27 Temmuz 2017 Perşembe
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bir başarı öyküsü
01 Nisan 2011 Cuma 17:01

Bir başarı öyküsü

Nazemin Gelen, ‘azmin ve ödülü olan başarının’ öyküsünü Haberdar okurları için anlattı...

Yurdagül BEYOĞLU

 

Müthiş bir başarı öyküsü. Şimdiye kadar tanışmamış olmama hayıflanmakla birlikte röportaj yapabilme şansına ulaştığım için mutluyum.

Nazemin Hanım anlattı, ben şaşırdım. “Üç gün üç gece anlatsam bitmez” dedi ki, haklı. Sanırım kadın olarak benim ve hemcinslerimin öğreneceği çok şey var.

Kendi yaşıtındakiler ortaokulda okurken o bebeğini kucağına almış. Kuma masal yazmakla başlattığı okuma yazma aşkı ise hiç sönmemiş. Nazemin Gelen, 39 yaşında ilkokul diplomasına kavuşmuş. Sonrasında ortaokul, lise…

Utana sıkıla girmiş sınavlara… Üç sınıfın sınavlarına birden giriyormuş. Hepsinde başarılı olmuş ancak matematik sınavı öncesi içini bir korku almış. Kendisini Cuma’dan Pazartesi’ne çalıştıracak bir hoca aramış ve tavsiye üstüne de bulmuş.

Telefonla aradığı hoca kendisini çalıştırabileceğini söylemiş ancak genç birini bekliyor olacak ki Nazemin Hanımı görünce ders vermek istememiş. Nazemin Hanım, “biliyorum bu bir kazan yemeği bir oturuşta yemeye benziyor hocam” deyince, hocanın verdiği “Hem de bayatlamış yemek” yanıtı Nazemin Hanım’ı tetiklemiş.

Nazemin Hanım anlamış ki, son noktada…

Hocaya kızmıyor şimdi. Hatta teşekkür ediyor, o gün başarması gerektiğini hatırlattığı için…

Çalıştığı Milli Arşivden bir yıl sonra emekli olacak Nazemin Hanım. (Unutmadan, Milli Arşiv onun için biçilmiş kaftan. Zira kitap ve arşiv tozunun Nazemin hanımın ruhuna iyi geldiğini anlamak için biraz gözlem yeterli) Dileği, İmar dosyalarının bilgisayar kaydının tamamlanması ve mahkeme dosyalarından arta kalan sayfaların düzenlenmesi. “Dilerim emekli olana kadar bunları tamamlayabilirim” diyor.

Başta da söylediğim gibi, Nazemin Hanım şahsına munhasır, özel bir kadın. Yetenekleri, marifetleri, çalışmaları yukarıda anlattıklarımla sınırlı değil… Devamı röportajımızdan…

 

Nazemin Gelen’i biz 39 yaşında ilkokulu, 45 yaşında ortaokulu, 50 yaşında da liseyi bitiren ve sonrasında üniversite sınavına girerek sosyal bilimleri kazanan bir kadın olarak biliyoruz. Kimdir Nazemin Gelen?

Beş kız kardeşin en küçüğüyüm. 1958 yılında Baf’ın bir köyü olan Mamonya’dan Mandriga’ya (Yeşilova) yerleştik. İlkokul 5’e kadar okudum. Sonra annem “okuyup ne olacak, çalış para kazan” dedi. Haklıydı…Kocası ölmüştü ve 5 kızı vardı…Çok acı günlerdi, hatırlamak bile istemiyorum. Hatta annem okuldan koparabilmek için köy bile değiştirdi.

Annem beni okumadan soğutmak için eve kitap yasağı getirdi. Ben toprağı eledim, taşlarından ayıkladım. Elime aldığım küçük çubuklarla elediğim kuma yazı yazdım, okuma aşkımı onlarla giderdim.

 

“Her ne pahasına olursa olsun…”

Önce Rumcayı, sonra Türkçeyi öğrendim. 5 yaşıma kadar kaldığım Mamonya’da Rum çocukları 5 yaşında, Türk çocukları da 7 yaşında okula başlardı. Arkadaşlarım okula gidince ben de okula gitmek istedim, babam ısrarıma dayanamayıp gönderdi. Çok başarılı oldum, sınıf atlattılar. Olaylar çıkınca babam beni aldı, Ayorgi’deki Türk okuluna gönderdi. Tuhaftır Türk okuluna beni kabul etmediler. Çünkü orada da çocuklar 7 yaşında okula başlardı. Türkçe öğrenmem için, bir kenarda durmam kaydıyla beni kabul ettiler. Bir gün müfettiş geldi, bana sorular sordu. Hepsini bilince “bu kim” dedi. “Türkçe öğrenecek” dediler. O da “sandalye verin, otursun. Çok zeki, tüm sorularıma cevap verdi. Yardımcı olun ” dedi. Müfettiş bana ayakkabı, tahta okul çantası aldı. İçine de masal kitabı koydu çok mutlu olmuştum.

Aynı yıl çıkan olaylarda göç ettik. Babam öldü, Mandriga’ya yerleştik. Orada da ilkokul 5’e kadar okudum. Sonra iş hayatına atıldım, biraz çalıştıktan sonra da evlendim. Benim yaşımdakiler ortaokula giderken anne olmuştum. O zaman kendi kendime söz verdim. “Her ne pahasına olursa olsun diplomayı alacağım” diye.

 

“Bana bilezik yüzük getirme, kitap getir”

Eşimin büyük desteğini gördüm. Önceleri hediye olarak bilezik yüzük getiriyordu. Ben “bana bunları getirme, bunları istemiyorum” dedim. “Ne istiyorsun” deyince “kitap” yanıtını verdim. Eşim bunu hala söyler. “şeker bile istemedi, sadece kitap isterdi” der. Bu noktaya gelmemde en büyük rol eşimindir. Bana çok destek oldu.

 

Bir kitabınız olduğunu biliyoruz. Ne zaman yazıldı?

İlk kitabım Hasan Bulliler. Ona sordum, buna sordum, araştırdım yazdım. Benim bilgimden dolayı oluşturduğum bir kitap değil. O yüzden beni tatmin etmedi. Ben kendi deneyimlerimden yola çıkarak bir kitap yazmak istiyorum. Ama o zaman Dr. Fazıl Küçük kitabımı çok beğenmişti.

Kitabı Güneydeyken yazmıştım, savaşta kaybettim. Buraya gelince tekrar yazdım. O kadar iyi bir hafızam vardı ki hiçbir şeyi unutmadan geri yazdım.

 

“İlkokul mezunu olduğum için kitabım basılmadı”

Bütün basımevlerini gezdim. Eğitimimi soruyorlar, ilkokul mezunu olduğumu duyunca da “basamayız” diyorlardı. Ümidimi kaybetmek üzereydim. Olağanüstü güçlere inanır mısınız bilmiyorum ama İlk defa bir gazeteciye anlatıyorum; bir gece yattım. Birileri arkamdan kovalıyorlardı. Çok korkmuştum. O anda üç atlı geldi. Beni ormandan çıkardı, yeşil bir düzlüğe indirdi. Adamlardan biri bana “biz Hasan Bulliler’iz. Bu binaya git” dedi. Gösterdiği bina Fazıl Küçük’ün binasıydı ve ben o binayı daha önce hiç görmemiştim.

 

“Çocuğu anneme bıraktım, Halkın Sesi’ne gittim”

Gündüz çocuğu anneme bıraktım. Otobüse bindim, Halkın Sesi’nin olduğu binaya gittim. Yayın İşleri Müdürü Hasan Bey, “Dr. Küçük yok. Biz kitabı ona verelim, bir hafta sonra size haber veririz” dedi. Bir hafta sonra, Dr. Küçük’ün kitabı çok beğendiğini ve satın almak istediğini söyledi. O heyecanla telif hakkıyla birlikte verdim. O zamana göre çok iyi bir fiyattı. Kitap yayımlandı ve çok büyük sükse yaptı.

 

Milli Arşiv’e ne zaman girdiniz?

Çocuklarım büyüyünce Türkçe-Rumca ders vermeye başladım. Rumca öğrettiğim bir kişi Milli Arşive müracaat edecekti. Bana “sen de müracaat et” dedi. Müracaat ettim bana “ilkokul diploman olsa Rumcan iyi, işçi statüsünde verelim” dediler. Ben Eğitim Bakanlığına gittim. Sınava müracaatın son günüymüş. Bir arkadaşa “sınava katılıyorum yardım et” dedim. 3 gün çalıştık. O zaman 39 yaşındaydım. İşçi statüsündeyim ama mütercim tercümanlık yapıyorum.

 

“Bir kazan yemeği bir defada yemeye benziyor”

Okul hayatı ne zaman başladı?

Buraya geldikten sonra ortaokula başladım. Sınavda 37 dersin 36’sını vermiştim, bu büyük bir başarıydı. Bazı sorunlardan dolayı okula ara verdim. Sonra müdürümün desteği ile liseye başvurdum. En yaşlı öğrenciydim. Lefkoşa Türk Lisesindeydim. Öğretmenler beni çok teşvik etti , orada bana gösterilen ilgi cesaretimi artırdı ama ben yine de sıkıla sıkıla okula gidiyordum.. Üç sınıfın birden derslerine giriyordum. Hiç unutmam Cuma günü,birde baktım ki Pazartesi matematik sınavı var. Matematikte çalışmadan olmaz. Arkadaşın biri bana “benim tanıdığım iyi bir hoca var, sana yardım eder” dedi. Hocayı aradım, yanına gittim.

 

“Hem de bayatlamış yemek...”

Hoca genç birini bekliyordu herhalde ki, beni görünce ders vermek istemedi. “bu kadar kısa sürede yetişmez, ne öğreneceksin” dedi. Ben “biliyorum hocam, bu, bir kazan yemeği bir defada yemeye benziyor” deyince hoca “hem de bayatlamış yemek” cevabını verdi. Hocanın bu sözü bana durduğum son noktayı gösterdi. Sonra ders vermeyi kabul etti. Çok az uyuduğum bir dönemdi. Öğrendiklerimi unutmamak için sürekli tekrar ediyordum. Unuttuğum zaman komşu çocuklara gidiyordum “ablam bu nedir” diye. Evim hiç bu kadar düzensiz ve pis olmamıştı. Umurumda da değildi açıkçası. Pazartesi okulun kapısına gittim. Beynimin içinde “ben hazırım” dedim. 3 sınava girdim, başardım. Bu benim için büyük bir başarıydı. Hocalar tebrik etti. Bu arada o hocaya teşekkür ediyorum. O söz beni incitmedi, tam tersi son noktayı koymama sebep oldu. O gün başarmam gerektiğini anladım.

 

“Eşim, ‘okumak için Türkiye’ye göndermem’ dedi”

ÖSS aklımda yoktu. Bunu da bir arkadaşımın teşvikiyle yaptım. Küçük küçük kitapçıklarla çalıştım. Sorular zor değildi. Eşim sınavı kazandığım zaman, “artık noktayı koy. Seni eğitime Türkiye’ye göndermiyorum” dedi. Ben de Açık Öğretim’e girdim. Sonra bir takım zorluklardan dolayı ara verdim ama emekliliğimden sonra bitirip master yapmayı düşünüyorum.

 

Başka uğraş ve yetenekleriniz de olduğunu öğrendik. Onlardan söz edebilir misiniz?

Başka uğraşlarım var. Yağlı boya tablolar, takı tasarımları yapıyorum. Önce hobi olarak yapıyordum ama “benim resmimi de çiz” diyen olursa çiziyorum. Portre üzerine çalışmayı çok seviyorum. Yaşamak için bunları yapmamız gerekiyor. İnsanlar “bana yardım edin” diyeceğine çalışmalı. Bir dönem eşim rahatsızlanmıştı. O zaman da kumdan el değirmenleri yapıp sattım. Biblolar yapıyordum, hayvan figürleri yapıyordum, anfora yapıyordum. Sonra takı tasarımcılığına başladım. Hayatımın büyük bölümü bunlarla uğraşarak geçti. Önceleri satmak gibi bir niyetim yoktu. Beğenildiğini görünce “işte emekliliğimden sonra yapacağım iş” dedim.

Bir yıl sonra emekli olacağım ve bunun için çok üzülüyorum. Ben bir ev hanımı değilim… Kesinlikle değilim…

 

“Param yoktu o yüzden kötü yola düştüm sözlerine çok kızıyorum”

“İş bulamadım, aç kaldım. O yüzden bu yola düştüm” gibi sözlere çok kızıyorum. İnsan isterse yaşamını alnının akıyla sürdürür. Her insanın bir becerisi vardır. Onu ortaya çıkarmak lazım. Benim annem çok güzel dantel örerdi, ölene kadar da ördü. Onu satıp birkaç kuruş alırdı. Paraya ihtiyacı yoktu. Kazandığı parayı torunlarına verirdi. Bizler zorluklarla büyüdüğümüzden işin ve paranın değerini çok iyi biliyoruz. Annem öğlen eve geldiğimiz için bir sepete yumurta ekmek koyar, onu asardı. Bazen kargalar onu alır giderdi, biz aç kalırdık. O şartlarda büyüdük. Bugün de insanlar para kazanmak için bir peştamal alır, onun üzerine değişik bir nakış işleyip satabilir.

 

“Her şeyi devletten beklememeli”

Şimdi standlar var. Kişiler standa lıp, orada bir şeyler satabilirler. Ben cumartesi günleri Şato Lambousa’da bir stand alıyorum. Orada bulgur köftesi satıyorum. Yaşadığım çağda o kadar büyük sıkıntılar var ki, her şeyi devletten beklemek hata. Devletten yardım almak için kırk takla atan insanlar var. Allah kimseyi bu duruma düşürmesin. Elim ayağım tuttuğu sürece kendi paramı kendim kazanırım.

 

“Badem macunu yapıp kültürümüzü yaşatıyorum”

Ayrıca badem macunu yapıyorum. Onu götürüp tanıtıyorum. Lapta Kültür Festivaline yaptım götürdüm. “bize üç gün yetecek kadar yapabilir misin” dediler. Ben de “stand verin, yaparım” dedim. Bu bizim kültürümüz. Bunları yaşatmak zorundayız. Asla hayatımdan bezmiş bir duruma gelmedim. 2001’de bir sel felaketine uğradım, pek fazla yardım görmememe rağmen sesimi çıkarmadım. Evimde olandan dolayı devletin yakasına yapışmadım. Borcun içine gömüldüm ama hepsinden çıktım. Şimdi “bir koyunum öldü devlet versin” diyorlar.

 

“Başımı yastığa koyduğumda rahat uyuyorum”

Belki param olmadı ama başımı yastığa koyduğumda rahat uyurum. Çok çalıştım, hala çalışıyorum ama huzurluyum. Zora düşen insanlarda oturup ağlayacaklarına bir şeyler üretirlerse düze çıkarlar. Ben bunu çok maddi zorluklar yaşamış ve atlatmış biri olarak söylüyorum bunu.

 

“Emekli olana kadar bitirmek istediğim…”

Burada (Milli Arşiv) olmayı çok seviyorum. Tozlu bir ortam ama kitaplarla olmak bana büyük mutluluk veriyor. Bir yıl sonra emekli olacağımı söylemiştim ya, dileğim emekli olana kadar imar dosyalarının bilgisayar kaydının tamamlanması ve mahkemelerden arta kalan sayfaların düzenlenmesi. Hedefim bu.

 

“Üç gün üç gece anlatayım...”

Benim anlatacaklarım bitmez. Üç gün üç gece bir arada olmalıyız ki uzun uzun konuşalım. Ben dil din ırk ayrımı yapmam. Benim Rus arkadaşım da var, Bulgar arkadaşım da, Rum arkadaşım da. Evim Birleşmiş Milletler gibi olur. Her toplumda iyi insan da vardır, kötü insan da…Birkaç kişinin yaptığını tüm topluma mal etmek doğru değildir.


 

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ