22 Kasım 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Beni, istenmeyen adam ilan ettiler”
21 Mayıs 2012 Pazartesi 12:50

“Beni, istenmeyen adam ilan ettiler”

“Beni Denktaş’a tavsiye ettiklerinde, Denktaş ‘tanımadığım insanla çalışmam’ demiş”

Yurdagül BEYOĞLU

“Anı yazmak ölümün elinden bir şey kurtarmaktır “ der Andre Gide. Bana göre de bir gereklilik.  Mahrem kısmı bir yana bırakırsak tüm yaşanmışlıklar, tarihe düşülen bir kayıt olarak değer taşıyor. O yüzden Hıfzı Topuz hocamın yaptığı gibi günlük tutup, her günümüzü kağıda nakşedemesek de, önemli günleri aktarmakta -yarına kaynak olması açısından- fayda var. Bu yüzden yaptığım röportajları çok önemsiyorum ben.

 

Özellikle de tarihe tanıklık etmiş kişilerle yaptığım röportajları. İlk Başbakanımız Nejat Konuk’un röportajı da onlardan biri. Bizzat tanışmasak da çok duymuştum adını. İlk Başbakanımız olmasının yanı sıra dürüstlüğü ile tanınan Konuk için “ne yedi, ne yedirdi” demişti bir dostum. O yüzden sevgili Nejat Konuk “röportaj yapılacaklar” sıralamasının en başlarındaydı ancak Konuk’un yılın büyük bir kısmını yurtdışında geçirmesinden dolayı bir türlü irtibat kuramadım. Bu kez ısrarcı oldum, gitmeden bir gün önce kendisini yakaladım. Konuk’un Karaoğlanoğlu’ndaki bahçeli evinde, fotoğrafların tanıklığı altında gerçekleştirdik röportajımızı. Yerel bir gazetemiz bizden önce kendisiyle röportaj yaptığı için farklı konulara değinmeye çalıştık.

 

Nejat Konuk ile  “Konuk” soyadının verilişinden, babasının dükkanının nasıl yandığına, para biriktirip üniversite eğitimi yapmaya gidişinden, açtığı avukatlık ofisinin iş yapmayışına, CHP’ye girişinden, istenmeyen adam ilan edilişine kadar tüm bir hayatı konuştuk. Birçok şey öğrendim kendisinden. Haldun Dormen’le, Reha Erus’la akraba oluşunu, büyükelçi ve liderlik arasındaki çatışmayı, Denktaş Demirel Hükümeti arasında esen soğuk rüzgarları, baskıyla milletvekilliğinden istifa edişini ve daha neleri…

 

“Babam bizi bırakıp Amerika’ya gitti”

Soru: Sizi tanıyabilir miyiz?

2 Ağustos 1928’de Lefkoşa’da doğdum. 5 kardeşin sonuncusuyum. 4 erkek, bir kız kardeştik. Benim zamanımda Kıbrıs’ta Türklerin devam ettiği tek bir lise vardı o da Lefkoşa’daydı. İsmi de sömürge idaresi baskısı sonucu Türk Lisesi değil, Türk İslam Lisesi olarak anılıyordu. Babam 1919 yılında Kıbrıslı bir kısım Türklerle birlikte genç karısını, bir kız, bir erkek evladıyla Kıbrıs’ta bırakarak Amerika’ya çalışmaya gitti.

 

“Babamın parasını batırdılar”

Karısı genç olduğu için ailesinin telkini üzerine orada kazandığı parayı annesine gönderdi. Üç yıl kadar Detroit’te çalıştıktan sonra adaya döndü ancak gönderdiği parayı dayısı ve enişteleri, “faize vereceğiz, çalıştıracağız” diye alarak batırmışlardı. Kıbrıs’a dönüşünde bundan haberi olmayan babamın elindeki parayı bu defa “çalıştıracağız” teklifiyle elinden aldılar ve babamın Amerika’daki çalışması boşa gitmiş oldu.

 

“Çıraklar ocağı söndürmeyince yangın çıktı”

Babamın esas mesleği tatlıcılık ve kuruyemişçilikti. Elinde kalan son parayla Asmaaltında bir dükkan açtı. Helva yapmak için yaktıkları ateşi iyi söndürmeyen çıraklar yüzünden çıkan yangında dükkan tamamen elden çıktı.

 

“Haldun Dormen’in babası iyi bir işadamıydı”

Bu arada Lozan Anlaşması imzalandı ve Kıbrıs İngilizlere kiralık durumundan Misak-ı Milli sınırları dışında kaldığından İngiliz müstemlekesi haline geldi. Lozan’daki ek madde Kıbrıs’ta yaşayan Osmanlı tabiiyetindeki Türklerin iki yıl içinde Anavatana göç ettikleri takdirde bu tabiiyetlerini muhafaza edeceklerini, aksi halde resen İngiliz vatandaşı olacaklarını öngörmekteydi. Babamın dayısının oğlu olan Sait Dormen (Haldun Dormen’in babasıdır) Adana’da yaşayan iyi bir işadamıydı. Babam da onun orada olmasından olsa gerek, 4 çocuğunu ve karısını alarak Adana’ya göç ediyor fakat anladığım kadarıyla çevresi olmadığından babam orada da tutunamıyor ve adaya geri dönüş yapıyor.

 

“TC bize ‘Konuk’ soyadını verdi”

Ben bu dönüşten sonraki yıllarda, 1928’de doğdum ancak daha önce Adana’ya gittiğimiz için TC vatandaşlığını ailece muhafaza etmiş olduk. Fakat bu vatandaşlık konusu takip edilmediğinden soyadı kanunu çıktığı zaman başvuru yapılmadığı için TC devleti bize ‘Konuk’ soyadını verdi. Ancak en büyük ağabeyim liseyi bitirdikten sonra Kıbrıs’tan giden bir kişi olarak Anavatana İngiliz vatandaşı sıfatıyla giriş yapıyor ve ‘Erus’ soyadını alıyor. Ağabeylerim ve ben Erus soyadını kullanmaya başladık. Daha sonra ben Konuk soyadına geçtim. Ağabeyimin ailesi Erus soyadını kullanmaya devam ediyor. Hürriyet Gazetesi Roma temsilcisi Reha Erus ağabeyimin oğludur. Ağabeyim veterinerlik fakültesini bitirdikten sonra İtalya’ya gitmişti, Reha okulu orada okudu.

 

Soru: Öğrencilik yıllarına gelelim isterseniz. Nasıl bir öğrenciydiniz?

 Kıbrıs’ta sadece İslam Lisesi var demiştim. Adanın her tarafından gelen öğrencilerin başvurduğu okul duhul imtihanlarında alınan puana göre seçim yapıyor ve 60 kişi kaydoluyordu. Yine yapılan imtihanla 5-6 kişi harçtan muaf tutuluyordu.

 

“Duhuliye imtihanında başarılı olmazsan seni çıraklığa vereceğim”

O dönem babamın dükkanı yoktu. Evde helva, pişmaniye, elma şeker yapıyor ve kendisine ait mobil arabada mahalle mahalle gezerek bunları satıyordu. Ramazanlarda bir aylığına tel kadayıf döküp, geçimini sağlamaktaydı. Rumların panayırlarına gidiyor, hem yaptığı şekerlemeleri, hem de kuruyemişçiden aldığı yemişleri satmak suretiyle para kazanıyordu. Liseye giriş harcı 5 Kıbrıs Lirası ancak o zamanlar 5 Kıbrıs Lirası en yüksek maaş. Etin okkası 1 buçuk şilin civarı. 1 sterlin 20 şilin eder. Dolayısıyla babamın ne ağabeylerimi, ne de beni okutacak imkanı yok. Bana ve ağabeylerime “benim okutacak imkanım yok. Duhuliye imtihanında başarılı olursanız ne ala. Yoksa çıraklığa vereceğim” dedi. Bu sözler üzerine o hırsla ben de, ağabeyimde imtihana girip meccani hakkını elde ettik.

 

“İngiliz Müdür milli bayramları kutlamamızı yasakladı”

Lisede bir İngiliz müdür vardı. Karısı da Türkiye’den göç etmiş bir Ermeni. Türkçeyi iyi bilirdi. Adam iyi bir eğitimci olmakla birlikte Türk’e karşı Çanakkale’de savaşmış bir asker. Türkiye’ye çok bağlı olan bizler milli günlerimizi kutlamak istiyoruz fakat müdür buna karşı çıkıyor. Bunu dinlemeyip kutlayanlar okuldan atılıyor. Bu olaylar milliyetçilik duygularımızın yükselmesine neden oldu.

 

“Kadavra çalışması okulu bıraktırdı”

Soru: Diğer ağabeylerinizde okudular mı?

En büyük ağabeyim Ziraat Fakültesi Veterinerlik bölümünde okumuştu. İki ve üç numaralı ağabeylerim harp yılarında okulu bitirdiler ve askerlik çağına geldiler. O zamanlar Türkiye’yle irtibatı sağlayacak vasıta yoktu. Türk gemileriyle her türlü tehlikeyi göze alarak Türkiye’ye gittiler. Biri tıp fakültesine girdi. Daha sonra Bakan olan Faruk Sükan ve Sait Bilgiç’te sınıf arkadaşlarıdır ağabeyimin.

 

Tıbbı bıraktı ve…

Fakat nedense kadavra üzerinde çalışma konusunda tedirgin olan ağabeyim tıbbı bıraktı. İstanbul’da dünyaca ünlü Mobil Şirketi’ne girdi ve bu şirketin Avrupa baş muhasibi olarak emekli oldu. Türkiyeli bir kişinin bu mevkie çıkması tek örnek diyebilirim. Diğer ağabeyim Dil Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Filolojisinden mezun oldu. Ben ise harp yıllarının ikinci senesinde okulumuzun İtalyan bombalarından korunmak için Lapta’ya taşınması nedeniyle iki sene de Lapta’da okudum. 1947 yılında liseyi bitirdim. Babamın vaziyeti üniversite okumamıza müsait değildi. Bir akrabamın yardımıyla Barclays Bank’ın Sarayönü’ndeki şubesine girdim en alt kademe olarak. Niyetim biriktirdiğim parayla Türkiye’ye gitmek ve yüksek tahsil yapmaktı. 1 yıllık çalışma sonucu kazandığım 70 sterlinle Anayurda vardım. Gittiğim dönemde Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde okuyan ağabeyim henüz okulunu bitirmemişti. Kalaba’da eski Ankara evinin iki odasında kalıyordu kiracı olarak. Bende ağabeyimin yanına sığındım.

 

“Siyasal Bilgileri meccani kazanamadım”

Amacım Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne meccani (parasız) olarak kaydımı yaptırmaktı ama yarım puan farkıyla hem girişi, hem de meccani hakkımı kaybettim. Bunun üzerine kaydı daha kolay olan Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdim. Ağabeyimin maddi durumu da pek parlak değildi.  Bir yandan okuyor, diğer yandan da Mobil şirketinde çalışan ağabeyimin tavsiyesiyle bu şirketin Ankara’daki şubesinde çalışıyordu. Ben bazı günler Kızılay’ın okulda verdiği yemekleri yerdim. Bir yandan da Kıbrıs’a gelip masrafımı azaltmaya çalışırdım. Buna rağmen sene kaybetmeden 1951 yılında mezun oldum ama Kıbrıs’a geliş gidişler TC vatandaşları için çok zor şartlarda yapılabiliyordu. İngiliz vatandaşları olan sınıf arkadaşlarım kolayca giriş çıkış yapabilirken ben siyasi şube, mali şube gibi yerlerden temiz kağıdı almak zorundaydım. Tabii o zaman çifte vatandaşlık yoktu.

 

 “Annem babam ‘son erkek çocuk da Türkiye’de kalmasın’ diyor”

Arzum ülkeme dönmekti çünkü annem babam “son erkek çocuk da Türkiye’de kalmasın” diye düşünüyorlardı ancak o zaman Kıbrıs’ta avukatlık yapabilmek için Londra’daki Inlerden sertifika almanız gerekiyordu. İki yıllık bir süre. Staj gibi… Ben fakir bir ailenin çocuğuydum ve Londra’ya gitme imkanım yoktu. Yine geçici bir görev bulup oradan aldığım parayla Londra’ya gitmeyi planladım.

 

“Üç yaşındayken geçirdiğim tifo nedeniyle astım oldum”

Ancak burada şunu anlatayım; Ben üç yaşındayken tifo geçirmişim. Güç bela kurtulmuşum bu hastalıktan. O hastalığın sonucu olarak astımlıydım. Ankara’nın havası bana iyi gelirdi, İstanbul’da hastalığım artardı. Gelgelelim askerliğim Tuzla’ya düştü. Burada astım nöbetlerim sıklaştı. Efedrin diye bir hap vardı. Normalde 4’de birini alırdım ama hastalık öyle bir hale geldi ki bir tanesini alıyorum, beni birkaç saat idare ediyor. Şansım yaver gitti, 55 kişilik sınıftan iki tane olan Ankara kurasını çekerek rahatladım.

“Anıtkabir inşaat halindeydi”

 

Ben gittiğim zaman Anıtkabir inşaat halindeydi. Biz Gülhane Hastanesi’nin orada bir tugayda görev yapacağız. Yüzbaşı “hukuktan mezun olan var mı” diye sorunca öne çıktım. Yüzbaşı bana “bana yardımcı olacaksın. Dosyalar şurada, sonuçlandır ama geri hizmet yasaktır, kimsenin haberi olmasın. Ben sana bir er vereceğim, dosyaları sonuca bağla” dedi. Ne kadar teorik eğitim almışsak ta pratik başka. Ben 28. Tümendeki benden daha önce okulu bitirmiş bir arkadaşımdan yardım alarak çalıştım. Bir gün karargah içinde bir yerden bir yere gitmem gerekti. Paşa beni gördü, “sen ne yapıyorsun” dedi. “Ben karargah bölüğünde çalışıyorum” dedim. Meğer o da geri hizmetmiş. Genelge yayınladı, “yedek subayların geri hizmette çalışmasının engellenmesi lazım” diye.

 

“Eksi 16 derecede eğitime çıkınca hasta oldum”

Geri hizmetten aldılar, eksi 16 derecede eğitime çıkardılar. Hasta oldum, tansiyonum yükseldi. Bir hafta Gülhane Hastanesinde tedavi oldum. Dönüşte yüzbaşı “ortada dolaşma, işini yap” diyor, yine aynı işe devam ediyorum. 1953 yılının sonuna doğru yedek subaylık bitiyor. Aklımda Kıbrıs’a dönmek var ama para yok.

 

“Bursa günlerim…”

Bir iş bulmam lazım. Böylece işten alacağım para ile Londra’ya gidip stajımı yapıp Kıbrıs’a dönebilecektim. Ancak bu şekilde Kıbrıs’ta avukatlık yapabilirdim. Ağabeyim İstatistik Müdürlüğünde Daire Müdürü. Onun sınıf arkadaşları var. Orman Bakanlığında çalışan Kıbrıslı bir ağabeyimizin vasıtasıyla bir görev teklif edildi bana. Üç kişilik Orman Tahtip Komisyonunda yer alacağım. İki ziraat mühendisi ve bir hukukçu üye… Üç yer var seçenek. İstanbul, Balıkesir ve Bursa. Ağabeyim İstanbul’da yaşıyor ama İstanbul’u sağlığıma iyi gelmediği için istemedim. İstanbul’a yakınlığı dolayısıyla Bursa’yı tercih ettim.

 

“Orman sınırlarını tespit edeceğiz”

Köyleri dolaşıp ormanlarının sınırlarını tespit edeceğim.  Bursa’ya gittim. Bir pansiyon bulup yerleştim. 1953’ü 54’e bağlayan kış çok sert geçiyor.  Sac soba kuruyorum. Meşe odunu yakıyorum. Küçücük odaya kurduğum sobayla hem ısınıyorum, hem yemek yapıyorum. Orman sınırlarını tespit etmek için araziye çıktığımızda harcırah da alacağız ama araziye çıkmak için havanın iyi olması lazım. Araziye çıktığımızda at sırtında köyleri dolaşacağız ve günlük 900 lira harcırah alacağız. Ben bu harcırahın benim daha çabuk para biriktirmeme fırsat yaratacağını düşünüyorum. Bununla İngiltere’ye gitme şansı bulacağım. Üç kişi odada bütün gün oturup konuşuyoruz.

 

“Araziye çıkmamıza izin vermediler”

Bahar geldi. Bu arada Demokrat Parti (DP)1954 seçimlerine hazırlanmaktaydı. Biz araziye çıkmayı beklerken DP orman köylülerini tedirgin edeceğimizi düşünerek bizim araziye çıkmamızı istemedi. Orman köylülerini karşılarına almaktan ve oy kaybetmekten korkuyorlardı. Anlaşıldı ki harcırah alamayacağız. Londra’ya gitme hayallerim suya düşünce avukatlık stajımı orada yapmaya karar verdim. Tanıdığım bir avukat arkadaşım vardı. Onun yazıhanesinde staja başladık.  Staj bitince elimde kalan parayla bir yazıhane tuttum ama çevrem olmadığı için gelen giden yok! Avukatlık yapabilmeniz için bir çevrenizin olması lazım. Kirayı veremeyecek duruma gelince yazıhaneyi boşalttık. Bunalım içindesin. Yanında staj yaptığım ağabeyim bana, CHP’ye sempatim olduğunu bildiği için “gel seni Halk Partisi’ne kayıt edelim” dedi. Kendisi Bursa CHP İl Yönetim Kurulunda üyeydi. Beni il başkanına götürdü.

 

“Politikaya girerek çevre edinecektim”

O zaman Bursa ilinde CHP Gençlik Kolları organize edilmiş değildi. Bana “Bursa il gençlik kolumuz teşekkül edemedi. Seni oraya verelimde gençlik teşkilatını kur. Hem çevren genişler, hem de partiye çalışmış olursun” diyerek bana gençlik kollarının kurucu başkanlık görevini verdiler. Bursa’da CHP zayıf, DP güçlüydü ama CHP yüzde 33 civarında oy alıyordu. Partinin bir cipi, bir de şoförü vardı. Yaz kış demeden bütün köyleri, ilçeleri dolaşarak gençlik teşkilatını kurdum. O zaman gençlik kollarında Bülent Ecevit, Turhan Fevzioğlu vardı. Onları idol olarak görüyor, çok seviyorduk.

 

“27 Mayıs’ı sevinçle karşıladık”

Aynı dönemde avukatlık yapan bir arkadaşım yazıhanesini devretmek istiyordu. Bende bir arkadaşımla oraya ortak oldum. Böylece hem onun çevresiyle hem de CHP ile çarkımızı döndürmeye başladık. CHP İlçe Başkanlıklarından biri boştu. Ben boş olan ilçe başkanlığında görev yapmaya başladım. Bu arada DP’nin baskıları artmıştı. İsmet Paşa’nın konuşmasını dağıtmak bile hapis cezasına tabiydi. İsmet Paşa taşlanmıştı. 27 Mayıs İhtilali olana kadar çok ağır baskılar altındaydık. Nihayet 27 Mayıs 1960’da ihtilal oldu. Biz çok şey çektiğimiz için bayram havası yaşamıştık ihtilal olduğunda. Ve bu sevinçle CHP Bursa teşkilatı olarak “Ankara’ya gidelim, demokrasi mücadelesinden dolayı İsmet Paşa’yı kutlayalım” diye düşündük.

 

Eski Başbakanlarımızdan Nejat Konuk’la gerçekleştirdiğimiz ve anılara yolculuk yaptığımız sohbetimizin bugün ikinci bölümünü yayınlıyoruz.

 

Haziran ayının ilk haftalarında biz örgüt olarak Ankara’ya gidip İsmet Paşa’yı ziyaret ettik. O zaman Bulvar Palas Ankara’nın en iyi otellerinden. Bizde Bulvar Palas Otel’de kalıyorduk. Bu arada ihtilalin liderleri ile görüşmek üzere Sayın Denktaş ve Sayın Küçük de Ankara’ya gelmişler ve Bulvar Palas’ta kalıyorlar. Ben Doktor Küçük’ü tanıyordum ama Denktaş’la hiçbir tanışıklığımız yoktu. Bir arkadaşım bizi tanıştırdı. Sabah kahvaltısında bir araya geldik. Ve ben Sayın Denktaş’ı ilk kez orada gördüm.

 

“Beni Denktaş’a tavsiye ettiler”

Adli tatil 20 Temmuz’dan 3 Eylül’e kadardı. Ben adli tatilde mutlaka Kıbrıs’a gelirdim ama o yıl İhtilal dolayısıyla yurt dışına çıkış yasaklanmıştı. O yasak nedeniyle benim çıkışım ancak 25 Ağustos’ta gerçekleşebildi. 25 Ağustos’ta Kıbrıs’a gittiğimde 16 Ağustos 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilmiş ve Sayın Denktaş Türk Cemaat Meclisi Başkanı olmuştu. Benim arkadaşlarımın bazıları Türk Cemaat Meclisinde üye. Türk Cemaat Meclisi’nde sınırlıda olsa yasama, yürütme, yargı yetkisi kullanılırken bana “Denktaş İngiliz Hukukunu biliyor. Sen Türkiye hukukunu. Biz istiyoruz ki İngiliz hukuku yerine Türkiye hukukunu adapte ederek Türk Cemaat Meclisi olarak yasalar hazırlayalım. Sana ihtiyacımız var. Denktaş henüz kimseyi atamış değildir. Bize yardımcı olur musun?” dediler.

 

“Denktaş ‘ben tanımadığım insanla çalışmak istemem’ dedi”

Ben kabul ettim. Bu teklifi Sayın Denktaş’a da götürmüşler. O zamanlar Türk Cemaat Meclisi’nin binası yok. Avukat yazıhanesi gibi bir yerde çalışıyorlar. Orada Denktaş’la görüşmemi söylediler. Sayın Denktaş geldi, üyelerle toplantı yaptılar, çıkışta ben kendisini tebrik ettim. Dr. Burhan Nalbantoğlu ve Ali Niyazi Fikret benden “İyi bir hukukçudur, yararlı olur. Genel sekreter olarak onu atamanız uygun olur” dediklerinde, “ben tanımadığım insanla da çalışmak istemem” demiş haklı olarak. Bizimkiler baskı yaptı galiba, Denktaş’ın genel sekreteri oldum. Zaman içerisinde biz Sayın Denktaş ile çok iyi anlaştık. Olumlu bir hava içinde çalıştık.

 

“Londra Zürih anlaşmasının mürekkebi soğumadan…”

Londra ve Zürih anlaşmalarının mürekkebi kurumadan Makarios bunu Enosis’e giden yolda bir sıçrama tahtası olarak kullanılacağını açıkça ifade etmekten çekinmemişti. O dönem Dr. Küçük Cumhurbaşkanı yardımcısı, Denktaş ise Türk Cemaat Meclisi Başkanıydı. Rumların Enosis planını engelleyebilmek için hazırlıklı olmak ve gerekli tedbirleri almak düşüncesindeydiler. Ancak ihtilal hükümetinin Kıbrıs Cumhuriyetine atadığı ilk Türk Büyükelçi olan Emin Dirvana bu anlaşmanın Rumlar tarafından samimiyetle uygulanacağını düşünmekteydi.

 

“Kıbrıs Türk liderliği ve büyükelçi arasında sürtüşme başladı”

Böylece Kıbrıs Türk liderliği ve büyükelçi arasında gizli veya açık sürtüşme başladı. Bundan sonra özellikle Denktaş’ı zor günler bekliyordu. Hatta Denktaş’a gözdağı vermek için avukatlık yazıhanesine bomba bile koydular. Maarif Kolejine gerekli paranın sağlanması için okullardaki duhuliye harçlarına yapılan ufak bir zam bile vesile yapılarak yuhalandı Denktaş. Toplum direncini, gücünü ayakta tutabilmek için Türk toplumunun resmi günlerini düzenleyen yasaya “Şehitlerimizi anma günü” olarak bir resmi tatil günü de eklenmişti. Bu gün Haziran’daydı.  Anma günü yaklaşırken Denktaş yurtdışında olduğundan yerine Dr Necdet Ünel vekalet etmekteydi. O arada Emin Dirvana’dan Türk Cemaat Meclisi’ne talimat geldi.

 

“Dirvana, Şehitler Günü’nün kutlanmamasını istedi”

O günün Şehitler Günü olarak kutlanmamasını ve bayrakların yarıya inmemesini istiyordu Dirvana. Tartışma oldu. Necdet Ünel prensip sahibi bir kişi olduğundan “Yürürlükte olan yasayı uygulamak görevimdir” diyerek tüm müesseselerde o günün Şehitler Günü olarak kutlanmasını sağladı. TC’de o dönem İsmet Paşa Başbakan, Selim Sarper Dışişleri Bakanıydı. Dirvana’nın TC’ye gönderdiği rapor üzerine Necdet Ünel’in istifası istendi. Böylelikle Ünel istifa etmek zorunda kaldı. Ünel bu olaydan sonra gerekli tepkiyi gösteremediğini düşündüğü Denktaş’a bir süre kırgın kaldı.

 

“Turgut Sunalp, Dirvana gibi düşünmüyordu”

Dirvana’nın ve TMT’nin başındaki komutanın tutumu ile Türk Alayının komutanı olan Turgut Sunalp’ın görüşü aynı değildi. Sunalp liderliğin görüşünü paylaşmaktaydı. O yüzden o zor günlerde Denktaş’ın harcanmamasında büyük katkısı oldu. Genelkurmay Başkanlığına kadar yükselen Albay Necdet Üruğ’da liderliği korumuştu.

 

“Makarios, Akridas Planı’nı adım adım uygulamaya koyuyordu”

1962 yılının başlarında Makarios Akridas Planını adım adım uygulamaya koyma düşüncesi içine girmişti ve bu amacına ulaşabilmek için Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasındaki 13 maddeyi değiştirmek istedi. Bu maddeler Türklerin haklarını koruyan, eşitliği perçinleyen maddelerdi. Makarios’un bu teklifi anında reddedildi. Makarios bu kez 13 maddelik değişikliği konusunu Ankara’ya götürdü. Amacı Başbakan İnönü’den destek almaktı ancak İsmet Paşa’da reddetti. Bu arada Turgut Sunalp’da görevini başka komutana devredip Anavatana dönecek ve durumu Genelkurmaya anlatacaktı.

 

“TMT’nin başına çok yetenekli bir komutan getiriliyor”

Sunalp’ın konuşmasından sonra TMT’nin başına çok yetenekli bir komutan atanıyordu: Kemal Coşkun kod adlı Kenan Çoygun. Dirvana’nın yerine de bürokrat olan Mazhar Özkul atandı. Dolayısıyla Rumlar 21 Aralıktaki Noel Soykırım Hareketinde gerek TMT’nin başında, gerekse büyükelçilikte tamamen anlaşmış ve birlik içinde bir hareket görüyorlardı. Bu bir şanstı. Direnişi birlik içinde yaptılar. Bu birlik ve beraberlik içinde Rumlar isteklerine kavuşamadılar. İsmet Paşa’nın yaptığı bir girişim sonucu ateşkes ilan edildi.

 

Soru: Siz TMT içinde miydiniz?

Benim TMT’ye girmem için üyelerden biri teklif getirdi. Kabul ettim, silah üzerinde yemin ettim ama uzun bir süre faaliyette bulunmadım. 21 Aralık olaylarına 1-2 ay kala bana, biri gelerek “TMT’ye sizi üye olarak almak üzere bir görev verildi” dedi. Yedi dal, birde Serdarlık var o zaman. Bunlardan biri de Planlama ve Eğitim Subaylığı. Oradaki arkadaş İngiltere’ye kursa gidecekmiş, bana bu görevi uygun gördüklerini söylediler. Yedek subaylık eğitimi almama rağmen Zir kampına eğitime gitmem istendi. 15 gün sonra 21 Aralık olayları patlak verince biz yeraltından yerüstüne çıktık.

 

“Denktaş’ın adaya girişi yasaklandı”

21 Aralık olayları patlak verip ateşkes ilan edildikten sonraSayın Denktaş’ın Londra’da yapılacak bir konferansa gitmesi icap etti. Kırnı’da bizim daha önce her ihtimale karşı yaptırdığımız küçük bir havaalanı vardı. Denktaş oradan helikopterle Adana’ya gitti. Adana’dan da Londra’ya... Londra Konferansı akamete uğrayınca Denktaş geri dönmek istedi fakat Makarios Denktaş’ın yasal yollardan çıkmadığı gerekçesiyle adaya girişine izin vermedi. Böylelikle Denktaş’ın Ankara’daki zorunlu ikameti başlamış oldu. Denktaş yurtdışında Kıbrıs davasını anlatmaya devam ediyordu tabi.

 

“Ateşkesten sonra Rumların saldırıları başladı”

Bu arada ateşkesten sonra Rumlar köylere, ilçelerdeki Türk mahallelerine yeni baştan silahlı saldırıda bulunmaya başladılar. Arpalık, Gaziveren, Baf, Leymasun olayları oldu. Bir sürü şehit verildi. Türkleri koruyabilmek için 4 Mart 1964’de Güvenlik Konseyi toplandı ve Barış gücü’nün gönderilmesi kararı alındı ancak alınan kararda Rum Yönetimi meşru hükümet olarak kabul edildi. Bizim için hala bu kararın getirdiği sonuç maalesef statümüzün tanınmasına engel olmakta ve Rum Yönetimini dünyaca meşru bir hükümet olarak kabul edilmesini sağlamaktadır. Türkleri bir dereceye kadar koruyan bu karar karşı, yine Türklere saldırı devam ediyordu. Saint Hilarion’daki olaylarda Türklerin elindeki mevzilerin büyük bir kısmı ele geçirildi. Türklerin her hazırlığı karşısında büyük devletlerin özellikle ABD’nin durduğunu görüyoruz. Johnson’un İnönü’ye yazdığı mektup bunu göz önüne sermektedir.

 

“Denktaş komutanın isteği üzerine Anavatan’a gider”

Daha sonra Erenköy olayları patlak verdi. Adaya gizlice çıkmak isteyen Denktaş, oradaki komutanın isteği üzerine yine Anavatana gitti. Müdahale etmesi için İsmet Paşa’ya ricada bulundu ve yine tam müdahale edilecekken araya devletler girdi. Bitmez tükenmez mücadele devam etmektedir. Türk kesiminde hemen hemen tüm yetkiler Bayraktar Kenan Çoygun’un elindeydi.  Ortalık biraz düzene girmeye başladı, BM’den Barış Gücü geldikten sonra bu defa bir tarafta TMT ve Denktaş’ın yerine görev yapan Şemsi Kazım, diğer taraftan Doktor Küçük, Alay Komutanı Süreyya Kıvılcım ve Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi yetki çatışması içerisine girdiler. Kenan Coygun’a karşı bir hareket başlatıldı. Tabi bu, mücahitleri rahatsız ediyordu. Bu arada Kıbrıs’tan giden aleyhteki söylentiler üzerine Çoygun’un geri çekileceği şayiaları yayıldı. Denktaş’ın müdahalesiyle geri çekilmeyi önlemek amacıyla benim Ankara’ya gidip Denktaş’ı görmem istendi. Türk pasaportuyla gideceğim Türkiye’ye. Bunun riskli olduğunu anlatmaya çalıştıysam da ısrar edilince Beyrut üzerinden Ankara’ya gittim.

 

“Demirel Hükümetiyle Denktaş ters düşünce”

Denktaş o sıralar yazıları nedeniyle Demirel Hükümetiyle ters düşmüş durumdaydı. Orada adeta istenmeyen adam muamelesi görmekteydi. Dolayısıyla oradaki hükümetten olumlu bir netice almam mümkün değildi. Neticede beklediğim gibi oldu. Dönüşte beni istenmeyen adam ilan ederek gerisingeri Ankara’ya gönderdiler. Böylelikle Denktaş’la ikimiz zorunlu ikamete tabi tutulan iki kişi olarak hayatımızı idame ettirmeye başladık.

 

“Bizi Larnaka diye bilmediğimiz bir yere bıraktılar”

Bu arada Kenan Çoygun Türkiye’ye dönmüştü. Denktaş’a gizli yoldan adaya çıkma teklifinde bulundu. Planın yapılmıştı. Plan uygulandı fakat bizi Larnaka’ya çıkaracaklarına hiç bilmediğimiz bir yere çıkarmışlardı. Sonuçta Rumların eline esir düştük. Yunanlı makamlar bizi teslim aldı. Resmi yerde kimliklerimizi açıkladık. Sonra karargaha götürüp sorguya çektiler. Üç günlük meşakkatten sonra kelepçeli olarak İçişleri Bakanlığına teslim edildik. Rum İçişleri Bakanlığı’nda özel bir mahkeme kurarak, 8 gün tutukluluk kararı aldı bizim için. Hücrelerde 8 gün geçirdikten sonra Anavatan’a dönüşümüz sağlandı.

 

“Yaşlı insanların üstüne benzin dökerek yaktılar”

Türkiye’ye dönüşümüzden üç gün sonra Geçitkale olayları olacaktı. Yaşlı insanlar üzerlerine benzin dökerek yakıldı, çocuklar öldürüldü. Türkiye buna muazzam bir reaksiyon gösterecekti. Bakanlar Kurulu toplandı ve bu toplantı sabaha kadar sürdü. Tam müdahale kararı alınmışken bu kez Amerika eski İçişleri Bakanı Cyrus Lance geldi ve Yunan askerleriyle Grivas’ın adadan çekilmesi şartıyla müdahalenin engellenmesini sağladı. Bu arada sürecin normalleşmesi için görüşmelerin başlaması kararı alınıyordu. 15 Kasım 1967’de Kıbrıs Türk toplumu organize olmak açısından Otonom Türk Yönetimi olarak yeniden şekillendi. O dönem Türk Yönetimi Yürütme Kurulu Başkanlığına Dr. Küçük, yardımcılığına da Denktaş getirildi. 13 Nisan 1968’de Denktaş ve ben normal yollardan adaya döndük. Haziran 68’de ise Denktaş ile Klerides arasında toplumlararası görüşmeler başladı. O tarihten bu tarihe ucu açık bir şekilde devam etmektedir görüşmeler.

 

Soru: Siyasete nasıl girdiniz?

1 Şubat 1969’da siyasal yaşamım başladı. Yürütme Kurulunda Adalet ve İçişleri üyeliğine atandım. Göreve devam ederken 1970 yılında yapılan Türk Cemaat Meclisi seçimlerinde Lefkoşa milletvekili seçildim. 1973 seçimlerinde adaylıktan çekilen Dr. Küçük’ün yerine başkan olan Rauf Denktaş’la beraber mutlulukla 1974 Barış Harekatını idrak ettik. 1974 bizi fiilen özgürlüğümüze kavuşturdu ancak hukuk düzeni kurulamadı. 13 Şubat 1975’de işin hukuki kısmını tamamlamak için Kıbrıs Türk Federe Devletini ilan ettik. 18 Şubat 1975’de Federe devlerin Anayasası’nı hazırlamak üzere bir kurucu Meclis oluştu. Kurucu Meclisin Anayasa komitesinde Bakanlar Kurulu adına görev yapmak üzere beni görevlendirdiler.

 

“Anayasa büyük bir çoğunlukla kabul edildi”

Adalet işlerine bir başka arkadaş vekalet etti. Birkaç ay içinde Anayasayı hazırlayarak halkın oylamasına sunduk ve büyük bir çoğunlukla kabul edildi. Anayasa kabul edildikten sonra 1976 seçimlerine kadar olan sürede siyasal partiler kuruldu ve seçim yasası yürürlüğe girdi. UBP Başkanlığına Denktaş, Genel Sekreterliğe ben olmak üzere 1976 genel seçimlerine girdik. Denktaş devlet başkanı seçildi. Anayasa gereği başkanlığı bırakınca başkanlığa genel sekreter olan ben seçildim ve böylece Federe Devletin ilk Başbakanı olarak göreve başladım.

 

“Hizmet veremeyeceğimi anlayınca istifa ettim”

Ancak iki yıl sonra prensiplerim dahilinde istediğim hizmeti veremeyeceğimi anlayınca hem partiden hem de Başbakanlıktan istifa ettim. Aynı nedenlerle istifa eden Osman Örek ve bir kısım arkadaşlarla Demokratik Halk Partisini kurduk. 1981 seçimlerine o parti altında girdik ama istediğimiz başarıyı elde edemedik. Yüzde 10 oyumuz olmasına rağmen iki milletvekili çıkardık. Biri ben, biri de rahmetli İsmet Kotak. 40 kişilik Meclis’te biz hangi tarafa katılırsak o tarafın iktidar olacağı bir aritmetik ortaya çıkacaktı.

 

“TC Büyükelçiliği UBP ile koalisyon kurmamızı istedi”

TC Büyükelçiliği ve Kolordu Komutanlığı bizlerin Demokratik Halk Partisi olarak UBP ile koalisyon kurmamızı istedi. Bunun için özellikle büyükelçilik büyük baskı uyguladı. Bir süre için UBP dıştan destekli azınlık hükümeti olarak iktidarını sürdürse de sonra diğer partilere verdiğimiz söz uyarınca güvensizlik önergesine imza atınca Çağatay Hükümetinin düşmesini sağladık.

 

“Elçilik imzanızı geri alın diyor”

İmzamızı geri almamız için elçiliğe çağrıldık, münakaşa ederek oradan ayrıldık. Ertesi gün Meclis kürsüsünde konuşma yaparak protesto amacıyla oybirliğiyle seçildiğim Federe Devlet Meclis Başkanlığından istifa ettim. TC makamlarınca istenmeyen adam muamelesi görmeye başladım. Güvenlik Kuvvetleri Komutanı bana yakınlık göstermiyordu. Bana benim Türkiye’yle olan yakınlığımı bildiğini, gerekirse vekillikten de istifa edebileceğimi düşündüğünü söyledi. Bende “evet. Gerekirse vekillikten de istifa ederim” dedim. Neticede Çağatay Hükümeti bizimle koalisyon yapamayacaklarını anlayınca daha güvenli buldukları TKP’ye yöneldiler.

 

“Komutan bana ‘istifa ederseniz iyi olur’ dedi”

Güvenlik Kuvvetleri Komutanı “istifa ederseniz iyi olur” deyince ertesi gün istifa ettim. İstifam büyük reaksiyona sebep oldu. Rum kesimi “baskı sonucu istifa etti” diye yazınca Türkiye’yi zorda bırakmamak için istifamı geri aldım. Bu kez de tabandan tepki aldık tabi. TKP ile UBP anlaşamayınca yine bize teklif geldi. Anladık ki çıkar yok, hükümeti zorda bırakmama adına hükümetle koalisyona girdik ve ben yeniden Meclis Başkanı seçildim. 15 Kasım’da da cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetten sonra teamül gereği Çağatay Hükümeti istifasını sundu ve yeni bir kurucu Meclis oluştu. Cumhurbaşkanı Denktaş tarafından yeni hükümeti kurmakla görevlendirildim. Başbakandım ama partim yoktu, bağımsızdım. Partim olmadığı için 1985 seçimlerine giremedim ve politika hayatım son buldu. Dolayısıyla en verimli çağımda politikaya veda etmiş oldum.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ