22 Kasım 2017 Çarşamba
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“Annem bizi görüyorsa canı kebap çekmedi mi?”
15 Nisan 2012 Pazar 10:45

“Annem bizi görüyorsa canı kebap çekmedi mi?”

Tarihin tozlu sayfalarında uzun bir yolculuk yapıyoruz ilk Maliye Bakanımız Rüstem Tatar’la hayatına doğru

Yurdagül BEYOĞLU

Tarihe yolculuk dedikleri bu olsa gerek. Rüstem Tatar’ın 1960 yılında taşındığı ve şimdi ofis olarak kullanılan evinde gerçekleştiriyoruz bu yolculuğumuzu. Daha önce “yuva” olarak kullanılışından mıdır, yoksa dört bir yana sinen anılardan mıdır bilinmez, anlatılanlar çok etkiliyor beni.

 

İlk Maliye Bakanımız Rüstem Tatar’la vaktin nasıl geçtiğini anlamadan tadına doyulmaz bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Londra Zürih anlaşmalarından, Rauf Denktaş’la olan anılarına, ilk eşinin 26 yaşında hayata veda edişinden, geride kalan çocuklarının yaşadıkları üzüntüye kadar her şeyi konuşuyoruz fotoğrafların hüzünlü tanıklığında…

 

Soru: Rüstem Tatar’ı tanıyabilir miyiz?   

Baf kazasının Poli nahiyesinin Yakacık köyünde 23 Ekim 1930 yılında doğdum. Babam köy öğretmeniydi. Bölgenin çeşitli köylerinde öğretmenlik yaptı. Üç kardeşin ortancasıydım. Köy hayatı basit ama sorunsuzdur. Benim babam öğretmen olduğu için maaşı çok düşüktü fakat buna rağmen müreffehtik, sevinçliydik. Çocukken her şey güzel gelir ama bugünkü sıkıntılar yoktu. Eski günlerin tadı kalmadı artık. Şimdi insanımız genç yaşta zor günler yaşar. Çünkü eskiden insanlar şimdiki gibi hırslı değildi. Şimdi hırs ve yarış var. Hırslı olmak bir dereceye kadar güzel ama bunu kontrol edemezse insan hayatına negatif etkiler yapar. Ortaöğrenimimi Lefkoşa’daki, Kıbrıs İslam Lisesinin İngilizce fen bölümünde okudum. 1947 yılında liseden mezun oldum.Liseden mezun olduktan sonra, sınavla belirlenen bir burs kazandımİngiltere'nin Nolting-ham Üniversitesi'nde İktisat ve Maliye (Chartered Accountant) tahsili yaptım. Üniversite tahsilimden sonra 1970-71 öğretim yılında da Southampton Üniversitesi'nde lisansüstü iktisadi araştırma çalışmaları yaptım.

 

“Mücadelemiz haklarımızı Rumlardan almaktı”

1955’de ülkeye döndükten sonra o zamanki müstemleke idaresinin defterdarlık dairesinde bölüm şefi olarak göreve başladım. O dönem mücadelemiz Rumların engellemeye çalıştığı haklarımızı İngiliz müstemleke idaresinden almaktı. Bir örnek verecek olursak; 1956 yılında Kıbrıs Hükümeti Türk Memurlar Cemiyeti adı altında hükümet memurlarının bir çatı altında durması için örgütlendik. Ben bu örgütün kurucu üyeliğini ve 10 yıl genel sekreterliğini yaptım.

 

“KTAMS’ı biz oluşturduk”

Şunu söyleyeyim. Bugün KTAMS var ya başlangıcı bizim kurduğumuzdu. Bu oluşum çok işe yaradı. Vali bir genelgeyle kamu hizmetindeki memurların yüzde 20 Türk olacağının talimatını verdi. Bu büyük bir başarıydı. Rumlar buna çok tepki gösterdi. Bu yüzde 20, Londra-Zürih anlaşmalarında yüzde 30’a çıkarıldı. Sonra yine o dönemde benim çabalarımla memurlar için kredi bankası kurduk. Burada memurlara kredi veriyorduk. İlk sermayeyi Valinin talimatıyla hükümetten tedarik ettik. Bu banka hala kredi vermeye devam ediyor. KTAMS Binasının altında. Adı Kıbrıs Memurlar Kooperatifi.

 

“Kaptan’a yazı yazdım”      

Geçen yıllarda KTAMS’ın 50. Yıl kutlaması vardı. Ahmet Kaptan’a yazı yazdım. “Sizi kutlarım ama herhalde bu cemiyeti 1956 yılında kurduğumuzu ve benim 10 yıl başkanlık yaptığımı bilmiyorsunuz” dedim ve Rumca şunu ekledim: “Bana dokunma sızlarım. Bende bu mevkideydim, sende benim durumuma düşme.” Duygulandı, geldi. Özür diledi denemez ama yanlışını anlamıştı herhalde. Bir işi devraldıysan bunun geçmişini bileceksin. Sendika gökten inmedi ki… O tarihten sonra davet etmeye başladı.

 

“Şimdi o ruh yok”

O zaman mücadelemiz Rum engelini aşarak idareden Türk memurların haklarını savunmaktı. Başka düşündüğümüz bir şey yoktu. Rum’a karşı birlik beraberlik içinde hareket ederdik. Mücadele ruhu vardı. Şimdi o ruh hali var mı? Üzüldüğüm budur. Çabalarımızı İngiliz makul karşılardı. Bir kez bina istedik. Rumlarla müşterek bir yer vardı. Kıbrıs Türk’ü oraya gidemezdi. Bir tarafta Yunan kralının fotoğrafı, bir tarafta papazın fotoğrafı, Rumca konuşurlar, tahrik edici konuşmalar yaparlardı. Üç Rum oturur, Türkiye aleyhine konuşur ses çıkaramazsın! Binamızı ayırdık. Ledra Palas’ın karşısında güzel bir bina verildi. Bu bina 1963 saldırılarıyla elimizden gitti.

 

‘Kıbrıs sorunu halledildi’ diye bir sürpriz olabilir

Adada ilk bomba 1955’de patlamıştı. 1959 yılında ise mücadele yıllarımız başladı. O yılların en mühim olayı 19 Şubat 1959’da Türkiye ile Yunanistan’ın Kıbrıs sorununun çözümü ile ilgili olarak anlaşmaya varmalarıydı. Londra Zürih anlaşmasında iki taraf bir araya geldi. Bende Londra ve Zürih Antlaşmaları müzakerelerin­de Kıbrıs Türk toplumunu temsil eden heyette danışman olarak bulunuyordum. 26 madde altında toplanan çerçeve anlaşması yapıldı ve halka duyuruldu. Bu bir sürprizdi. Şimdi de hiç beklemediğimiz anda bir sürpriz olabilir “Kıbrıs sorunu halledildi” diye…

 

“Rum ve Yunan Londra Zürih anlaşmasına nasıl imza attı”

Rum ve Yunan tarafı niye bu anlaşmayı yaptıklarını daha sonra açıkladılar. İngiltere açıkça Türkiye ve Yunanistan’a dedi ki, “siz anlaşamazsın bu adayı taksim edeceğiz. İngiliz egemenliği devam edecek.” Rumlar bundan korktu. Yunanistan egemenliği bir an önce İngiliz’den devralmak istiyordu. O yüzden yelkenleri indirip bize haklar verdiler. Rumların iddiasına göre bunlar aşırı haklardı. Cumhuriyet kurulduktan sonra Makarios’a çok kızdılar Türklere bu kadar hak verilir mi diye.

 

“İngiliz ‘anlaşmazsanız çıkmam’ dedi”

İngiliz Kıbrıs’tan çıkmayı reddetti. “Anlaşmazlarsa çıkmam” dedi. Yoksa taksim edip gidebilirdi. Rum bunu istemediği için mecburen imza attı ama Rum’un kabul ettiği Londra Zürih anlaşması ve onun üzerine kurulan devlet Rumlara göre geçiciydi. Rumlar 60’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetini barışı temin edecek bir anlaşma olarak görmediler. Nitekim hazırlık yaptılar ve üç yıl sonra saldırdılar. O zaman bunları yaşadığım için şimdi de aynı şeylerin yaşanma ihtimalini seziyorum.

 

“60’taki taktiği uyguluyorlar”

Ben diyorum ki Rumlar bu toprakları Yunan görüyorlar. Yine 60’lardaki taktik var. Türklere hak vermeyi katiyen kabul etmezler. Şimdi AB ve ABD “anlaşmazsan böleceğiz” kükrerse iyi olur. Akridas planını okudunuz mu? Okumanızı tavsiye ederim. O plana göre Rumların milli hedefleri açıktır. “Kıbrıs Yunan topraklarıdır. Ecdadımızdan kalmış kutsal topraklardır. Bunu ilhak etmek için hep mücadele edeceğiz. Taktik icabı bu kampanyamız bazen durağan hale gelebilir. Sonra yine başlar” yazar bu planda. Rum Enosis’i hemen hemen elde ettiğini düşündü. Bizi attı, Avrupa’ya girdi.

 

“Onların federasyon anlayışıyla bizimki farklı”

AKEL Başkanı “ya federasyon, ya taksim” diyor ama ileri sürdükleri şartlar kabule şayan değil. Onun federasyon anlayışı farklı çünkü. Onlar klasik federasyondan bahsediyor. Biz öyle görmüyoruz. İkinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın o kadar tavizkar davranmasına rağmen, Rumları barış yönünde ikna edememesinin nedeni bu.

 

“Cumhuriyet kurulduktan sonra BM’ye müracaat ettik”

Ağustos 1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildikten iki hafta sonra BM’ye üye olmak için müracaat ettik. Müracaat Güvenlik Konseyinin gündemine alındı. Amerikan temsilcisi Harry Capt Lodge “Yeni bir milletin doğuşunu selamlıyoruz” deyince Rumlar kalktı oturdu. Protestolar yükseldi, “hayır bir millet oluşmuyor. Burada kurulan devlettir” diye. Düşünün onu bile protesto ettiler. “Biz çoğunluğuz. Türkler azınlık. İki halk yoktur” dediler. Biz Eylül 1960 tarihinde Güvenlik Konseyine verilen cevabı görünce “bu Cumhuriyet çok yaşamaz” dedik.

 

“Denktaş’ı sürgüne gönderdiler”

“Biz Türklere taviz verdik ama bu geçicidir” diyorlardı. Bunun sonrasında bize saldırdılar, Denktaş Bey’i sürgüne gönderdiler. “Adanın hâkimi benim dediğim olur” mantığı içinde olaylar gelişti. Köfünye olaylarıyla başlayan olaylar bizi 3 Haziran 1968’e getirdi. Görüşmeler başladı. 45 senedir görüşmeler devam ediyor. Taktiktik yaptıkları.

 

Soru: Birkaç yıldır Türkiye’den gelen yatırımların arttığını görüyoruz. Bu görüşmelerin artık noktalanacağı anlamına mı geliyor?

Bu çok mühimdir. Üniversiteleri düşünün. Üniversiteler kaplumbağa gibi adanın üzerine oturdu. Bu üniversiteler egemenliğin sembolü. ODTÜ Güzelyurt’ta bir sınır çizdi. Denktaş Bey daha o günlerden Rumların politikasını gördü ve Türkiye’yi ikaz etti. Çok zekiydi. Böyle bir adamımız yoktur. Rum saldırıları başladığında BM buraya 7 bin kişilik barış gücü yollama kararı aldı. Karar alınacak. Taslakta Barış Gücü Komutanlığı Kıbrıs Hükümetiyle gerekli tedbirleri alacak. Denktaş Bey soruyor; “Kıbrıs Hükümeti demekle neyi kastediyorsunuz? Kıbrıs Hükümeti demeyiniz. Anayasal Kıbrıs Hükümeti deyiniz.”

 

“İnönü’ye Denktaş’ı şikâyet ettiler”

Rum kabul etmez. İnönü’ye şikâyet gider. Amerikalı İnönü’ye, “biz Türk kanı dökülmesini önlemeye çalışıyoruz, Denktaş kelimelerle oynar” der. Denktaş bunun Makarios Hükümeti olarak algılanacağını biliyor. Erenköy’de, BM ile operasyon başlatacağız. Barış Gücü komutanı 4 Mart 1964 tarihli Güvenlik Konseyi kararı mucibince ordusunu geri çekti. Yani Denktaş Beyin endişeleri gerçek çıktı. Bu karara dayanarak Makarios Hükümeti Barış Gücü’ne “çek ordunu Türklere saldıracağım” diyebildi ve bundan feragat ettiğimiz için Erenköy saldırıları başladı.

 

“Bu coğrafyayı bilmeyen yanılabilir”

Konuyu coğrafyasıyla, şartlarıyla bilmeyen yanılabilir. İnönü Amerikalılara inanıp Denktaş’a baskı yapmıştı ancak Denktaş’ın dediği çıktı. Evren Paşa devlet başkanıyken Denktaş’a “Amerikalılara inanmayın” diyor.

 

“Ersin Tatar’ın çektiğinin 10 mislini çektim…”

Soru: Siyasete nasıl girdiniz?

Siyasete teknokrat olarak Bakanlık görevine getirilince girmiş oldum. Denktaş ve Dr. Küçük tüm görüşmelere beni de götürürlerdi. 1960'ta Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine "Sayıştay Başkanı" görevine atandım. 1967 yılında Sayıştay Başkanıyken, geçici Türk Yönetimi kurulunca Mali­ye Bakanlığı’na getirildim. Maliye tecrübem vardı. Bakanlığım 9 sene sürdü. 76’ya kadar bu görevi ifa ettim. Daha sonra seçim yasası çıktı. Ecevit’in tavsiyesiydi. Artık daha demokratik bir seviyeye gelmemizin gerektiğini düşünüyordu Ecevit. Ondan sonra parçalandık.

 

“Ersin Tatar’ın çektiğinin 10 mislini çektim”

Düşünün ben 9 yıl Maliye Bakanı oldum, Ersin Tatar’ın çektiğinin 10 mislini çektim. Siyaset baskı unsurudur. Sabırlı, adil olacaksın. Yasalara uygun hareket edeceksin ve kararlı olacaksın. O açıdan Erdoğan Beyi çok takdir ediyorum. Türkiye’nin çehresi değişti. Erdoğan’ın kararlılığı ve güçlü duruşu, bazı durumları tasvip etmesem de devlet idaresi için iyi bir örnek.

 

“Devlet batacağına partim batsın”

Türkiye’de 3-5 yıl önce fındık konusu vardı. Fındığı devlet ihraç ediyor. Karadenizli milletvekilleri bölgeye gidip üreticiyle konuşuyor. Üretici 5 lira istiyor fındığın kilosuna. Milletvekilleri Başbakana gelip, “bunu vermezsek partimiz batar” deyince, Erdoğan’ın cevabı, “Hazine hesabını yaptı üç buçuk liradan fazla veremeyiz. Devletim batacağına partim batsın” oluyor. Bu memlekette bunu söyleyen olmaz bile. O gün bugündür Recep Tayyip Erdoğan’ı farklı görürüm.

 

“Sendikalar grev yaptı maaşları kestim”

Kararlılık çok önemli. İlk, sendikalar grev yaptı, maaşları kestim. Gerçi ne oldu? Mükafat! 1976’da UBP’nin kurucuları arasında olduğum halde beni aday olarak göstermediler. Köye bile çıkmadım, o tip politikanın içinde olmak istemedim. Oy sahibine bir nevi politik rüşvet vereceksin, oy isteyeceksin. Sizin hizmet talebiniz varsa, gelin Rüstem bey dersiniz. Daha sonra istediklerinde ise gitmedim. Kırıldım çünkü. İcraatım tam, hiçbir yanlışım yok. Eleştiri: Sıkıymışım! Sıkı tutmuşum Maliyeyi!

 

“Doğru yoldan çıkan politikacının sonu felaket”

Soru: Ersin Beyi politikada nasıl buluyorsunuz?

Ersin Tatar oğlumdur diye çok fazla yorum yapmak istemiyorum ama benim hareket tarzımdan, politikamdan etkilendiğini görüyorum. Doğru yoldan çıkan politikacıların sonu felakettir. Hiçbir Bakan bağımsız değildir. Kabineyi ikna edeceksin ama kararlı olacaksın. Mali bakımdan bazı sıkıntılar var ama izlenimim Türkiye’nin, Ersin Tatar’ın icraatlarını takdir ettiği yönünde. Meclis bir sınav yeridir. Vekillerin toplum sorunlarına ilgili olması, o sorunlar doğrultusunda çalışması ve sorunların analizini yapabilmesi gerekir. Bu hareket tarzını güden kaç kişi var bilmiyorum.

 

“Raporumu okumayan komite üyesi”

Burada bir anımı anlatmak istiyorum. Karma dönemde Sayıştay Başkanıyım. O dönem raporumu sundum. Meclis Komitesinde bir üye de Türk. Komitenin toplanmasından önce kendisini ziyarete gittim. Raporumun suretini teslim ettim ki, o gün orada gerçeklere değinerek Rum üyeleri etkilemeye çalışsın. Toplantı gününe kadar raporu iyice okuyacak diye düşünüyorum. Gün geldi çattı. Türk Bankasının kurucularından olan vekil kulağıma eğilerek, “bunun bir sureti var mı” diye soruyor! Okumamış bile… Sen Türk tarafının temsilcisi ve bir mebussun. Sen bunu hatmedeceksin. Bu komite Yüksek bir komiteydi. Kaybetti raporu geldi! Bir yasa tasarısı geldi mi vekil bunu en ince ayrıntısına kadar okuyacak, değerlendirecek. Mebus seçersin, Meclis’e gider bir şey yapmaz.

 

“Eşim öldüğünde 26 yaşındaydı”

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

İlk eşim Ahmet Cemal Müftüzade’nin kızıydı. Kızı gördüm, ertesi gün babasına gittim dünürcülük yaptım. Kısmet oldu evlendik. Kızın yaşı küçük olunca iki yıl ailesiyle birlikte oturduk. İki sene sonra bu evi yaptım, taşındık. 1960 yılıydı. Yaklaşık 9 yıl süren evliliğimden Ersin ve Erhan isminde 2 oğlumuz oldu.  Eşim 1968 yılında kanserden vefat etti. Eşim Canev öldüğünde 26 yaşındaydı. Bazı evlilikler mutsuzluktan, geçimsizlikten bozulur, bizde de Allahın emriyle… Bu daha zor oluyor…

 

“Canev ölümünden iki yıl önce bir haber okumuştu…”

Ölümünden iki yıl önce bu odada (röportajı yaptığımız) Canev gazete okuyordu. Günaydın gazetesinde bir haber görmüş. Bir kadın evleniyor. Kocasının başka kadından olan çocuğunu öldürüyor. “Ne kötü insanlar var Rüstem” diyor Canev bunu okuyunca. İki yıl sonra Canev ölüyor. Cenazeden sonra çocuklarla benim hanımın amcasının evin gidiyoruz. Ersin 8 yaşında, Erhan 4. Ben Ersin’i teselli etmeye çalışıyorum. “Bak kardeşin var” diyorum. “Ona iyi bakalım. Annen her şeyi görür…”

 

“Annem bizi görüyorsa canı şiş kebap çekmez mi baba”

Ersin bana dönüyor ve diyor ki; “Baba annen bizi görüyor diyorsun ama bize şiş kebap aldın. Annem şiş kebabı severdi onun canı çekmedi mi…” Daha sonra ışığı kapatıp yatıyoruz. Baktım Ersin kendi kendine konuşuyor: “Bazı deli babalar var. Eve üvey anne getirir. Üvey anne çocuğun burnuna yılan sokar öldürür” Annesinin iki yıl önce gazeteden okuduğu olayı kurguluyor. Aslında kadın çocuğun burnuna solucan sokmuş, solucan çocuğun beynine gidince ölümüne sebep olmuş. Canev okuduğunda Ersin 6 yaşındaydı. Demek bunu duymuş.

 

“Sizi hiç terk etmeyeceğim”

Ben bundan çok etkilendim ve “ben sizi hiç bırakmayacağım” dedim. 7-8 yıl evlenmedim. Ersin 16 yaşına gelmişti. Artık o geldi ve bana “baba seni evlendirelim” dedi. Daha sonra şehit eşi, öğretmen İsmet hanımla evlendim. İsmet Hanımın eşi Rumlar tarafından kafası taşla ezilerek öldürülmüştü. Çocuklu bir kadın olmasını ben özellikle istedim. Çocuklu olursa benim çocuklarımla da iyi ilişkiler kurar diye düşündüm. İsmet Hanıma dedim ki, “benim iki çocuğum var. Seninde olması iyi olur.” İsmet Hanımında iki oğlu vardı. Ertuğ ve Necat. Evde dört erkek çocuk oldu. Dört çocuk çok iyi anlaştı. Düğünümüzü Denktaş Bey yapmıştı. Bir şehit eşiyle evlenmemden büyük mutluluk duymuştu Denktaş Bey.

 

“Bir kız doğuracaksan seninle evlenirim”

İsmet Hanıma gittiğimde birde şakayla “Seninle evlenirim ama bir kız doğuracaksan… Annemin adını koyacağız ve bu kız ailenin çimentosunu temsil edecek” demiştim.

 

Evliliğimizin ikinci yılında Havva dünyaya geldi. Grafik dizayn tahsili yaptı Havva. Şimdi bazı üniversitelerde hocalık yapıyor. Ağabeylerini çok seviyor. Çocuklarla sık sık bir araya geliyoruz. 2009 yılında tüm çocukları Bodrum’da toplamıştım. Yine öyle bir tablo istiyorum.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ