20 Kasım 2017 Pazartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Annesinin neden denize atıldığını anlayamamıştı”
29 Nisan 2012 Pazar 10:08

“Annesinin neden denize atıldığını anlayamamıştı”

"Dört yaşındaki küçücük kız çocuğunun anımsadığı tek şey annesinin deniz üstünde yüzen cansız bedeni ve simsiyah uzun saçları."

Yurdagül BEYOĞLU

Dört yaşındaki küçücük kız çocuğunun anımsadığı tek şey annesinin deniz üstünde yüzen cansız bedeni ve simsiyah uzun saçları… Annesini denizde bırakıp, babasıyla hayata devam eden küçük kız onu anlatır çocuklarına…

Sibel Siber’in yaşam öyküsünde koca ninesinin anlattığı hikayeler gibi dram yok belki ama dolu dolu bir yaşanmışlık var. 16 yaşında küçük ülkesinden çıkarak koskoca bir metropole giden Siber, vatanından ayrı kalmak istemeyince kariyeri elinin tersiyle iter. “Orada kalsaydım üniversitede hoca olacaktım ama çocuklarım ninesinden, dedesinden, halasından ayrı büyüyecekti” diyen Siber, yüreğinin götürdüğü yere gittiği için hiç pişman değil.

CTP-BG milletvekili Sibel Siber ile çocukluğundan bugüne duygu dolu bir yolculuk yapıyoruz…

Soru: Sizi tanıyabilir miyiz?

Larnakalıyız. Annem Larnaka’ya bağlı Alaniçi köyünden, babam ise Meluşa’dan (Kırıkkale). Ben Lefkoşa Hastanesi’nde doğdum ama babam öğretmen olduğu için çocukluğum köylerde geçti. İki kardeşiz. Küçük kardeşim benden 4 yaş küçük, erkek. İlkokulu eski adı Tremeşe olan Erdemli İlkokulunda okudum. Köy yaşamımı mutlu bir çocukluk olarak hatırlarım. Çok güzeldi o zamanlar. 60’lı yılların sonu, 70’li yıllar… Halk arasında büyük dayanışma vardı. Sevgiler, ilişkiler çıkarsızdı. Tüm köy halkı büyük bir aile gibiydi. Ev ziyaretleri yapılırdı. Yaşlılarla çok iyi bir diyaloğum olduğunu hatırlıyorum. Benim babamın ninesi vardı. Koca nine derdik. Onu dinlemeyi çok severdim. Geçmişi anlatırdı bize…

 

“Annesinin niye denize atıldığını anlayamamıştı”

Koca ninem Çerkez’di. Bana annesinden dinlediği hikayeleri anlatırdı. Büyük Çerkez göçü sırasında yaşanan olayları... Annesi 4 yaşındaymış yolculuğa çıktıklarında. Gemide salgın hastalık yüzünden çok insan ölüyor ve ölenler denize atılıyormuş. Nenemin nenesi de ölmüş ve 4 yaşındaki kızının gözleri önünde denize atmışlar. Upuzun, simsiyah saçları denizde dalgalanıyormuş. Nenemin annesi o sahneyi hiç unutamıyor ve anlayamıyor annesinin niye denize atıldığını… Daha sonra babasıyla birlikte Erdemli’ye yerleşmişler. Erdemli Çerkezlerin yerleştiği yer olarak bilinir zaten. Koca ninem bu hikayeleri anlattıkça ben gözümün önünde canlandırırdım. Çerkez kadınlar çok güzeldir ya büyük nenemin güzelliği film gibi gözümün önünden geçerdi.

 

“ Türk filmi gösterildiğinde çok mutlu olurduk”

Okumayı çok severdim. Koşup oynamaktan ziyade, bir köşede kitap okumayı tercih ederdim. Kitap kurduydum diyebilirim. O zaman görsellik olmadığı için çocukların hayal dünyalarını geliştirecek olan şey sadece kitaptı. Televizyon vardı ama Rumca yayın yapılırdı. Haftada bir gün Türkçe film gösterilirdi. O gün eve kalabalık bir misafir geleceği için hepimiz çok keyiflenirdik. Sandalyeler dizilir, pastalar yapılırdı. Maalesef geç saatlere konurdu film ama yine heyecanla beklerdik. Köyün sineması vardı. Yazlık sinemaydı. O zamanlar Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Filiz Akın’ın filmleri popülerdi. Bir de yazları köyden Larnaka’ya gider, üç aylık yaz tatilimizi orada geçirirdik. Larnaka, plajları, panayırı ile çok eğlenceliydi.

 

“İngiliz Okulu’na almadılar”

 

Okula erken başlamıştım. 6 yıllık ilkokul eğitimimde öğretmenim babamdı. Babamın öğretmen olması dolayısıyla olsa gerek hırslı bir çocuktum. İlkokuldan sonra İngiliz Okulu'na devam etmeyi düşünüyordum. Fakat kayıt olmaya gittiğimizde İngiliz Müdür yaşımın küçük olduğunu söyleyerek kabul etmedi. O zaman ilkokuldan 12 yaşında mezun olunuyordu ama ben 10 yaşındaydım. Bu büyük hayal kırıklığı yaratmıştı bende. Sonra Kız Lisesi’ne kaydoldum. Orada da çok iyi bir matematik öğrencisiydim.

 

“Çözülemez denen problemi çözdüm”

Orta üçüncü sınıfta Salih Coşar’ın modern matematik kitabını okuyorduk. Öğretmenimiz “filan sorunun üzerini çizin çünkü yanıtı yoktur” dedi. Ben meraklıyım ya; eve gittiğimde “neden yanıtı olmasın” diyerek uğraştım ve soruyu çözdüm. Ertesi gün okula gittiğimde hocaya soruyu çözdüğümü söyledim. Benim yalan söyleyeceğimi düşünmüyordu ama yine de “bunun yanıtı yok” dedi. Ben çözünce de çok heyecanlandı. Türk Lisesi’nde öğretmen olan eşinin yanına götürdü beni. “Bak benim kızım bu soruyu çözdü” dedi eşine... Matematik çok sevdiğim bir ders olduğu için matematik görmeyeceğim diye Tıp eğitimi alıp almamakta tereddüt ettim.  O yüzden ilk tercihimi tıp yazmadım ama müdüre hanım ısrarcı olunca Tıpı birinci sıraya aldım. O yıl üniversite sınavlarında Kıbrıs birincisi geldim. Lisedeyken TÜBİTAK Kimya yarışmasında Türkiye birinciliğim var.

 

“Hastanede yatarken arkadaşım her gün yanıma gelirdi”

Okul anılarımın içinde en unutamadığım kişi Hatice adındaki arkadaşımdır. Ben ortaokuldayken nefrit oldum, bir ay hastanede yattım. Hastanede yatarken birinci dönem bitmiş, sınavlar yanaşmıştı. Okul müdiresi bir ay okuldan ayrı kalmam dolayısıyla sınavlarda başarılı olmayacağımı düşünerek o dönem okulu bırakmamı, öbür sene devam etmemi söyledi. Fakat o sınıfta Hatice diye bir sınıf arkadaşım vardı. Hatice her gün okuldan çıktıktan sonra yattığım Kızılay’a notları getiriyordu. Ben hasta yatağımda o notları çalışmıştım. Babamın ısrarı üzerine beni sınava aldılar. O dönem tüm notlarım 10 olmuştu. Hatice’yle hala görüşürüz. O yaştaki bir kızın bu denli iyilik dolu bir yüreği olmasını hiç unutamam.

 

“O zamanki eğitimle şimdiki çok farklı”

Benim bunları anlatmaktaki maksadım o zamanki eğitim kalitesini vurgulayabilmek. Bizler kontenjan olmadan en iyi okulları kazanabiliyorduk. Sınıfımızda üniversiteyi kazanamayan iki kişi vardı, onlar da evlendiği için okumak istememişti. Başarı grafiğimiz çok yüksekti. Şimdi eğitim sistemindeki çöküşü görünce insan üzülüyor. O zaman şimdiki gibi özel dersler de yoktu. Tamamen okulda verilen derslere sınava hazırlanırdık. Öğrencilerin motivasyonu çok güçlüydü.

 

“O gün üniversiteyi bırakma kararı aldım”

Soru: Üniversite yıllarınıza gidelim isterseniz. Sizde öğrenci olaylarının yoğun olduğu dönemde gittiniz İstanbul’a. Neler yaşadınız?

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni kazanarak İstanbul’a gittim. Gittiğim dönemde 16 yaşındaydım. Küçücük bir yerden çıkıp koca bir metropole, üstelik anarşinin kol gezdiği bir zamanda gitmiştim. İlk yıl Kıbrıslılar yurdunda kaldım. 4 kişilik bir odaydı. O zaman bize çok güzel geliyordu. Şimdi çocuklar iki kişilik odada bile kalmak istemiyor. Arkadaşlık güzeldi. Okulda da yurtta da çok güzel arkadaşlıklar kurmuştuk. Tek sıkıntımız o dönem içinde bulunduğumuz anarşi ortamıydı.

 

“Eczacının 16 yaşındaki kardeşini vurup kaçtılar”

Kıbrıs yurdunun hemen yanında bir eczane vardı ve bu eczacı hanıma 16 yaşındaki kardeşi yardım ederdi. Selamlaşırdık çocukla… Kıbrıs yurdunun hemen bitişiği Gaziantep yurduydu. Sol görüşlü öğrenciler kalırdı. Ben bir gün odamın penceresinden dışarı bakıyorum, eczacının kardeşi olan çocuk kaldırımda oturmuş etrafı seyrediyor. Tam o sırada bir araç yavaşlayarak içerden bir el silah sıktı çocuğa. Çocuğun yere düştüğünü gördüm. Araçtaki adam silahı yoldan geçmekte olan bir genç kıza fırlattı, kız hızlı adımlarla gitti. Ben şoktaydım. Sanırım Gaziantep yurdundan birini hedef almışlardı, bu çocuk pisi pisine öldü. Büyük hayallerle üniversiteye giden bir çocuğun böyle olaylarla karşılaşması şok ediciydi.

 

“Üniversiteyi bırakıp Kıbrıs’a döndüm ve…”

O gün üniversiteyi bırakma kararı aldım. Kıbrıs’a dönecektim. Nitekim öyle de yaptım. Aileme durumu anlatınca onlar da o ortamda kalmamamın iyi olacağını düşündü. Yaklaşık bir ay Kıbrıs’ta kaldıktan sonra tekrar İstanbul’a dönmek istedim. Bunda arkadaşlarımın da etkisi olmuştu. Arkadaşlarım sürekli arıyordu. Tekrar ailemi ikna ederek Kıbrıs’a döndüm. Olaylı ve hareketli bir üniversite hayatının sonunda okulu bitirip Kıbrıs’a döndüm.

 

“Lefkoşa Hastanesi’nde çalışırken tanıştık eşimle”

 

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

Kıbrıs’a döndükten sonra Lefkoşa Hastanesi’nde gönüllü çalışmaya başladığım. Türkiye’ye çocuk ihtisasına gidecektim, o arayı gönüllü çalışarak değerlendirmek istedim. İşte o esnada eşimle tanıştım. O ürologdu, ben de yeni mezun… Eşimle tanışıp nişanlandıktan sonra Kıbrıs’ta ihtisas yapmaya karar verdim ve dahiliyeye girdim. 1984 yılında evlendik. 1985’te kızım dünyaya geldi. Ben kızım 9 aylıkken onu Kıbrıs’ta bırakarak ihtisasımın geri kalan kısmını yapmak üzere Türkiye’ye gittim. İki yıl kaldım Türkiye’de. Bu iki yıl inanılmaz zordu. Çok büyük bir özlem vardı. Bebeğin her hali değişiyor ve ben onları görmüyorum. Annemle eşim çocuğun bakımını üstlendiler.

 

“Kıbrıs’a dönüşte hayal kırıklığı”

İhtisasımı bitirip ülkeye döndüm. Hayalim hastanede çalışmaktı. KKTC’nin burslu öğrencisi olduğum için şansımın yüksek olduğunu düşünüyordum fakat ne yazık ki torpil mekanizması her şeyin üstünde olduğu için işe alınmadım. Bir kez müracaat ettim zaten. Bu olayı gurur meselesi yapmış, çok üzülmüştüm. Çok tepki duydum. Bu tepkimi Cumhurbaşkanına, Kamu Hizmeti Komisyonuna ilettim. “Eğer devletsek, devlet olduğumuza inanıyorsak önce yeni nesli buna inandırmak ve bu ülkeyi sevdirmek gerekiyor ama siz gençlerde başarı gözetmeksizin yaptığınız atamalarla büyük hayal kırıklığı yaratıyor, beyin göçünü teşvik ediyorsunuz” dedim. Haksızlığa uğradığımı düşünerek ülkeden kaçmayı düşündüm, Türkiye’de müracaat ettim. Uşak Devlet Hastanesi’ne tayinim çıktı ancak ailem burada kalmamda ısrar edince gitmekten vazgeçip muayenehane açtım. Bugün de hala doktor tayinlerinde aynı konunun tartışılıyor olması çok acıdır.

 

“Amerika günlerim…”

Meslek yaşamımı sürdürürken iki kez burslu olarak ABD’ye gittim. 1989 yılında banka bursuyla, 2000’de Fulbright Bursu ile. İki ay mesleki eğitim almanın yanında değerlendirme ve karşılaştırma imkanı buldum.

 

“Bir gün siyasette yer alacağımı biliyordum”

 

Soru: Siyasete nasıl girdiniz?

Benim mesleğim, insan ilişkilerimizin güçlü olması dolayısıyla her zaman politikacılara cazip gelmiştir. Dolayısıyla daha mesleğimin 5. yılında siyasi partilerden kontenjan adaylığı teklifi alıyordum ama meslek sevgim her şeyin üzerindeydi. O kadar emek verdiğim, sevdiğim mesleğimi bırakıp başka bir arenada yer almak istemedim, sağdan ve soldan ısrarcı teklifleri geri çevirdim. Ancak topluma olan duyarlılığımı yazarak dile getirdim. Çeşitli dönemlerde bazı gazetelerde köşe yazarlığı yaptım. Siyasilere eleştirel mektuplar gönderdim. Bunlar benim yapımdı. “Benim keyfim yerinde, gerisi ne isterse olsun” diyemedim hiçbir zaman. Çünkü gerek maddi, gerekse manevi açıdan tatmin olmuş bir konumda olmama rağmen, halkın mutsuzluğu, yaşam kalitesinin düşüklüğü beni mutsuz ederdi. O yüzden bir gün siyaset içinde yer alacağımı biliyordum. Benim için olmazsa olmaz bir algı değildi.

 

“Sağlık konusunda bir şeyler yapmak istedim”

2009 genel seçimlerinde CTP-BG’den gelen kontenjan adaylığı teklifini kabul ettim. Çocuklarımı büyütmüş olmak, çocukların sorumluluğunun azalmış olması olumlu düşünmeme sebep oldu. Siyasette ilgilendiğim en önemli konu sağlık. Bu konuya katkı koymak hep kafamdaydı. Toplum sağlığını ilgilendiren konularda önayak oldum. Halk sağlığını rahatsız eden konularda kişileri uyarmayı görev bildim. Sıklıkla sağlık programlarına katıldım. Tüm bunlara rağmen sağlık sisteminin düzelmesi zor gibi görülüyor çünkü sağlık, sitemin bir parçası… Sosyal güvenlikle ilgili bir konu. Bunu koparıp alırsanız bir anlamı yok. Sosyal güvenlikle birlikte bir takım iyileştirmeler yapılabilir ama köklü bir çalışma olmazsa sonuç alamazsınız. Reformist politikalar uygulamak gerek. Sağlık sigortası gibi, döner sermaye gibi… Bunlar için önce inanç sonra irade lazım.

 

“Uzun metrajlı bir film senaryosu yazdım…”

 

Soru: Sizin yazarlık yönünüzü biliyoruz. Yeni kitaplar geliyor mu?

Yazmayı çok seviyorum. Sürekli yazıyorum. Geçen yıl “Düşlerim Düşüncelerim” isimli kitabımı çıkardım, şimdi başka projeler üzerinde çalışıyorum. Uzun metrajlı bir film senaryosu bitirdim. Bu senaryonun filme çekilmesi en büyük arzum. Konusu bir kadının Kıbrıs’ta yaşadığı travma. 1963 yılında yaşanan travmanın sonraki yaşamını nasıl şekillendirdiği ile ilgili psikolojik bir senaryo. Her şey yaşanmış ama bir kişide değil. Gerçekle kurgu iç içe. Projeyi sunduk, finansmanı ile ilgili çalışmaları sürdürüyoruz. Senaryo çalışmasının yanında Kardeş Ocağıyla ilgili bir de araştırmam var. Bilindiği gibi Kardeş Ocağı 1908’de kuruldu. O tarihten bugüne kadar olan dönemi araştırıyorum. Bunu bir kitap ve belgesel olarak düşünüyorum. O yüzden köşe yazılarıma biraz ara verdim.

 

“Çocuklarım o yüzden Tıp mesleğini seçmedi”

 

Soru: Anneler gününe sayılı günler kala anne Sibel’i anlatabilir misiniz bize?

Anne Sibel, dörtdörtlük, mükemmel bir anne dersem doğru söylemiş olmam. Çok yoğun bir tempoda çalıştığım için çocuklar yokluğumu hissettiler. Onlara çok fazla zaman ayıramadım ama bu boşluğu annem doldurdu. Annemle aynı binada altlı üstlü oturmamız hem beni rahatlattı, hem de çocuklarıma sevgi, şefkat oldu. Annemin gösterdiği ilgi ve alakaya rağmen çalışma şartlarımın çocuklarda negatif etki yarattığının farkındaydım. Çocuklarım o yüzden tıp mesleğini seçmediler.

 

“Kızımın sitemli sözleri”

Kızım bir keresinde bana “bizim seçeceğimiz meslek çocuklarımıza daha fazla zaman ayırabileceğimiz bir meslek olacak” demişti. Bu sözlerde sitem olduğunu biliyordum. Çocuklarım haklıydı, mesleğim ve kimseye hayır diyemeyen yapım dolayısıyla hem kendimden hem de ailemden özveride bulunmuştum. Şunu da ekleyeyim, tüm bu çalışma tempoma rağmen çocuklarımın düzgün karakterli olmaları için çok özen gösterdik. Sanırım hayatta en önemli vasıf iyi karakterli ve mutlu çocuklar yetiştirmek.

 

“Pişman olmadım”

Geriye dönüp baktığımızda hayatımdan pişmanlık duymadığımı görüyorum. Bazen düşünürüm, “Türkiye’de kalıp kariyerine mi devam etseydin” diye. Ama ada toplumlarında aile bağları çok güçlü oluyor. Benim de öyleydi. Yoksa başarılı bir öğrenci olmam dolayısıyla hocalarım çok ısrarcı olmuştu. Arkadaşlarımın çoğu üniversitede hoca. Ben de kalsaydım şu an kariyerimin doruğunda olacaktım ama ülkemizle, insanımızla, ailemizle bu kadar iç içe olamayacaktık. Büyük bir ülkede belki mesleki tatminim çok daha büyük olurdu ancak o kadar geniş bir ailem, sevenim ve sevdiklerim olmayacaktı. Çocuklarım akrabasız büyüyecekti. Nine, dede, hala, teyze sıcaklığını tadamayacaklardı. O yüzden hayattaki her seçimin artıları ve eksileri var. Sonuçta ben yaşamımdan memnunum. Tek sıkıntım ülkenin içinde bulunduğu belirsizlik.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ