20 Kasım 2017 Pazartesi
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
“6 yaşındaki çocuğun kanser olduğunu söyleyemedim”
01 Temmuz 2012 Pazar 11:00

“6 yaşındaki çocuğun kanser olduğunu söyleyemedim”

Bu haftaki Pazar röportajımızın konuğu UBP milletvekili Dr. Mehmet Tancer

Yurdagül BEYOĞLU

Sayfa kapatmak değil röportajın erdemi. Çok iyi tanıdığımızı sandığımız ya da başka türlü tanıdığımız kişilerin dünyasına girerek, görünenin çok dışında birini ortaya çıkarmak…

Müsaade ettiği kadar mahremine dalıp, mesleki vasıfların örttüğü gerçek kişiliği ortaya koymak…

Bu haftaki Pazar röportajımızın konuğu UBP milletvekili Dr. Mehmet Tancer. Bariton ses tonu ve çatık kaşlarının “biraz geri dur” dedirttiği Tancer’le biraz konuşunca o görüntünün altında bambaşka birinin olduğunu görüyorsunuz. İnsancıl, dost canlısı, çalışkan, idealist ve esprili bir Tancer…

“1600’lü yıllardan beridir Türk kimliğimizi koruduk”  diyen Mehmet Tancer’le, birinci sınıfta neden karne almadıklarından, siniden yaptığı enstrümanla birincilik ödülüne layık görülüşlerini, eşiyle tanışmalarından, arkadaşının 6 yaşındaki kızına kanser teşhisi koymasını ve daha birçok anıyı konuşuyoruz.

 

“Deniz olmayan yerde yaşayamam”

Soru: Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Larnaka’da, deniz kenarında bir evde, 1957 yılında doğdum. 4 erkek kardeşin en büyüğü bendim. Dedemin kardeşi İsmet Hanım (halam) Alpaslan Türkeş’in ağabeyi Ahmet Türkeş’le evliydi. Türkeş ailesi dünürümüz olur. Babam Antalya’dayken onların evinde kalırdı. Antalya’nın Surlariçi’ndeki Teşvikiye mahallesinde otururlardı. Askerliğini 1946-1949 yapan babam, buraya geldikten sonra burada da 6 yıl mücahitlik yaptı. Annemle Larnaka’da tanıştılar. Annem halamın komşusuydu, birbirlerini gördüler, evlendiler. Dedemin dedesi Yüzbaşı Ali Efendi Osmanlı Jandarma komutanıydı.

 

“Oldum olası denize aşığım”

Babam İngiliz üslerinde çalışırdı. Çok mutlu bir çocukluk geçirdik. Larnaka’nın denizini ve orada balık tutmamızı hiç unutamam. Deniz kenarında doğmanın verdiği alışkanlıkla deniz sporlarına çok meraklıydık. Yüzerdik, amatörce balık avlardık, futbol oynardık. Oldum olası denize aşığım. Deniz olmayan yerde yaşamayı tahayyül bile edemem.

 

“Üst üste çocuk olunca annem işi bırakmış”

Annem ev hanımıydı ama babamla evlenmeden önce, okul öncesi eğitim kurumunda öğretmenlik yapıyormuş. Anaokulu öğretmenliği… Zaten kendisi bir öğretmen babanın kızıydı. Zamanında Viktorya kız lisesinde okumuş ancak ben kendimi bildim bileli hep ev hanımıydı. Ben iki yaşımdayken işi bırakmış. Biz üst üste olmuşuz. Ben bir kardeşimden bir yaş, üç numaradan iki yaş büyüğüm. Dört numara ile aramızda yedi yaş vardı. O kardeşim beyin kanamasından rahmetli oldu.

 

“Ben birinci sınıfta karne alamadım”

İlkokula başladığım 1963 yılında kendimizi tam hadiselerin içinde bulduk. 1963 yılında kaydolduğum Atatürk İlkokulunda hadiseler başladı.  Aralık aynında eğitime geçici olarak ara verildi çünkü okulumuz Rumlar tarafından işgal edilmişti. Ben ilkokul birinci sınıfta karne alamadım. Birinci sınıf karnem yoktur benim.

 

“Babam av tüfeğiyle nöbet tutardı”

Ben ilkokuldayken babamın üç arkadaşıyla birlikte av tüfeklerini alarak EOKA’cılar gelmesin diye geceleri nöbet tuttuklarını hatırlarım. Annemde komşularla birlikte mevzideki mücahitlere yemek hazırlardı. Babamın günlerce mevziden eve gelmediği olurdu. Rum EOKA’cı çetelerin Larnaka merkeze gelerek her an taarruz edecekleri korkusuyla girerdik yatağa. Annemle babamın endişeli konuşmalarını, bizimde silah seslerinin verdiği korkuyla çoğu geceler uykusuz kaldığımızı hiç unutamam.

 

“Evimizin üstüne havan topları düşerdi”

1970 yılının 20 Temmuz’unda evimizin üzerine düşen havan topları bahçe duvarımızı, çatımızı yıkmıştı. Eğer havan topları düştüğünde evin içinde ailem olsaydı bugün hayatta olmayacaklardı. O gün aklıma geldikçe içim ürperir.

 

“Orası atalarımızın ve hep öyle kalacak”

Soru: Evinizi özlüyor musunuz?

Evimizi çok özlüyorum elbette. Hala duruyor. Bahçe tahrip edilmiş, eski hali kalmamış ama Paşaköy’lü bir Rum aile yaşıyor içinde. Kapılar açıldıktan sonra gittim, uzaktan gördüm. İçeri girme cesaretini gösteremedim. Rahmetli annemin babamın hatıraları vardı. Onları hatırlayıp hüzünlenmek istemediğim için uzaktan seyretmekle yetindim. Seyrek olmakla birlikte doğup büyüdüğüm yere gider, sahilde yürüyerek nostalji yaparım. Orası bizim ecdadımızın mirası. Doğup büyüdüğüm yer. Dolayısıyla başkalarının dediği gibi unutalım gitsin anlayışı yoktur. Orası atalarımızın ve hep öyle kalacak. Bunu çocuklarımıza da anlatmaya gayret gösteriyoruz.

 

“Özel izinle Amerikan Akademi’ye girdim”

Kaldığımız yerden devam edersek, İlkokul bittikten sonra 1969 yılında zamanın kaymakamı Turgut Bey’den özel izin alarak Rum tarafındaki Amerikan Akademi’ye giriş sınavına müracaat ettim. Bu sınavı kazanarak Güney’deki en ünlü okullardan biri olan Amerikan Akademi’ye girdim. Sınıfımızda iki Türk, 33 Rum öğrenci vardı. Türk arkadaşımın adı: İbrahim Recep’ti. Şimdi Londra’da yaşıyor. Eğitimimiz İngilizce’ydi.

 

“Arkamızdan Şillo Türko derlerdi”

Sınıfta Rumlarla Türkler arasında ayrım vardı. Yüzümüze bir şey söylemeseler dahi arkamızdan Şillo Türko (köpek Türk) diye konuştuklarını duyardık. Her ne kadar Amerikalı öğretmenler denge kurmaya çalışsa da okulda ikinci sınıf olduğumuz hep hissettirildi. Sınıfta ilk üç içinde olmamızı hazmedemezler, “bir Türk nasıl olur da sınıf birincisi, sınıf ikincisi gelir” diye konuşurlardı. Hatta beş yıl süreyle yanımda oturan Vasis Vasiliu’nun “Mehmet çok iyi bir insansın ama cephede bulursam seni öldürürüm, çünkü Türksün” demesini hiç unutmam. O zaman ciddiye almayıp, gülüp geçtiğim bu sözlerin gerçek olduğunu 1974 yılında Mutlu Barış Harekatı döneminde anladım. Muratağa, Sandallar ve Atlılar’da olduğu gibi Larnaka’da da birçok insanımız katledildi. Başta Orhan Yüzbaşı olmak üzere komutanlarımız silahsız vaziyette şehit edildi. Larnaka şehir içinde Türk kantonuydu ama etrafı Rumlarla çevriliydi. Rumlar hiçbir zaman kantona giremese de zaman zaman silahlı çatışmalar olurdu.

 

“Üniversite günlerim…”

1974 sonrası eğitimime Lefkoşa’daki İngiliz Okuluna devam ettim. Ardından Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım ve 6 yıl bir fiil Kızılay yurdunda kaldım. O dönemde sağ-sol çatışmaları vardı. Her gün arkadaşlarımızdan bir ikisinin öldüğünü görürdük. Hatta hocam Doçent Doktor Adem Yavuz’un üniversiteye giderken öldürüldüğü günü hiç unutamam. Hocamız sırtına saplanan demir çubukla hayatını kaybetmiş,  okulumuz 8 ay kapatılmıştı. Dolayısıyla bir can korkusundan başka can korkusuna geçmiştik. Tüm bu üzüntü ve zorluklar içinde 1983 yılının Şubat ayınca üniversiteyi bitirdim. Okul bitince ülkeme döndüm. Burada tıpta ihtisas sınavına girerek ortopedi ve travmatoloji ana bilim dalını kazandım. İki yıl Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesinde, iki yılda Ankara Numune Hastanesi ikinci ortopedi servisinde eğitim görerek ortopedi ve travmatoloji uzmanı oldum.

 

Soru: Eşinizle nasıl tanıştınız?

Eşimle 1993 yılında tanıştım. Askerliği yaptıktan sonra önce Doktor Burhan Nalbantoğlu Hastanesi’nde çalışmıştım. Bilahare Amme Komisyonu sınavını geçtikten sonra Girne Akçiçek Hastanesi’ne tayin oldum. Eşim Müge Hanım’da orada biyokimyada çalışıyordu. Bir süre birbirimizi tanıdıktan sonra 1994 yılında nişanlandık, 1995 yılının Mayıs ayında da evlendik. 1996 yılında oğlumuz Hüsrev, 2001 yılında da kızımız Öznur dünyaya geldi.

 

“Kayınvalidemin büyük yardımı oldu”

Çocuklar küçükken işimiz gereği hanımda, bende sık sık nöbete kalırdık. Bu zamanlarda kayınvalidem Öznur Hanım bizim en büyük yardımcımızdı. Biz nöbetteyken kayınvalide, kayınpeder ilgilenirdi çocuklarla. Çok sıkıntılı günlerdi ama onların sayesinde sıkıntıları göğüsledik.

 

“Aileye gerçeği  söyleyemedim”

Soru: Meslek hayatınızda unutamadığınız anılar var mı?

Meslekte çok fazla anı var ancak beni etkileyen şu anımı hiç unutamam; Bir gün çok iyi tanıdığım bir karı koca yanlarında küçük bir kız çocuğuyla yanıma geldi. Kız altı yaşında. “Çocuk bisikletten düştü, dizinde bir şişlik oluştu” diyerek muayene etmemi istediler. Ben muayeneyi yaptım. Film istedim. Filme baktığımda kemikte, en tehlikeli kanser türlerinden olan osteo sakoma dediğimiz kanser oluşumunu gördüm. O anda kendi ailemi, kendi çocuklarımı gözümün önüne getirerek, aileye gerçeği söyleyemedim.

 

“Çocuklarının kanser olduğunu söyleyemedim”

Ellerine bir mektup vererek Doktor Burhan Nalbantoğlu Hastanesi klinik şefi Erdal Aksın Bey’e havale ettim. O mektupta küçük kızın hastalığını aileye söyleyemediğim yazıyordu. Erdal Bey beni aradı ve “haklısın, bende olsam, bende söyleyemezdim” dedi. Aile Ankara’ya gitti. Ankara’da kızın hastalığını öğrendiler. Ankara’dan babası ağlayarak beni arayıp, “niye söylemedin” dedi. Bunun üzerine ben, “benimde kızım var. Basiretim bağlandı söyleyemedim, söyleyemezdim” dedim. O kızın ayağı ampute edildi (kesildi) ama yaşıyor.

 

“Ruhu tedavi, tedavinin yarısı”

Soru: Ciddi bir duruşunuz ve sinirlenmiş ifadesi veren bir ses tonunuz var. Görüldüğü gibi sinirli bir yapıya mı sahipsiniz?

Ses tonum bas-bariton aksanında. Yüz mimiklerim de sinirliymiş formatında ama öyle değilim. Üstelik terazi burcu olmam hasebiyle duygulu bir yapım var. Bu yüzden bazen yanlış anlamalara maruz kalıyorum. “Ya biz seni öyle bilmiyorduk” diyenler çok olmuştur. Tabi benimde sinirlendiğim olur ama öfkem birkaç dakika sürer. Birini kırmışsam da özür dilemeyi bilirim. İnsanları severim, ayırt etmem. İnsan anatomisini, organizmasını tahsil ettiğim için insana saygıyı öğrendim. İnsanları kırmak yapım değildir. Hele bizim meslekte insancıl yaklaşım daha önemli. Bazen ilaç değil, ilgi ve güleryüz hastayı tedavi edebilir inancındayım. İnsan sadece etten kemikten müteşekkil değil. Psikolojik yapı dediğimiz ruh hali çok önemli. Öyle olduğu içinde ruhu tedavi edebilmek tedavinin yarısı.

 

Soru: Politikaya nasıl girdiniz?

Politikaya 2005 yılında gerçekleştirilen Şubat erken seçimlerinde girdim. Politikaya girmemde arkadaşların telkini oldu. Aslında 1990 yılından kamuya girdiğim 1993 yılına kadar UBP’nin Kaymaklı örgütünde görev yaptım. 1993 yılında kadroya geçmiştim. Kamuya girdiğim için mecburen yönetim kurulundan ayrıldım ama her zaman siyasetin içinde oldum. Siyasette her zaman sosyal politikalara ağırlık verdim. Arzuhalci ve muhtar gibi davranmadım. Bana göre bunlar bir vekile yakışan işler değil. Vekilin dünyayı takip ederek güncel konuları gündeme getirmesi gerekir. Halkın en büyük ızdırabı ve ekonominin handikabı olan faiz olgusu, mazbata ile hapse gönderilmiş insanlar, bundan dolayı yıkılan aileler, yok olan ticari faaliyetler, tefecilik olgusu, yüksek faizler her zaman benim ilgilendiğim konular olmuştur. Bunlarla ilgili yasaların hazırlanmasında gerek fikir bazında, gerekse aktif olarak ön planda oldum. Her zaman söylediğimi yapma yönünde gayret gösterdim.

 

“Yalancı siyasetçi olmaktansa siyasi arenada hiç olmam”

Yalancı siyasetçi olmaktansa siyasi arenada olmamayı tercih ettim. 2005 yılında gerçekleştirilen Şubat erken seçimlerinde Parlamentoya girdim. 2005 yılından itibaren Meclis Hukuk ve Siyasi İşler komitesinde başkan vekili ve başkan olarak bir fiil görev yapmaktayım.

 

“DP’den gelen teklif”

2005’de DP’den teklif gelmişti. Rahmetli Rauf Bey’in yanındakilerdendi bu teklif. Seçime ikinci sıradan katıldım ama bir milletvekili çıktığı için onu da ben aldım. Bilahare 2009 yılında yine DP’den, 9 kişilik listede, 6. sırada seçime girdim, yine birinci çıktım. 2010 yılında da UBP’ye katıldım. Katılış sebeplerim çoktur. Onu burada anlatmayayım.

 

Soru: Meslek hayatınız dışında unutamadığınız anılar var mı?

Amerikan Akademisi’nin 5. sınıfındayken üniversite sınavına hazırlanıyorduk. Her sınıf müsamere için ayrı bir şeyler ortaya koyacaktı. Bu müsamereyi her sınıfın öğrencileri kendi hazırlayacak, öğretmenlerden yardım alınmayacaktı. Biz Rum arkadaşlarla bir orkestra şovu yapmaya karar verdik. Her öğrenci bir enstrüman çalacaktı. Kimisi gitar, kimisi davul... Bizim evde ne davul var, ne gitar… Parada yok ki bir şey alalım… Ben de ne yapayım; deriden yapılmış eski bir sini ve bir tahta kaşık buldum. Siniyle tahta kaşığı enstrüman olarak kullanacaktım. Orkestra aleti formatına soktuktan sonra okula gittim. Orkestra İngilizce “O my darling everytime” isimli şarkıyı çalıyordu.

 

“Bizim siniyle kaşık ödül aldı”

Ve bizim siniyle tahta kaşık (sanırım) mizahi yönüyle birincilik ödülü aldı. Dolayısıyla benim sayemde orkestra ve sınıfımız birincilik kazanmış oldu. Ben maddi imkansızlıklardan dolayı evdeki deri sini ve kaşığı enstrüman yapmıştım ama bilinenin dışında bir şey yapmamız bize ödül kazandırmıştı.

Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
ÜYE İŞLEMLERİ