikasıydı. Ne günden, ne güne geldiğimizi göstermek için söylüyorum.

 

Soru: Politikaya ne zaman girdiniz?

Ben politikaya Türkiye’de girdim. O günün siyasi atmosferi beni sardı ve kendimi sol hareketin içinde buldum. 1973 yılında öğrenciyken CTP’ye üye oldum. Parti mekanizması olmadan siyasi mücadelenin verilmeyeceğini düşünüyordum. 74’den sonra Kıbrıslı Türkler Kuzey’de toplanınca daha faal olduk. 1976 yılında öğrenci derneği olarak CTP’yi destekleme kararı aldık. Kıbrıs’a gelerek öğrenci faaliyetlerine katıldık. Sonra CTP Merkez Yönetim Kurulu Üyesi oldum. Bir dönem hariç, kesintisiz devam etti. O zamanlar baskı vardı CTP’liyim demek cesaret gerektirirdi. Dışlanırdı, işe giremezdi. Devletten iş beklentim olmadığı için beni kabullenmişlerdi. Benim sorunum yoktu. Seçimlere adaylığımı koydum.

 

Soru: Bir gün Cumhurbaşkanı olacağınızı düşünmüş müydünüz?

1994 yılında dışarıdan Eğitim Bakanı olarak atandım.  O artık siyasi geleceğimin ilk adımıydı. Cumhurbaşkanı olmak hiçbir zaman hayalimden geçmedi. Eğitim Bakanlığı da hayalim olmamıştı. Özker Özgür bu makamı önerdiğinde “Benim işim var” dedim. O da bana “elimizi taşın altına koymalıyız” demişti. Ben atölyemi kapatıp gittim, parti başkanı oldum. Partinin yükselmesi, barış hareketinde liderlik yapması, 2003’te birinci hükümetinin kurulması, Annan Planı derken Cumhurbaşkanlığı aktı, geldi.

 

Soru: Bir anne baba için çocuğunu bu mevkide görmesi kadar gurur verici bir şey olmasa gerek. Anne babanız sizin Cumhurbaşkanı olduğunuz gördü mü?

 

Annem 1989 yılında vefat etti. Babamda 99 sonunda. Babam Eğitim Bakanlığını gördü, sonraki dönemlerimi göremedi. Annem ise ikisini de göremedi.

 

“Müzik kaseti değil, dil kaseti dinlerim”

Soru: Hayatta yapmak isteyip de yapamadığınız bir şey var mı?

Yapmak istediğim ve yapamadığım bir şey yok diyebilirim. Genelde çok fazla gezme meraklısı değilim. Siyasi faaliyetlerde bulunmayı, okumayı, biraz da yazı yazmayı tercih etmişimdir. Eğitime çok önem veririm. Elektrik mühendisliğinden sonra uluslararası ilişkilerde master yapmamın sebebi, Kıbrıs sorununa akademik açıdan bakmak istemem ve İngilizcemi ilerletme düşüncem.

 

Günlük yaşamımda da dil bilgimi geliştirmek için uğraşırım. Bununla ilgili kendimce yöntemlerim var. Arabamda müzik kaseti yoktur, dil kaseti vardır. İngilizce dinlerim. Son zamanlarda Rumca öğrenmeyi düşünmüştüm ama şimdi Arapça öğrenmeye karar verdim. O da dinleyerek… Bunun gibi, hobi sayılabilecek meraklarım var. Birde herkesin bildiği gibi teknoloji merakım.

 

Soru: Son zamanlarla “Talat değişti” diye bir söylem var. Sizce Talat değişti mi?

Taş bile değişir. Ben değişmem diyen ya yalan söyler, ya da odun kafalıdır. Tabi ki çok şey değişti. Bizim gençliğimizde dünya iki kutupluydu. Sosyalist sistem vardı. Amerika ile yarışan süper bir güçtü sosyalist sistem. Bugün tek kutuplu ve egemen güç ABD. O günün politikasıyla bugünün politikası nasıl aynı olacak? Talat değişti elbet. Bundan sonrada değişecek. Ruhu nedir Talat’ın ona bakmak lazım. Talat’ın ruhu halkına karşı sevgiyle doludur. Halkına, günün koşullarına göre politikalar geliştirmektedir. Dünyada odun çok ve odunluk yapacaksak bize ihtiyaç yok zaten.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ